5. BÖLÜM

1937 Kelimeler
Lizge’den… Şükrediyordum; umutlarımı kırmayan, çaresizlikle bir kez daha sınamayan Rabbime sonsuz şükrediyordum. Her şey bitti derken ummadığım bir anda ortaya çıkıp o insan müsveddesi adamın elinden beni alan bu aileye şükrediyordum. Ağlamalarıma bir son verip sessizce etrafıma bir göz gezdirdim. Burası Demiroğullarinin konağıydI. Peki ben ne zaman, hangi ara buraya gelmiştim? Yediğim dayaktan dolayı ne zaman geldiğimin, ne yaptığımın farkında değildim. Oturduğum sedirde hafifçe kıpırdandığımda belime giren ağrı ile ağzımdan çıkan inlemeye engel olamadım. Her yerim çok ağrıyordu. "Yavaş olsana." diyen sesle irkilsemde bunu belli etmemeye çalışıp karşımdaki genç kıza döndüm. Bu kız o akşam gördüğüm Azra ablanın kızıydı. Gözlerimin içine bakan kıza nasıl bir cevap vermem gerektiğini bilmiyordum açıkçası. "Ben, be-"Sözlerimin devamını getiremedim çünkü iki lafı bir araya getirip konuşamamıştım. Ben okulu dereceyle bitirmiş olan ben iki mık bir armut diyememiştim bu tatlı kızın karşısında. "Sana ne oldu böyle?” derken sinirli gibiydi. Acaba onlara rahatsızlık verdiğim için mi bana bu şekilde davranıyordu. "Ben... şey... çalışırken bir kaza geçirdim." dedim gözlerimi kaçırarak. Hayatım boyunca iyi bir yalancı olmamıştım, hem bu genç kıza nasıl söylerdim babamdan dayak yediğimi! İki adımda burnumun dibinde biten kıza şaşkınlıkla bakarken sinirle ağzından çıkanlarla iyi bir yalancı olmadığımı tekrar kanıtlamış oldum. "Sen baksana bana. Benim alnımda salak ya da gerizekalı mı yazıyor? Senden küçük olmam hiçbir şeyi anlamadığım anlamına gelmez anlıyor musun beni?” Karşımdaki küçük kıza inanamayarak baktım. Gözlerinden ateş çıkıyordu sanki. "Be-ben ne demek istediğini anlamadım " dedim, gerçekten de anlamamıştım. "Bak yaa, hâlâ anlamadım diyor. Diyorum ki senin dayak yediğini anlamayacak kadar salak mıyım ben?" demiş el kol hareketleriyle konuşmaya devam etmişti. "Vay arkadaş, hangi yüzyılda yaşıyoruz biz be? Ne demek dayak? Hem de babadan. Bu gibi adamların şeylerini kesip sallandiracaksin adi şerefsizler." diye sözlerini tamamladığında ağzım açık onu izlediğimi geçte olsa anladım. "Ne? Ahhh hadi ama Lizge abla haksizsam haksizsin de bana!" Ne diyebilirdim ki haklıydı sonuna kadar hem de. Ama ben yinede bu soru karşısında sessiz kalarak cevap vermemiş, verememiştim. Sessizce yanıma yaklaşıp ellerimi küçük bakımlı ellerinin arasına aldı. Onun elleri krem kokarken, benim ellerim toprak kokuyordu. Onun elleri bembeyazken benim ellerim çalışmaktan çamura bulanmış gibiydi… "Üzülme Lizge abla... Bu dünyada herkes bir imtihan veriyor. Demekki senin imtihanın da buymuş." Bu teselliyi dizlerine yatıp, saçlarımı okşayarak annemin vermesi için neler vermezdim ki, ama gel gör ki küçücük bir kız vermişti tüm istediklerimi. "Sen... sen bunları kafana takma tatlım."dedim sakince. "Ahhh kulakları çınlasın dila babannem hep der zaten, ‘Siki kuruyasıcalar!’ diye. Kadın boşuna demiyormuş meğer. Soykasi batasıcalar, babam hariç tabii!" diyen kıza gülmemek elde değildi. Bukalemun gibi renkten renge giriyordu... Hırçın, asi, ağzı bozuk, açık sözlü ve en önemlisi merhametli… "Sen kaç yaşındasın?" dedim gülümseyerek. . "Ah ben mi?" demişti şaşırarak. Tabii ki böyle bir durumda benden bu soruyu beklemiyordu. "Şey... Ben onyedi yaşındayım. " demişti utanarak. Kumral teni pespembe olmuştu neredeyse. "Yanlış hatırlamıyorsam ismin Nazlı idi değil mi?" "Evet babamın nazlı kızı Nazlıyım ben." demişti inci gibi dişlerini göstererek. "Sadece