Şimdi geriye dönüp baktığımda, o günlerin ne kadar anlamsız ve boş olduğunu daha iyi anlıyorum. Babam ne derse desin, hayatımı o yönlendiriyordu. Ama kader… Kader her zaman olduğu gibi, benim değil, kendi yolunu çizmeye devam ediyordu.
Ali'yi savunmak için başımı feda etmek… Gerçekten bu kadar kolay mıydı? O zamanlar bunun farkına bile varamamıştım. Babam, söylediği her şeyin doğru olduğuna inanır ve öyle olmasını isterdi. Annem ise ne kadar çabalasa da sadece bir kez karar verebilmişti. Ve o tek karar, benim kim olacağımı, ne yapacağımı, hatta tüm kaderimi belirledi.
O gün, evdeki hava her zamankinden daha ağırdı. Sessizlik, duvarlara sinmişti sanki. Annem gözlerimin içine baktığında, söylemek istediği her şeyin içinde hapsolduğunu görebiliyordum. Babam ise her zamanki gibi buyurgan bir sesle konuştu, sanki her şeyin değişmez hakimi oydu.
Ama ben değişmiştim. İçimde bir şeyler kırılmıştı artık. Babamın sözleri eskisi gibi üzerimde hüküm süremiyordu. Annemin bir kez olsun aldığı karar, benim için bir dönüm noktasıydı.
O gün bir yol ayrımına geldim. Ya boyun eğip kaderime razı olacaktım ya da kendi yolumu çizecektim. İlk kez, korkuya rağmen bir adım attım. İlk kez, kendi kararımı verdim.
Ve o karar, beni bugüne getirdi.
Babamın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. “Bu evde benim dediğim olur,” demişti her zamanki gibi, sanki bu cümleyle dünyanın değişmez bir kuralını hatırlatıyordu. Ama o gün, bu sözler eskisi kadar güçlü gelmedi bana. İlk kez, içimde ona karşı koyabilecek bir güç hissettim.
Annemin yüzüne baktım. Gözleri, yılların yükünü taşıyordu. Ama ilk kez, orada bir umut parıltısı gördüm. Belki de beni durdurmak istiyordu, belki de korkuyordu ama hiçbir şey söylemedi. O da ilk kez, beni durdurmaya çalışmadı.
Beni tehdit ettiğini sanıyordu. Korkacağımı, boyun eğeceğimi düşünüyordu. Ama yanılıyordu. Ellerimi yumruk yaptım, içimdeki öfke ve korku birbirine karışırken ona döndüm.
“Ne yaparsan yap baba, asla Ali’yle evlenmeyeceğim! Amcam hasta diye beni zorla oğluna veremezsin! İstemiyorum! Evlenmeyeceğim! Ben okumak istiyorum!”
Sesim çatallaşmıştı ama hiç olmadığım kadar kararlıydım. Annem ürkek bir nefes aldı, gözleri doldu ama bir şey söylemedi. Babamın yüzü gerildi, kaşları çatıldı.
“Saçmalıyorsun!” diye kükredi. “Ailen için fedakârlık yapmayı öğrenmelisin!”
Başımı iki yana salladım. “Bu fedakârlık değil, bu benim hayatımı elimden almak!” dedim. “Senin kararlarınla yaşamak zorunda değilim.”
Babam sert bir adım attı, gözlerindeki öfke beni korkutmaya çalışıyordu. Ama bu kez geri adım atmadım.
“Ben gidiyorum,” dedim, sesim titremiyordu artık. “Ve ne olursa olsun, geri dönmeyeceğim.”
Annemin bir an elimi tutacak gibi olduğunu hissettim, ama yapmadı. O da kararımı anlamıştı.
Kapıyı açtım, içeriye soğuk bir rüzgâr doldu. O eşiği geçmek, geri dönülemez bir adımdı. Ama ben hiçbir şeyden daha emin olmamıştım.
Dışarı çıktım. Ve ilk kez, kendi hayatımı yaşamaya başladım.
Babam, saçlarımdan tutup beni yerlerde sürükleyerek kilere götürdü. Kapıyı kapattı ve öfkeyle, “Evet diyene kadar buradasın. Yemekte su da yok, sana da yok,” dedi.
Gözlerimden yaşlar süzüldü ama sesim titremedi. Bu sefer, kırılacak kadar zayıf değildim. Öyle bir yerdeydim ki, acı zaten her şeyin bir parçası haline gelmişti.
Babamın elleri sertti, saçlarımda ki çekiş güçle birleştiğinde boğazımda bir düğüm oluştu. Her adımda, ellerinin baskısı biraz daha arttı. Bir yanda öfke, diğer yanda korku… Ama içimde bir şey daha vardı; bir itaatsizlik. O, beni oraya sürüklerken, ben de içimdeki cesareti biraz daha hissediyordum.
Kilerin karanlık havası yüzüme çarptı. O soğuk, kirli odada nefes almak daha da zorlaştı. Babam kapıyı kapatırken, "Buradasın. Hadi, ben bir şey duymak istemiyorum," dedi, sesi daha derin ve keskin.
Ne söylesem boştu. Zaten kelimelerim hiçbir zaman ona ulaşmamıştı. Ama bu kez, sustum. İçimdeki isyan, tek kelimeyle bile olsa, ona karşı bir tür zafer gibiydi.
Saatler geçmiş gibi hissettiklerim, aslında birkaç dakika belki. Yavaşça yere oturdum. Her şey bana uzak, her şey bana yabancıydı. Ama belki de bu, en büyük özgürlüğüm olacaktı.
Evlenmek istemiyordum. Bu, benim hayatımın bir parçası değildi. Hayallerim vardı. Geleceğimi kendi ellerimle şekillendirebilirdim. Doktor olmak istiyordum. İnsanların hayatlarına dokunmak, onlara umut olmak… Bunun dışında başka bir şeyin beni tatmin etmesine izin veremezdim.
Babamın bana dayattığı bu yol, hiçbir zaman benim yolum olmadı. O bana doktor olmayı, başarılı olmayı değil, evlenip bir başkasının hayatını yaşamak zorunda olduğumu öğretti. Ama ben buna boyun eğmeyecek, hayallerimi gerçekleştirecektim.
Kilerenin karanlığında, bu düşünceler beni güçlendirdi. Herkes ne derse desin, kimse benim hayatımı benden alamazdı. Bu benim savaşım, bu benim hayatım, ve ben onun peşinden gidecektim.
Kilerenin karanlığında geçirdiğim her dakika, bana biraz daha cesaret verdi. Hayatımı kendi ellerimle inşa etmek, bir başkasının hayatını yaşamak yerine kendi yolumu çizmek… Artık bunun ne kadar önemli olduğunu daha çok hissediyordum.
Belki de en zor olanı, sevdiklerimi geride bırakmaktı. Annem... Onun gözlerindeki acıyı görmek, babamın öfkesine rağmen buna devam etmek. Ama ben ne kadar korksam da, bir o kadar da özgürleştiğimi fark ettim. Benim seçimlerim, benim hayatım olmalıydı.
Kendimi daha güçlü hissetmeye başladım. Evlenmek, hayallerimle çatışıyordu ve artık bunu kabullenmek istemiyordum. Evet, belki zamanım kısıtlıydı, belki çok geç olabilirdi, ama daha fazla beklemek istemiyordum. Hayatımı elime almalıydım.
Ve bir sabah, içimdeki ses bana ne yapmam gerektiğini fısıldadı: “Git.” Sadece git.