ON İKİ

1713 Kelimeler
Her şey birbirine girmişti: duygularım, düşüncelerim, yaptıklarım, yapmayı planladıklarım… Bir döngünün içinde dolanıp duruyordum, zihnimi esir eden pus dağılmak bilmiyordu. Cihat’ın bile bile Ali’nin arabasına çarpışının ardından eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyordum. Taksiye binmiş ve adresi vermiştim. Yol ile zaman akıp gitmişti. Yemek vaktine ancak yetişebildiğim içinse kıyafetlerimi değiştirmeden sofraya oturmuş, düşüncelerimin sesi susmadığından kimseyle diyaloga girememiş, nihayet rahat eşofmanlarımı giyip kendime gelebildiğimde salonda oturan aileme katılabilmiştim. Tabii salon kapısının eşiğinden adımımı atmamla “Hoş geldiniz İpek Hanım,” diye karşılandım. Tuğrul ayaktaydı, bu anı bekliyormuşçasına. “Bugün de bize nerede çalıştığınızı söylemeyecek misiniz?” Ayakta durdum, parmaklarımla gözlerimi çıkarırcasına ovuşturdum, tuttuğum soluğumu bıraktım. “Başka işin gücün yok mu senin ya?” derken bıkkınca yanımda dikilen adama baktım. Eğlendiği belliydi, çalıştığım yeri kafaya taktığı da. “Yok.” “O zaman sana da mı bir iş bulsak Tuğrul?” derken sinirle ayaklarımı yere vura vura koltuğa yürüdüm, Bade ile abim birbirine sarılmış oturuyorlardı, Akif ise diğer uçtaydı. Onların arasında girip otururken “Taktı kafayı,” diye söylenmekten alıkoyamadım kendimi. Tuğrul salonun ortasına yaklaşırken “Bir şeye daha taktım kafayı…” dedi herkesin susmasını sağlayarak. “…Neden şu kızın çalıştığı yeri merak eden tek kişi benim?” “Bende merak ediyorum,” dedi abim hamile eşini rahatsız etmemek adına kımıldamadan. Bade’ye yalvaran bakışlarla baktığımda hemen atağa geçti. “Ama saygı duyuyoruz İpek’in söylemek istememesine değil mi hayatım?” Abim, kollarını beline sarmış eşine bakakaldı, gözleri Bade’nin yüzünde özellikle gözlerinde dolandı. En sonunda ise “Evet,” dedi. Tuğrul ellerini birbirine sürterken “Halil İbrahim elendi, başka konuşmak isteyen?” diye yükseldi. “Lan!” dedi abim aniden. Muhtemelen neye evet dediğini bile bilmiyordu, sadece Tuğrul’u duymuştu. Bade, abimin göğsüne vurarak onu pış pışlarken gözlerimi kaçırdım, hiç olayın bana sıçramasını istemiyordum. “Tuğrul…” dedi Akif sağ kolunu omzuma dolayarak. “…Kediyi merak öldürür.” “Çok şükür ya,” dedim Akif’ten aldığım destekle sırıtmaya başlarken. Tuğrul’sa susup oturmak yerine ortada kendince tiyatrosuna dönüş yaptı. “Evet, az önce gördüğünüz gibi Akif’te tutuşarak saf değiştirdi. Aslan kardeşimle ben kaldım geriye. Alparslan, söylemek istediğin bir şey var mı?” Alparslan tam nişanlısı Hüma’nın kulağına eğilmiş bir şeyler söyleyerek onu güldürüyordu ki tüm oklar kendisine dönünce aniden başını kaldırdı, düşündü, düşündü ve kimseyi şaşırtmayan o soruyu sordu. “Düğün için haziran ayına ne deriz?” Abim kolunun altına aldığı kırlenti Alparslan’a doğru fırlattı. “Ulan nişanı bitti düğünü başladı anasını satayım!” Bade, abimi sağ dirseğiyle dürttü. Mesajı alan abim hemen yengeme döndü, elini karnına götürdü. “Özür dilerim, bebeğim, senin yanında küfür yoktu.” Tuğrul bıkkınca yere çöktü, iki kolunu bacaklarına dayayarak cansızca aşağı sallandırdı. “Ev ev değil ki evlendirme dairesi. Herkes aşık, herkes hanımcı. Akif, gel sana da hayırlı bir kısmet bulalım.” “Ay kendin sevgilini koluna takıp geziyorsun, burada kimseye laf etmeye hakkın yok,” diye savunmaya geçtim hemen. Konu dağılmıştı ya o bana yeterdi. “Ayrıca en hanımcıları sensin be! Safir, Safir diye kafayı yiyorsun!” “Yerim tabii. Sevgilim de sevgilim,” derken omuzlarını indirip kaldırdı. Gülendam abla, Tuğrul’u ensesinden tutup çöktüğü yerden kaldırınca neye uğradığını şaşırdı. “Yeter, vallahi he! İyi uğraşıyor bu kız sizinle!” Gülendam ablayı alkışladım. “Halden anlayan kuzen! En sevdiğim.” “Ben?” dedi Akif omzuma doladığı eliyle saçlarımı birbirine karıştırırken. Onu kendi tarafıma çekmişken yağladım. “Sen erkek kuzenlerimin arasından en sevdiğimsin.” “Peki, ben?” dedi Tuğrul usluca Gülendam ablanın yanındaki sandalyeye sinmişken. “Sende en sevdiğim teyze oğlusun.” Tuğrul abartılı hareketlerle göz devirdi. “Çünkü başka bir teyze oğlun yok!” Konuyu iyice arap saçına çevirdim. “Şöyle düşün tek seçenekken seçeneksin Tuğrul ya seçenek olarak bile seni sunmasaydım?” Tuğrul boş boş gözlerini kırpıştırdı. “İpek sizin de beyninizi sulandırıyor mu?” Herkes ağız birliğiyle cevap verdi. “Evet.” Göz devirirken kimseye cevap vermedim, cebime attığım telefonu çıkardım. Gülendam ablanın eşyaların taşınmasıyla alakalı konuşarak dikkati üstümden çekmesine minnettardım. Onun gelişi şerefine sofrada çekindiğimiz fotoğraflara bakarken koluna yaslandığım Akif’e döndüm. “Sence hangisi?” derken üç tane ayrı fotoğraf gösterdim. Diğer herkes aynı pozu vermişti fakat en öndeki ben olduğumdan başımı eğerek hepsinde ışığın açısını değiştirmiştim. “Üçü de aynı İpek.” “Hayır,” dedim reddederek. “Bana dikkatli bak, bunda sol profil vermişim…” Fotoğrafı kaydırıp değiştirdim. “…Bunda sağ.” Akif önce elimdeki telefona ardından dönüp yüzüme baktı. “Ben bir fark göremedim, hepsinde aynısın işte! İpek’sin yani.” Ofladım. “Sormadım say Akif.” Erkekler dümdüz düşünen varlıklardı gerçekten. İnsanın sağ profili ile sol profili aynı olabilir miydi hiç? İş başa düştüğünden sağ profilimin daha güzel olduğuna kanaat getirip fotoğrafını sosyal medya hesabımda paylaştım. Bakışlarım ekrandaki saate kayınca ise ayaklandım. “Nereye?” diye sordu Akif. “Çok yoruldum, biraz uzanacağım.” Aslında amacım odama çekilip Ali’yi aramaktı: ona karşı mahcup hissediyordum. Fırsatı değerlendirmekte gecikmeyen abim, “İstediğin zaman istifa edebilirsin güzelim,” dedi. “Hayır,” dedim ona havadan öpücük attıktan sonra gülümseyerek. “İstifa etmeyeceğim abi.” Salondan çıkarken abimin Tuğrul’u azarladığını duydum. “Ulan hani İpek dört duvar arasında kurumsal hayata dayanamazdı?” Keyifle odama yöneldiğim elimdeki telefonum titredi, çaldı ama ben ekranı kendime çevirip bakana kadar çoktan arama sonlandı. Sonra kilit ekranıma arayan