babasının mı? Bence dört kuşak önceki atalarımız seninle akraba olduklarını belli etmemek için mezarlarında dört donuyorlardır." diyen sese çevirdim bakışlarımı. Bunlar bir birinin aynı Azra ve Cihan Ateşoğulları’nın oğulları, Nazlı’nın üçüzleri Mirhan ve Mirza kardeşlerdi. "Her lafa atlaman için kıçını dürten mi var sekiz dakikalık büyük sevgili Kardeşim Mirhan." "Kıçımı dürtmene gerek yok sevgili bayan çokbilmiş. Konu sen olunca malum balıkla sidik yarıştırıyorum.” Dikkatle karşımda dikilen bu muhteşem ikiliye bakıyordum. Onlara özenmemek elde değildi, mutlu ve huzurluydular. Bu her hallerinden belliydi. "Siz ikinize daha kaç kere söyleyeceğim didişmeyin diye. Hem de evde misafir varken." diyen diğer delikanlıya baktım. Karşımda gördüğüm, birbirlerine tıpatıp benzeyen ama karakter olarak biraz farklı görünen bu ikili gelecekte çok can yakacaktı bu şimdiden belli oluyordu. "Bu arada Hoşgeldin abla, kusura bakma bu iki aptal yüzünden kafanı şişirdik.” Hayatımda ilk kez birileri beni mi düşünüyordu yoksa bana mı öyle geliyor? "Ön-önemli değil, asıl siz kusura bakmayın." dedim çekinerek. "Olur mu öyle şey güzelim asıl sen benim kaçaklarımın kusuruna bakma. Anladığım kadarıyla misafir falan dinlemeden didişmeye başlamışlar bile." deyip çocuklarına göz belerten güzeller güzeli ev sahibine çevirdim bakışlarımı. “Annem gözünü belerttigine göre buradan uzamanın tam zamanı. Yoksa terlik, süpürge sapı yani etrafta ne kadar alet edevat varsa üzerimize uçabilir. Bu yüzden ben kaçar." diyen Mirhan’a can yarısı Mirza da katılmış ikisi birlikte korktuklarını belli etmeden usul usul kaçmışlardı. İçler acısı halime aldırmadan koca bir kahkaha atmıştım. "Nasılsın tatlım?" diyen sesle kendime gelip çeki düzen verdim. "Ben özür dilerim efendim, iyiyim teşekür ederim... Her şey için." dedim sözlerim sonuna doğru fısıltıdan ibaret olsada onlara minnettardım. "Yüzünün gülmesine sevindim canım, sen hep gül çünkü gülmek sana çok yakışıyor. O güzel deniz mavisi gözlerinden acı için değil mutluluk için aksın gözyaşların... Hadi bakalım bu kadar ağlamak yeter, daha hazırlık yapılması lazım." deyince şaşırmıştım. "Hazırlık mı? " dedim anlamayarak. "Evet tatlım. Bugün İstanbul yolcusuyuz." "Ne?" dedim şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacaktim. "Şey... abla be-ben annemi, kardeşimi bırakıp gidemem hiçbir yere." "Kim demiş onları bırakacaksın diye. Sen nereye onlarda oraya Lizge Hanım. O yüzden fazla konuşma ve hazırlıklarını tamamla. Şimdi Devran seni eve götürecek gerekli olan herşeyi al zaten ev hazır. İhtiyacınız olanlarıda gider beraber alırız, hem sana bir sürprizimiz var." dediğinde boğazım düğümlenmiş, yüreğimin derinlerinde bir sızı hissetmiştim... Bu kadın hep böyle iyi miydi? "Ablam, ben gidemem oralara. Yol bilmem iz bilmem. Hem benim gü-gücüm yetmez orda yaşamaya." dedim sessizce. Doğruydu söylediklerim yaşayamazdim oralarda. Evsiz, parasız insan nasıl yaşardı koca şehirde. Hayallerim de bile yoktu böyle bir şey. "Bunları İstanbul’a varınca konuşacağız. Şimdi eve git ve dediklerimi unutma." diyerek gülümsemiş ve kocaman sarılmıştı. *** Şu anda bulunduğum yere inanamıyordum. Bundan saatler önce Diyarbakırdayken şimdi insanı büyüklüğü ile hem korkutan hem de büyüleyen şehir İstanbul’daydım. Ne güzel bir şehirdi burası böyle; tablo gibi ışıl ışıl, rengârenk... İnsanın nefesini kesen bir memleketti. Kelimelerin bile anlatmakta zorlandığı memleket. Heyecanlıydım hem de fazlasıyla. Hiç tanımadığım bir şehirde, tanıdığım kimse olmadan yaşayacaktım. Düşüncelerimden Demir Ağa’nın sesiyle çıkıp kendime geldim. "Hadi kızım." dediğinde arabanın durduğunu o zaman anlamıştım. "Şey... kusura bakmayın ağam ben dalmışım." dedim çekinerek. "Hadi bakalım zaman kaybetmeyelim.” Dediğinde derin bir nefes alıp arabanın kapısını açtım ve aşağı indim. Daha sonra diğer arabadan aşağı inen Azra ve Cihan Ateşoğlu çiftini bekledim ve onlarla beraber lüks sitenin bahçesinde geleceğime adım attım. *** Baran’dan… Şirketteki odamda evrakları incelerken aklımı bir türlü toparlayamıyordum. Sürekli diken üstündeydim sanki... Neden böyle hissettigime anlam veremesemde otuzaltı yıllık hayatım boyunca hiç böyle tedirgin hissetmemiştim kendimi. Kafam da milyon türlü senaryo dolanıyordu. Babamın işyerine yakın ev istemesi, acele etmesi, tedirgin olması… Yoksa bu yaştan sonra evlenecek miydi? Yok canım altmışından sonra insan utanır evlenmeye bee! Eee neydi o zaman bu telaşın sebebi? Bu saçma sapan düşüncelerden kurtulmak için ayağa kalkıp camdan muhteşem istanbul manzarasına baktım. Kimine göre mükemmel, kimine göre berbat, kimine göre de taşı toprağı altın... Peki ya bana? Kaçış... mecburiyet... İstanbul bana sadece bunları hatırlatıyordu. ...Mecburiyetten korkak gibi kaçtığım yer... Arkama bakmadan herşeyi sineye çekip geride bıraktığım yer. Düşüncelerime çalan telefonla bir son verip yavaş adımlarla masaya geçtim ve telefonu açtım. "Efendim Nilay?" "Baran bey Selim Bey geldiler efendim " "Tamam içeri yolla. Bir orta bir de sade kahve yollar mısın?” "Tabii efendim." diye cevap vermesiyle kapının açılması bir olmuştu zaten. "Lan sikik, her seferinde diyorum ayı gibi odaya girme diye." dedim yanına giderek. . "Hoşbuldum ve bende seni çok seviyorum." diyen adama bir omuz atıp tokalaştım. "Ne lan bu ergen tavırlar ." "Çok konuşma lan zaten canım sıkkın." dedim onun karşısına oturarak. "Anlamıştım dün telefonda zaten. Hayırdır? " "Bilmiyorum Selim. Babamın bir işler çevirdiğinden şüphe ediyorum ." Dedim sakince, bu arada Nilay kapıyı çalarak içeri girmiş kahveleri servis etmişti. "Başka bir emriniz var mı Baran Bey." "Yok Nilay teşekkür ederim. Haa bu arada babam aramadı değil mi?" "Yok Baran Bey aramadı." demişti Nilay gözlerini kaçırarak. Oysa Demir Bey aramış öğleden sonra geleceğini bildirmişti ve üstüne basa basa da bunun bir baskın olduğunu şaka ile olsada dile getirmişti. "Kız Nilay pas vermek yok mu?" diyen bu adamı hiç sevmiyordu Nilay. Kart zampara babam yaşında hâlâ uçkurunu düşünüyor, ama özünde iyi bir adamdı. Bu da bir gerçekti… "Hoşgeldiniz Selim Bey. Baran Bey başka bir emriniz yoksa ben çıkıyorum." "Hadi çıkacaksan çık Nilay." dedim gülümseyerek. Terbiyeli ve akıllı bir kızdı. Selim'in sırnaşmalarını da usta bir şekilde geri çevirmesi ile daha çok gözüme girmişti. "Bu kıza da gıcık oluyorum, iyi kız tamam ama ben bile kendimden utandım yani sarkıntılık ettiğim için." diyen yakın dostuma göz devirdim. "Sen mi?" dedim dalga geçerek. "Neyse çok konuşup başımı ağrıtma, asıl meseleye gel. Nedir seni tedirgin eden." demişti Selim ciddiyetle. İşte bu yüzden Selim benim can dostumdu. Yüzümün ifadesinden ne demek isteyeceğimi anlayacak kadar çok iyi tanıyordu beni. "Bilmiyorum... Söylediklerini aklım almıyor Selim. Ben otuzalti yıllık hayatımda babamdan bırak ev bulmayı, buraya bile geleceğini duymadım. O Diyarbakır’dan hiç ayrılmaz biliyorsun. Gül kokulumdan bir dakika bile ayrılmam der durur sürekli. Ama şimdi... şimdi ne olduda durum değişti anlamadım?" dedim içimdeki sıkıntıyı dışarıya üfleyerek. "İyi de bunda abartılacak ne var dostum. Adam belki şirketleri kontrole geliyor, belki de… Belki de zamparalık yapmaya." demişti gülerek. "Hem de bu yaştan sonra? Sorarım sana Selim Karaca. Sevdiğinin ölümünün üstünden yıllar geçtiği halde hiç bir kadına bırak dokunmayı yan gözle bile bakmayan adam Demir Demiroğlu mu zamparalik yapacak? "Vallaha bilemeyeceğim dostum. Benim babamda nerdeyse Demir amcayla yaşıt. Bazen annemlerin kaldığı odadan garip sesler duymasam bu söylediklerine inanırdım ama maalesef. Nasıl dünyaya geldiğimi bu yaşımda dahi yüzüme tokat gibi çarpıyorlar." diyen Selim’e iğrenerek baktım. "Sus... Allah aşkına sus!" Aklıma gelen görüntülerle yüzümü burusturduğum sırada kapının çalmadan açılmasıyla hangi densizin böyle bir hataya düşeceğini görmek için kafamı çevirmiştim ki babamı görmem ile içtiğim kahveyi Selim'in karbeyaz gömleğine püskürtmem bir olmuştu. "Ba-baba!"dedim hemen ayağa kalkarak. Şaşkınlıktan kekelemeye başlamıştım artık. "Hoşbuldum evlat." diyen babamın elini öpüp hemen koltuguma oturması için yönlendirdim. "Hayırdır baba? Haberim yoktu geleceğinden." dedim şaşkınlığımı üstümden atmaya çalışarak. "İşlerim vardı evlat. Gelmişken bir de şirketlere uğrayayım dedim." demişti gülerek ve devam etmişti "Selim sen nasılsın oğlum " "Iyiyim Demir amca ne olsun hep aynı." "Bahri nasıl?" "Babam da nasıl olsun işte güç işte." "Tek iyi olsunlar evlat." Daha fazla bu muhabbete dayanamayarak hemen lafa girdim. "Baba, kiminle geldin buraya?" dedim çünkü yanında Devran abiyi görmemiştim. "Ben evlat az-" lafını tamamlayamadan içeri giren Azra, Cihan enişte, sarı cadı ve tanımadığım bir kıza bakakalmıştım. "Hoş geldin demek yok mu Baran Bey?" demişti ablası Azra… "Bakıyorumda alıngalıkların hat safhada." Dedim işaret parmağımı çeneme koyarak düşünür gibi yaptım ve tekrar konuşmaya başladım "Sen en son çatlaklara hamileyken böyleydin." "Ne? Seni dangalak.”  demişti sessizce dişlerinin arasından tıslayarak. "Boş konuşmayı bırakta bir hasret giderelim.” deyip bağrıma bastım onu. İnsanın kendi yaşında bir bacısı olması muhteşem bir şeydi. Babam, ablam, enişte derken sıra sarı cadı ya gelmişti… "Gel bakalım buraya dayısının prensesi." deyip karşı çıkmasını umursamadan onu bağrıma bastım. "Ne prensesi dayı allah aşkına kimi kandırıyorsun. Hem bırak beni biliyorsun sevmiyorum." "Nazlanmaktan öleceksin de bozuntuya vermiyorsun." dedim onu bırakarak, gözlerimi içeriye girdiğinden beri kim olduğunu bilmediğim kadına çevirdim. Kadın da dikkatimi çeken ilk şey yalanıp yutulası kalın dudaklarıydı. Daha sonra diri göğüsleri, uzun ince bacakları ve bir yerlerden tanıdık gelen mavi gözleri... "Oğlum tanıştırayım, bu hanım kızımın adı Lizge. Şirketimizde yeni işe başlayan İnşaat Mühendisimiz.” diyen babama baktım. Evet sadece baktım aynı zamanda sinirlendim. Şirketime kim olursa olsun asla torpille eleman amamıştım. Peki şimdi bu torpilin daniskası değil miydi? "Benim niye haberim yok baba!" dedim sinirimi içime akıtarak. "Şimdi haberin oldu evlat. İstanbul'a gelme sebebim de buydu zaten. Bu kız benim için çok önemli, gereken bilgileri zaten sana ulaştıracağım." deyip ayağa kalkmıştı. "Bu kız sana emanet evlat. Ve sen biliyorsun ki emanete hıyanet edenden pek haz etmem. Şimdi şirkette bir kaç yeri gezdikten sonra gidiyoruz. Biliyorsun ki mezarda da olsa sevdamdan ayrı bir memlekette kalırsam ne o rahat uyur ne de ben. Bu yüzden dediklerimi unutma emanetime gözün gibi bak.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE