Kendimle savaştığım o günün ardından nedense içimde kıpır kıpır bir enerjiyle uyanmıştım: başucumdaki komodinde duran gül dalını almamış, uçak moduna aldığım telefonuma bakmamış, yataktan fırlayıp banyoya koşmuştum, kişisel işlerimi halletmek için.
Odama döndüğümde dolabımdan açık yeşil kalın askılı bir üst, onun üstüne mor renginde bir gömlek, altıma ise soluk sarı düğme detaylı eteğimi giydim. Vazgeçilmezim bej rengi bandana ile kombini tamamlayıp odamdan çıktım, koyu mor Converse ayakkabılarımı giyerken Tuğrul’un lacivert baklava dilim pijamaları, birbirine karışan saçları ve tek gözü kapalı halde bana yaklaşmasını izledim.
“Günaydın deli,” dedikten sonra yüzünü buruşturdu.
“Sana da günaydın Tuğrul,” deyip doğruldum ve avucumun içini öperek elimi ona doğru salladım. Karışık saçlarına elini sokarak daha fazla karıştırdı. “İşe bu kılıkla mı gideceksin?” derken sağ omzunu duvara dayadı, başını hafifçe eğerek kıyafetlerimi inceledi.
“Ne varmış kılığımda?” dedim ve bakışlarımı kıyafetime çevirdim.
“Etek giymeyi unutmuşsun,” diye söylenirken baygın baygın esnedi. Eteğim tabii ki o kadar kısa değildi. “Tuğrul…” dedim omuz silkerken. “…Maço tavırlar sana hiç yakışmıyor be.”
“Değil mi ya?” diye söylenirken yaslandığı yerden doğruldu. İfadesi yumuşadı. “Aman ne giyersen giy, sana laf atan falan olursa da öğrettiğim gibi sağ yumruk sol tekme, hadi rastgele.”
Yağmurluğumu alıp çantamı koluma takarken güldüm onun şapşal tavrına. “Zaten laf olsun diye eteğin hakkında konuştum yoksa sorun eteğin boyu değil, rengarenk giyinmen… Çocuk gibi.”
“Sen sadece siyah giyiyorsun diye beni kıskanma Tuğrul,” diye seslendim eve. Kapıyı açıp kendimi dışarı atarken sabahın keskin ayazıyla karşılaştım. Vücudumun titrediğini hissetsem de soğuk uykumu açtığından ve öğlen yaz havası gibi sıcaklayacağımı bildiğimden hızlı adımlarla bahçeyi geçtim. Kulaklığımı geniş çantamın içinden uzun uğraşlar sonucu çıkarıp kulağıma takarken zihnimin sesini bastıracak enerji dolu bangır bangır bir şarkı açtım. En yakın taksi durağına yürümek yerine biraz daha uzaktakine gitmeyi tercih ettim çünkü sokak sakindi. Biraz yürüyüp bedenimdeki fazlalık enerjinin bir kısmını atarak taksiye bindim. Telefonumu uçak modundan normal moduna aldım, ardı ardına dün akşamki aramaların bildirimleri düşerken ekranımı kilitledim.
Uzun yolculuğumuz son bulunca ise nakit para ile ödemeyi yapıp taksiden indim. Kulaklığımı çıkardım, kablosunu elime dolayıp çantama attım.
Etrafıma bakınmayı tercih etmeden giriş kapısına doğru yürüdüm, her zamanki güvenliğin yanından geçtim. Garip bakışlarının üstümde olduğunu fark edince kaşlarımı çatarak ona gözlerimle savaş açtım. Çok şükür ki bir şey demedi ve yoluma devam edebildim. Lobiye doğru yürürken Cihat’ın sol tarafta kalan koltuklardan birinde oturduğunu gördüm: benimle göz göze geldiği an ayağa fırladı, hızlı adımlarla yanıma doğru yürümeye başladı. Onun bana yaklaştığını görmemişim gibi asansörlerin bulunduğu yere ilerledim.
“İpek…” diye seslendikten birkaç saniye sonra nerede olduğumuzu hatırlamış gibi devam etti. “…Hanım.”
Adımlarım durdu. Yüzüme geniş bir gülüş yayıldı, ona döndüğümde tokat atmışım gibi irkildi. Onun şaşkınlık dolu ela harelerine bakarken ifademi kontrol altında tuttum.
“Günaydın Cihat Bey.”
Bugün kendine pek özen göstermemişti: üstüne oturan beyaz bir gömlek ve klasik kumaş pantolonunu giymişti, saçları kısa olmasına rağmen taramadığını düşüneceğim kadar karışıktı, gözlerinin altındaki torba ile mor halkalar uzun bir akşam geçirdiğinin kanıtıydı, sakallarını tıraş etmemişti. Dumur olmuş haline karşılık başımı sallayarak onu selamladım ve tam dudaklarını aralayıp “…Biraz konuşabilir miyiz?” dediğinde duymamış gibi arkamı dönüp yürümeye başladım. Muhtemelen kendisiyle tartışacağımı düşünmüştü, o yüzden enerjik selamım karşısında peşimden gelemeyecek kadar şaşkındı ya da peşimden gelmek istemedi, her halükârda ne yaptığı umurumda bile değildi.
Asansörün önü öyle kalabalıktı ki iki tur çıkıp inmesini beklemek zorunda kaldım. Nihayet binip istediğim kata çıkabildiğimde ise hızlı adımlarla ofise girdim. “Günaydın!” diye giriş yaptığımda çoktan masasına kurulan iş arkadaşlarım aynı anda yüzüme baktı. Cevaplarını dinlerken çantamı ve yağmurluğumu askılığa astım. Döner sandalyeme otururken bilgisayarımın açma tuşuna bastım. “Kalemlerim!” diye elimi alnıma vururken sandalyemden ayaklandım, çantamın içini karıştırarak rengarenk fosforlu kalemlerimi alıp yeniden masaya geçtim.
Ekranı açılan bilgisayarımı şifreyi girerken Ali’nin sandalyesinin yanıma yaklaştığını tekerleklerden çıkan gıcırtıyla anladım.
“İpek.”
“Efendim Ali?” derken bakışlarımı bilgisayar ekranından çekmedim.
“İyi misin?”
Ayağımla sandalyemi çevirerek ona doğru döndüm ve gülümsedim. “İyiyim, sen nasılsın?” derken mimiklerimi kontrol etmeye çalıştım. “İyiyim bende,” derken endişe dolu bakışları üstümde geziniyordu. Ona doğru daha fazla eğildim, fısıldayarak “Araba ne alemde?” diye sordum.
Ali’de bana doğru eğilerek aramızdaki mesafeyi iyice azalttı.
“Cihat Bey, tüm masrafları karşıladı, araba şimdi sanayi de. Tazminat için de baya yüklü miktarda ödeme yapacak.”
“Olması gereken buydu,” derken doğrulup sandalyemi Ali’den uzaklaştırdım. “Kahvaltı ettin mi?” diye soru sorarken aynı şekilde sandalyesini bilgisayarının önüne çekti. “Etmedim,” dedim üzgün bir tavırla. O söyleyene dek açlığımın farkında bile değildim fakat şimdi hatırlattığından karnım her an guruldayabilirmiş gibi hissediyordum.
“Peki poğaça aldım gelirken, çayla yeriz ne dersin?”
Ali’ye şaşkınca baktım.
“Gastrit derim Ali.”
Merakla bana çevirdiği kahverengi gözlerini kıstı.
“Ne?”
Hemen açıkladım.
“Gastrit oluruz diyorum, mideni hiç sevmiyor musun?”
Ali bıkkınca göz devirdi.
“Kimse bir sabah kahvaltıda pastane poğaçası yedi diye gastrit olmaz İpek. Aç kalmaktan iyidir.”
İşaret parmağımı ona doğru sallarken güldüm.
“Beni ikna etmeyi başardın!”
Daha sonrası hızlıca gelişti: işe başlamadan önce çaylarımızı almak için kahve barına gittim, döndüğümde ise iş aşkıyla yanıp tutuşan Kemal abinin kınayan bakışları eşliğinde zar zor poğaçalarımızı yedik. İşten kaytaran çok kişiyle çalışmıştım ama hiç Kemal abi kadar çalışkan bir adam görmemiştim. Mümkün olsa mesai saatinde tuvalete gitmeyecek, yemek yemeyecekti ve herkesten böyle davranmasını bekliyordu. Fazla dikkat çektiğimizi düşündüğümüzden olabildiğince acele ederek fatura girişi işimize geri döndük.
Öğle molasına dek aralıksız çalıştık: Cihat, üç saat boyunca beş kere kapının önünden geçti, herkes izleniyor gibi hissettiğinden gerildi, Ali benimle dedikodu bile yapamadı.
Yemek yemeye çıktığımızda Cihat odasının kapısında bekliyordu, kalabalığın arasına karışarak bana seslenmesini engelledim. Ali, Cihat’ın karın ağrısını anladığından yemek boyunca beni sıkıştırdı. Neler olduğunu merak ediyordu. Ona içerik hakkında bilgi vermedim, üstü kapalı şekilde geçiştirdim sorduğu soruları. Nihayet yeniden sıkıcı, boğucu ve dört duvarın üstüme geldiği şirkete döndüğümüzde Cihat’ı yeniden odasının kapısında beklerken buldum.
Şirketin genel müdürünün işlerle ilgilenmek yerine kapılarda geleni geçeni izlediği, şirketin içinde ağzından ağzına yayılabilecek bir bilgiydi fakat Cihat’ın durumun farkına vardığını bile sanmıyordum.
“İpek Hanım,” dedi biz ofise girmeden. Hamlesini önceden tahmin edebildiğimden şaşırmadım. Ona doğru döndüğümde bakışlarını kaçırdı.
“Cihat Bey.”
Gözlerimin içine bakabilecek cesareti bile yoktu. Ali’ye dönüp boğazını temizledi. Omuzları dikleşti. “Müsaade eder misin?” diye sorarken gergin görünüyordu. Ali’yse ona cevap vermek yerine bakışlarını bana çevirdi. Benim hakkımda endişeli görünüyordu. “İyi olacak mısın?” diye sorduğunda başımla onayladım. “Peki madem,” derken bize bakarak ofise girdi. Cihat’a dönerken yalnızca iş yerinde takındığım o samimiyetsiz gülüş dudaklarımı esir aldı.
Cihat, arkamda kalan kahve barını gösterdi.
“Şöyle geçebilir miyiz?”
“Hayır…” dedim elimden geldiği kadar nazik davranarak. “…Çok fazla işim var, lütfen ne istediğinizi söyleyin.”
Gömleğinin yakasını çekiştirdi, nefes alamıyormuş gibi. “İpek…” derken sesi fısıltı halinde çıkmıştı. Birkaç adım atarak yaklaştı. “…Dün hakkında…” Yutkundu, kelimeler onu zorluyordu, her halinden belliydi. Gülüşümün titrediğini hissettim, boğazımda sebepsiz bir yanma oluştu, kendimi tuttum. “…Anladığın şekilde değildi…” derken başını eğdi. Elleriyle ne yapacağını bilemez gibi parmaklarını sımsıkı yumdu, yumrukları hafifçe aç kapa yaparken devam etti. “…Yemin ederim ki değildi.” Göğsünü şişiren derin bir nefes aldı ve verdi. “…Özür dilerim…”
Gözleri zemine kilitlenmişti, utanç dolu görünüşe bakarken içim soğumadı.
“Bitti mi Cihat Bey?”
Cihat, aniden başını eğdiği yerden kaldırdı. Gözlerimiz kavuştu, hiç hareket etmiyor olmamıza rağmen aramızdaki mesafe arttı: uzansam dokunabileceğim kadar yakındı ama hiç tanımadığım biri kadar da uzaktı. Yüzümdeki titrek gülüşe ne kadar uzun bakılabilirse o kadar uzun baktı. Kendini toparlayabildiğinde ise yeniden denedi.
“Seni üzdüğümü biliyorum ama…”
“Cihat Bey…” diye böldüm konuşmasını. Onun özrünü dinlemek istemiyordum, beni mental anlamda sarstığını bilmesini de. O yüzden onun gözlerinin tam içine baktım. “…Siz beni üzemezsiniz. Çünkü ben size beni üzme gücünü vermiyorum. Kolay gelsin.”
Anlamasını diledim içten içe. Aramızda bir diyalog geçmişti, yıllar önce. Henüz yetişkin gibi hissetmediğim bir dönemdi: dost kazığı denen kavramla tanışmam sayılırdı.
“Başka kimseyle benim kadar iyi anlaşamadığını söylüyordu,” diye dert yanmıştım ağlamamak için direnirken. Müstakil evimizin bahçesinde, tahta bankımızda oturuyorduk. Kalbim o önemsiz olaya öyle kırgındı ki patır patır dökülmüştüm içimdekileri. “En yakın arkadaşım olduğunu söylüyordu. Arkamdan ilgi manyağı olduğumu, erkekleri tersleyerek onların dikkatini çekmeye çalıştığımı söylemiş! İnanabiliyor musun ya? Ben bunu hak etmedim.”
“Ve bu seni ağlamamak için dudağını ısırmaktan kanatacak kadar üzdü öyle mi?” demişti Cihat, ela gözlerine yansıyan anlayış dolu bir bakışla. Gözlerimi kırpıştırmıştım şaşkınlıkla. O söyleyene dek dudağımı ısırdığımın farkına bile varamamıştım çünkü. “En yakın arkadaşımdı diyorum!” diye patlayarak ondan çıkarmaya çalışmıştım hıncımı. “Ya Akif arkandan kadınlara kuyruk sallıyor deseydi?”
“Hoşuma giderdi,” diye cevap vermişti gülerek. Kaşlarım çatılmıştı elimde olmadan. Bunu söylemesi benim hiç hoşuma gitmemişti fakat ona sebebini açıklayamayacağımdan kırılan kalbime inat dalga geçmiştim onunla. “Çünkü sen erkeksin değil mi?”
“Hayır,” diyerek hızlıca başını iki yana sallamıştı. “Hoşuma giderdi çünkü yanlış bir arkadaş olduğunu fark ederdim ve ona beni üzecek gücü vermezdim.”
“O ne demek ya?” diye söylenmiştim cümlesi fazlaca anlamsız geldiği için. Omuz silkmişti gülerek. “O kız seni üzebilecek gücü, senden alıyor. Onun yoldan geçen herhangi birisi olduğunu hayal et. Bu kadar üzülür müydün söylediklerine?”
Hemencecik cevap vermiştim.
“Hayır, umursamazdım.”
“O zaman bu arkadaşın da seni üzemesin, söyledikleri hoşuna gitsin. Ona seni üzebilecek gücü verme, senin verdiğin değere değmeyecek bir insan olduğunu erkenden fark ettiğin için mutlu ol İpek Böceği.”
“Ne aptalca,” demiştim demesine ama gönlüme serpilen suyla içimdeki kaynayan öfke dinmişti. “Ayrıca bana bir daha İpek böceği dersen sana, seni üzebilecek şeyler yaparım!”
Omzuyla omzumu dürtmüştü, dudaklarında nabzımı hızlandıran bir gülüşle.
“Beni üzme konusunda sana ayırdığım tolerans sınırsız İpek Böceği…” demişti. Sırf abime karşı hissettiği minnet duygusundan o toleransa sahip olduğumu biliyordum, hayal kırıklığımı belli edemezdim ona. “Yalancı,” derken gülüyordum artık. Dudağımı ısırmıyor, bana ihanet etmiş eden kızı düşünmüyordum. Konu benim için kapanıp giderken yalnızca Cihat’ın büyüsüne kapılıyordum.
Yaşadığım ana döndüğümde gözlerinden anladım: hatırlamıştı. Ona gülümseyip arkamı döndüm, ofise yürürken attığım her adım aramızdaki mesafeyi daha fazla artırdı. Sandalyeme gömülürcesine oturup bilgisayar ekranıma kilitledim bakışlarımı.
Cihat’ın hâlâ bıraktığım yerde, tam kırdığım noktada takılı kaldığını görmesem de biliyordum. Canım yandığında can yakmaktan kaçınmazdım, o da biliyordu.
Gözlerim ekranda olsa da tüm odağım ondaydı, adım sesleri uzaklaştığında rahat bir soluk alabildim. Kendimi işe verdim, zihnimin düşüncelerden kaçınmak için meşguliyet sağladığının farkındaydım. Çıkış saatimize yaklaşana dek Ali’nin kahve içme teklifini reddederek durmaksızın çalıştım. Bir noktada beni durduran şey habersiz misafirimizdi.
Orta yaşlı sayılabilecek, saçlarının tepesi hafif kel, gıcır gıcır takım elbisesinin içinde, memnuniyetsizlik dolu ifadesiyle, esmer bir adam içeri girdiğinde herkes aynı anda ayağa fırladı. Sürü psikolojisinin insanı ne kadar etkileyebileceğini anlatan bir belgesel çeksek başrol olabilirdim. Adamın kim olduğunu bilmezken hızlıca ayak uydurdum.
“Kolay gelsin…” diyerek konuşmaya girdi. “…Necati Bey bugün çıkışta akşam yemeği organizasyonuyla sizleri motive etmek istiyor.” Belli belirsiz cümlesinin ardından ruhsuzca tebessüm etti. “Katılım zorunlu.”
“Bütün şirket mi?” diye sorabilen kişi meraktan ölebilecek olan Ali’den başkası değildi. “Hayır,” dedi ismini bilmediğim adam. “Yalnızca sizin ekibiniz.”
Başka herhangi bir detay vermeden çıkıp gittiğinde ofisi ele geçiren kaosu şaşkınlıkla seyrettim.
“Yandık! Kesin bir şey oldu!” dedi Yahya abi endişeyle. “Eksik fatura mı girdik? Bir sıkıntı mı oldu? Niye yalnızca bizim ekip şirket yemeğine götürülüyor?”
“Valla ben eksik hiçbir şey yapmadığıma eminim…” dedi Kemal abi. “…Suçlu kimse çıksın, suçunu da üstlensin.”
Normalde sesini birkaç kere anca duyduğum Hüseyin abi bile soğuk terler dökmeye başlamıştı.
“Acaba şirket küçülmeye falan mı gidiyor da bizim ekibimizi mi dağıtıyorlar?”
“Saçmalama abi,” dedi Ali gergince. “O zaman neden motivasyon yemeği desinler?”
Hüseyin abi, masasında peçetelikten aldığı peçeteyle alnını silerken “Yeni iş bulma motivasyonunundan bahsetmiyorlardır inşallah,” dedi.
Sandalyeme yerleşirken onların kendi arasındaki bitmez bilmeyen ihtimaller silsilesini dinledim, Necati Karadağ’ın bakışları gözlerimin önüne geldi. Evhamlanmak istemedim ama nedensizce kulaklarımda abime selam söyleyen sesi yankılandı. Tedirginliğimin üstünü kapamaya çalışarak işime dönmüşüm gibi davrandım. Oysa beynimin ürettiği komplo teorileri durdurulamazdı. Akşam yiyeceğimiz yemekte hazımsızlık çekeceğime eminken motivasyon yemeğine tüm motivasyonumu kaybetmiş şekilde gideceğimi biliyordum, beraber çalıştığım herkes gibi.