kişinin bildirimi düştü. Beş harfli. Cihat, beni aramıştı. Odama girip kapıyı kapattım. Birkaç saniye düşündüm ve düşünmenin beni daha panik haline sürüklediğini fark edince mantığımı devre dışı bırakıp Cihat’ı geri aradım. Eğer mantığımı kullanıyor olsaydım onu asla aramazdım! Yaklaşık dördüncü çalışta aramayı cevaplandırdı. “İpek? Ne oldu?” “Ne ne oldu?” dedim konuya pata küte daldığı için. “Sen beni aradın Cihat!” İnkâr etti. “Hayır, sen aradın.” Odada volta atmaya başladım. “Tamam şimdi ben aradım ama az önce sen aradığın için aradım.” Sessizlik… Cihat muhtemelen diyecek bir şey bulamadı. Onun korkaklığına sinirlenirken “Söyleyecek bir şeyin yoksa kapatıyorum,” diye çıkıştım. Tam telefonu kulağımdan indirecekken “Gülendam abla gelmiş,” dediğini duydum zayıf bir sesle. Boğazım düğümlendi. “Evet,” diyebildim yalnızca. Birkaç saniye bekledi. “Leyla nasıl? O da gelmiştir.” Yüreğim titrerken pencereye yürüdüm, biraz hava almak istedim. Camı açıp hafif esen rüzgârın perdemi havalandırmasına izin verdim. “Geldi tabii, iyi o da.” Cihat’ın yutkunduğunu duymaktan ziyade hissettim. “Yeğeninin cinsiyeti belli mi?” Bakışlarım akşam karanlığı çöken bahçemizde gezindi, derin bir nefes aldım. Ona sorduğu soruların cevabını vermek istemiyordum: gitmeseydin de bilseydin diye çıkışmak istiyordum. Yapamadım, bir his engel oldu. Nedense şu an onunla kavga edersem paramparça olacakmış gibi hissettim. “Henüz değil ama büyüdü biraz, çilek boyutundaymış şu an.” Akşam yemeğinde ana konu buydu: Bade ile abim doktor kontrolünden gelmişlerdi. “Ne zaman belli olurmuş?” diye sordu Cihat. Telefondaki hışırtıya ve onun göremiyor oluşuma rağmen heyecanlandığını, elini saçlarının arasında geçirdiğini ve gülümsediğini biliyordum. “Var birkaç hafta daha belli olmasına.” “Peki…” dedi ana duraksadı. “Söyle,” dedim sesimdeki acıyı gizlemeye çalışırken. “Sukulentin ne alemde?” Gözlerim komodinimin üstünde duran geniş saksıya kaydı. Yeni tomurcuklar veriyordu, çok güzel açmıştı. O çiçeği bana Cihat’ın kendisi üç almıştı. Çünkü saksıda büyütmeye çalıştığım tüm çiçekler solmuştu ve ben çiçek bakabilecek kapasitem olmadığını düşünerek vazgeçmek istemiştim. Cihat’sa bakımı en kolay ve en rahat sukulenti alıp hediye etmişti. O zamanlar bizim tarafımızda, yanımızda ve evimizdeydi. Anımsadığım anıyla göğsüm sıkışırken bakışlarımı kaçırdım. “Solup öldü…” dedim sertçe. “…İki üç haftadır su vermedim herhalde.” Telefonun diğer ucundan soluk alıp verişini duydum. “Yalan söylüyorsun.” Kabul etmedim. “Niye sana yalan söyleyeyim? Ben sen miyim?” Güldüğünü duydum. “Çünkü sen öfkeni benden çıkarırsın İpek, sana verdiğim çiçekten değil.” Kollarımı camın pervazına dayarken yüzüme çarpan esintiyle gevşedim. “Madem inanmayacaksın neden soruyorsun?” Birkaç saniye duraksadı. “Vereceğin cevabı merak ettiğimden.” Gülümsedim. “Merakını giderebildin mi?” “Evet…” dedi. “…Beklediğim cevabı verdin.” Yine ve yeniden benim duygularımı umursamadan kendi bildiğini okuyordu. Gözlerimi kırpıştırdım, ağlamamak için direnirken zorlukla güldüm. “Senin saçma sapan soru cevap oyunlarına ayıracak vaktim yok… Kapatıyorum…” Cümlemi bitirmeme izin vermedi. “Özür dilerim.” Beni kandırdığı hissiyle alevlenen öfkem, aniden yangın tüpüyle söndürülmüşçesine yok oldu. Kaskatı kesildiğimi hissettim. Belki de şimdiye dek yapması gereken tek şey, ondan beklediğim şey buydu: öfkeme karşılık verip umurunda değilmişim gibi davranmak yerine benden değer verdiği bir insanmışım gibi özür dilemesi… “Hangi biri için?” derken sesimin titremesini engelleyemedim. Ona hâlâ cevap verdiğim ve duvarlarımı indirdiğim için kendime daha sonra kızacaktım. “Sana veda etmediğim için…” dediğinde kalbime bir ağrı saplandı. “…Sen en çok sana veda etmeyen insanlara kızarsın İpek.” Kalbimdeki ağrı büyüdü, o kadar büyüdü ki tüm bedenimi esir aldı. “Çok alçaksın…” dedim kelimeleri toparlayamazken. “…Beni babamdan vuracak kadar alçaksın.” “İpek… Hayır…” Devamını dinlemedim, aramayı sonlandırdım, telefonumu yatağın üstüne fırlattım. Pervaza tutundum, nefes almaya çalıştım. Çektiğim nefes ciğerime dolmadı. Babam bana veda bile etmeden, hiç hastalığı yokken ve ben on iki yaşımdayken ölmüştü. İlk başta anlamamıştım, ağlayamamıştım bile. Sonra yaşım ilerledikçe duygularım üst üste binmişti, bir anda kendimi duygu selimin enkazında buluvermiştim. Biraz daha zaman geçince sular geri çekilmişti, en sarsıcı olanı kalmıştı benden geriye: öfke… O öfke patlamaları artmıştı, öyle şiddetliydi ki birkaç defa sinir krizinin eşiğinden dönmüştüm ve o anlardan birinde Cihat’a anlatmıştım içimde biriken öfkeyi: “veda bile etmedi, gideceğini hissetti, abimle konuşup ona silahını bıraktı, annemle konuşup ona bir ev verdi ama bana veda bile etmedi; en çok veda etmediği için kızgınım ona.” Haklıydım da… Hâlâ veda etmeyen insanlara kızgındım en çok. Çünkü babam… Benim dışımda herkese kendince elle tutulur bir şeyler vermişti giderken. Ben ise her zamanki gibi olayın dışına itilmiştim istemeden de olsa. Hayal gücümle baş başa kalıvermiştim. Hayalimde defalarca kurgulamıştım ölmeden önce bana da verebileceği herhangi bir şeyi: silah istemezdim, kan kokardı; ev istemezdim, zaten vardı. Çiçeği hayal etmiştim o yüzden. Bir gün papatya, bir gün gül, bir gün lale, başka bir günse sukulent… Hangi çiçek olduğu pek fark etmezdi: önemli olan babamın vermesiydi, benim varlığımı da görmesiydi. Hayalimde defalarca aldığım o çiçekle sarmaya çalışmıştım babam tarafından görünmediğim her anın incittiğini yanımı. Şimdi Cihat cümleleriyle on iki yaşındaki halimin en kuytu yarasını söküp atmıştı belki de istemeden. Babamın bana hiç vermediği o çiçeği vermesi bile saramazdı içimdeki yarımlığı. Böylece nefret ettim vedalaşmayan insanlardan: çünkü sadece benimle vedalaşmıyorlardı; varlığım da yokluğum da önemsizmiş gibi… Geri de bıraktıkları kişilerin arasında ben yokmuşum gibi… Kimse beni görmüyor ve duymuyormuş gibi…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE