4. BÖLÜM

1794 Kelimeler
LİZGE… Kimine göre uzun, kimine göre kısa ama bana göre ölüm gibi gelen koskoca iki gün. Korkuyla, uykusuzlukla geçen kırk sekiz saat. Söylemesi ne kadar da kolaydı. İki günde insanın gecesi gündüzüne, gündüzü gecesine karışır mıydı? İşte benim karışmıştı. Ne yediğimden ne de içtiğimden anlamıştım. Sanki hayatımda her şey yolunda gidiyormuş gibi bir de umutsuzluk ve hayal kırıklığı gelmiş çöreklenmiş yüreğime. İki gün önce Demir Ağanın konağına gidip derdimi anlattığımda içimde bir umut vardı. Ama geçen süre zarfında umutlarımda yavaş yavaş rüzgâra kapılıp gidiyor ve uzaklaşmaya devam ediyordu... "Acıktım.” diyen kardeşinin sesiyle düşüncelerimi rafa kaldırıp ona gülümsedim. ... “Ne yemek istersin ablasının kuzusu.” dedim yanaklarını sıkarak. Keşke benim de tek derdim karnımın acıkması olsaydı. "Et... tavuk... et... tavuk." diye sürekli aynı şeyleri tekrar etmişti gözlerimin içine bakarak. Gözlerimin dolmasına engel olarak başımı yukarı çevirdim ve derin bir nefes aldım. Umutla bakan o gözlere nasıl yok derdim ben. İşte bu yüzden nefret ediyordum parasızlıktan. O bunları istediği her seferinde yok demekten, bir şeyler uydurup yalan söylemekten nefret ediyordum. Yirmi dört yaşında bir kadın olarak aciz kalmaktan, çaresizlikten kısacası her şeyden nefret ediyordum. En çokta baba demeye bile utandığım adamdan. "Birtanem, makarna yapayım mı bugün, yanına da şöyle güzel bir salata.” dedim kabul etmesi için Allah'a yalvararak. Küçücük çocuğa nasıl derdim yok diye. "Hayır!" dediğinde derin bir nefes alıp sakince konuşmaya başladım. "Canım benim, yakışıklım makarnanın yanına patates kızartayım, hem sen çok seversin ha ne dersin ablacım?” dediğim de sessizce yüzüme baktı ve kafasını yere eğip konuşmaya başladı. ... "Canım çekti…" dediğinde boğazıma bir yumru oturmuştu. Ona yetememek, her istediğini alamamak beni üzsede elimden bir şey gelmiyordu. Yıllardır öğrenmiştim ki yitip giden hayatımın en berbat şeyi çaresizlikti. "Tamam canım, sen sessiz ol annem uyuyor biliyorsunki gece ağrıları vardı. Şimdi ben mutfağa geçip ne yapabilirim ona bir bakayım. Ne dersin belki bir surpriz yapabilirim sana." dedim gülümseyerek. Vakit kaybetmeden mutfağa geçip buzdolabına yöneldim. Kapağını açıp buzluğuna baktığımda annem için ayırdığım bir parça tavuğa baktım. Tavuk... kiminin mutfağından eksik olmadığı, kimininde mutfağına hiç girmediği... Elimdeki bir parça tavuğa bakıp iç çektim. Buncacik şeyle ne yapılabilir diye düşünürken aklıma gelen fikirle tencereye su koyup kaynamasini bekledim. Bu arada Ali'nin sevdiği gibi bol soğanlı bir salata yaptım. Kaynayan suyun içine makarnaları atıp pişmesini bekledim ve iki göz ocağın bir diğerinde küçük hatta minik minik doğradigim tavukları pişirmeye başladım.... Aradan geçen yarım saat sonra yemek hazırlıklarını tamamlamıştım. Hazırladığım tavuklu makarnayı bir tabağa koyup üstüne de güzel görünsün diye bir kaç dal maydanoz eklemiştim. Sonuç olarak görüntü televizyonda gördüklerime benziyordu ve mükemmeldi. Elimdeki tepsiye düzgünce yerleştirip bir bardakta su ekleyerek dışarı çıkarken “Gözlerini kapat.” diye bağırdım. Görünce gözlerine inanamayacakti kesin. Keşke yanına içecek birşeyler de koyabilseydim ama yoktu işte. "Gözlerini açabilirsin canımın içi." deyip kapının eşiğine takılmamak için dikkatle yürürken duyduğum sesle başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Beklediğim anın geldiğini anlamıştım. Hoş er ya da geç geleceğini çok iyi biliyordum zaten. "Benim için hazırlık yapmana gerek yoktu güzel kızım.” Babamın sözlerine aldırmadan tepsiyi kardeşimin eline tutuşturdum. "Hadi kalk ablacım, burası sıcak belki içerisi daha serindir. Hem bak senin için neler yaptım ve yanına patateste kızarttım.” Babamdan yiyeceğim dayağı ya da ağza alınmayacak sözleri duymasını istemiyordum. "Tamam.” demişti korkuyla gözlerime bakarak. Küçük bedeninde korkunun yer etmesini istemiyordum. "Korkma miniğim bana bir şey olmaz. Hadi sen içeri gir ve soğumadan yemeğini mideye indir.” dedim sakince. "Ablam."Güzel yüzünü ellerimin arasına alarak gözlerinin içine baka baka babamın duymayacağı şekilde konuşmaya başladım. "Korkma, bu hayatta şu koca kalbinde korkuya yer bırakma. Ben senin ablansam bunuda atlatacağız. Şimdi senden tek bir şey istiyorum ne olursa olsun asla dışarıya çıkma." deyip zorlada olsa içeri yolladım ve babama döndüm. "Demek geldin" "Geleceğimi söylemiştim." Dedi ağzını yayarak. "Evet söylemiştin." Bu adama baba demeye dilim varmıyordu artık. Bu adam babalık haklarını o kadını bu eve getirdiği gün kaybetmişti. "Nasıl bu iki gün boyunca rahat uyuyabildin mi?” "Ne oldu çokmu merak ettin.” dedim dalga geçerek. "Ah güzel kızım sen hep böyle asiydin küçükkende... sana yıllar geçsede öğretemedim bir türlü." demiş ve yavaş adımlarla üzerime gelmeye başlamıştı. "Sen o kadını bu eve getirdin, yan odada yatan kadına aldırmadan hem de. Utanmadın baba utanmadın…" dedim bağırarak ve devam ettim."…yıllarca dayak yedim ama ağzımı açıp neden diye sormadım. Yirmi dört yaşındayım baba, sırf kardeşime el uzatma diye kendi hayatımdan vazgeçip sana köle oldum. Sırf annem sana yük olmasın diye tarlaya gittim. Ne için ha ne için sırf o orospu bu eve gel-" Babamın vurduğu tokatla sözlerim yarım kalmıştı. "Ne çok dilin uzamış senin böyle. Demir Ağa’ya da bu dillemi şikâyet ettin beni." diye sorduğunda sırtıma bir yumruk yemiştim sanki... Nereden biliyordu Demir Ağaya gittiğimi? "Aaaaaa hadi ama şaşırmış gibi yapma. Yoksa Demir Ağa’nın sana yardımcı olacağını mı sandın? Ah benim salak kızım… Ama şimdi babanı başkalarına şikâyet etmenin cezasını çekeceksin." "Döverek mi? Hadi durma, nasılsa alışkınım ben.” Dedim korktuğumu belli etmeyerek. "Çok konuşma, yoksa o çok sevdiğin kardeşine ne olacağını çok iyi biliyorsun." Bir baba evlatlarını dayakla tehtid eder miydi? “Senin babalığına da insanlığına da yazıklar olsun. İnsan evladına el kaldırır mı? Senin yaptığını hayvanlar bile yapmaz... Allah kahretsin seni!" dediğimde iki adımda yanıma gelmiş ve yanaklarımı sıkarak konuşmaya başlamıştı. "Demek hayvandan farkım yok! " deyip saçlarımdan tutarak bir tokat vurmuştu. "Hayvan ha. Şimdi göreceksin sen!" deyip etrafına bakmaya başlamıştı. Sonunda aradığını bulmuş olacak ki bana bakıp iğrenç bir şekilde gülmüş, ateş yakmak için topladığım odunların yanına gitmişti. O zaman anladım ki sözlerimin bedelini çok ağır ödeyecektim. Eline aldığı oduna baktığımda dikkatimi çeken ilk şey sivri budaklarinin olmasıydı. "O çok güvendiğin ağan gelsinde kurtarsın bakalım." demiş acımadan sırtıma vurmaya başlamıştı. Her darbede ciğerim yansada asla ona yalvarmayacaktim. "Özür dile lann! Affet baba de, yalvar …" deyip bu sefer bacaklarıma vurmaya başlamıştı. En sonunda sivri budaklardan bir tanesi etime saplanınca acıyla bağırmaya başlamıştım. "Yapma… Allah rızası için yapma!" "Dur bakalım bu daha ne ki." demiş ve tekrardan vurmaya başlamıştı. Artık gücüm kalmamış vücudumu taşıyamaz hale gelmiştim. Akan gözyaşlarıma, ağrılarıma, en önemlisi acizligime aldırmadan gülmeye başladım. Ben zavalliydim... ben kimdim ki koskoca ağa kapısına gidip yardım dilenmiştim... "Yeter yalvarırım yeter!" dedim sessizce dizlerimin üzerine çökerek. Annemin ve kardeşimin duymasını istemiyordum tabii şimdiye kadar duymadılarsa. Kendimi o kadar dış dünyaya kapatmıştım ki ne içeri giren demir ağanın adamlarını duymuştum ne de babamın neden vurmadigini. Öyle kendimden geçmiştim ki sırtıma konan el ile korkuyla yalvarmaya başladım. "Yeter... yeter! Allah için yeter ba-baba!” "Bana bak birtanem." Birisi bir şeyler söylüyordu ama ben duymuyordum bile... Acı öyle fazlaydı ki kafamı kaldırmaya dermanım yoktu, kalmamıştı... Bir de güçlü olacaktım değil mi? Bu adamın karşısında dimdik duracaktım! Titriyordum. Kafam yere eğik darbenin ne zaman geleceğini bekliyordum. Ellerime baktım. Kaniyordu. Bu sırada birinin kollarımın altından tutup beni ayağa kaldırmaya çalışmasıyla çırpınmaya başladım. "Vurma... yalvarırım yeter!" dedim bağırarak. Gözyaşlarım akıp giderken onlara dur diyemiyordum. "Güzelim aç gözlerini, benim Azra Ablan." Bu sesi tanıyordum. Melek gibi bir kadının sesiydi bu. Gelmişler miydi? Yavaşça gözlerimi açtım ve karşımda benim gibi dizlerinin üstüne çökmüş o kadını gördüm. Varlığına inanamayarak ellerimi ipek gibi saçlarına götürdüm, ordanda yüzüne... Gerçekti, hem de tüm güzelliğiyle. "Ablamm ge-geldin?" dedim fısıltıdan ibaret sesimle ve ona sımsıkı sarıldım. *** Demir Ağa burnundan soluyordu. Bir baba nasıl evladına el kadirabiliridi? Bu nasıl bir babaydı! Adamlarından gelen bilgiler üzerine yıllardır yanından ayırmadığı sağ kolu Devran ile birlikte hemen arabasına atlamıştı fakat ortada bir sorun vardı. Kızı gözbebeği Azra’sı konağın kapısının önünde dikilmiş aynı annesi gibi güzel gözlerini kısmış dik dik bize bakıyordu. Ne kadar inatçı olduğunu Devran’da bende çok iyi biliyorduk. "Ne yapacağız Ağam ?" diyen Devran’a döndüm. . "Sence?" dedim gülümseyerek ve tekrar kızıma döndüm. Elimle gel işareti yaparak koşarak arabaya binmesini izledim. "Teşekkür ederim canım babam." deyip kocaman sarılmıştı kızım. Sonrası ise koca bir sessizlik. Demir Ağa neyle karşılaşacağını düşünürken, Azra Cihan duyarsa onu nasıl sakinleştiririm diye düşünüyordu. Biliyorduki çok uğraşmasına gerek yoktu. Devran ise bambaşka âlemdeydi, bu yaşına kadar hiç evlenmemiş sonunda yaşı geçmişte olsa yaşlı anasının zoruyla bir evlilik yapmıştı. Şimdi ise veryansın ediyordu geç evliliğine, bilseydi böyle güzel olacağını daha önce evlenmezmiydi. Herkes kafasında birbirinden farklı şeyler düşünürken nihayet varılmak istenilen yere gelmişlerdi. Kimse ne ile karşılaşacağını bilemezken içerden gelen bağrışma sesleriyle neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Demir Ağa adamlarına kafasıyla işaret verirken, Devran da belindeki silaha yönelmişti. Azra ise korkuyla Lizge’nin başına gelenleri düşünüyordu. Kapıyı kıran adamlar virane olmuş evin küçük odasına dolarken Azra dolmuş gözleriyle yerde dizlerinin üzerine çökmüş iki büklüm bir halde babasına yalvaran kıza bakıyordu. Kendi kızına bakan Demir Ağa ise onu buraya getirdiğine lanet ediyordu. Daha fazla dayanamayan Azra Lizge’ye doğru yürümüş, onun yaptığı gibi dizlerinin üstüne çökmüştü. Ne dese fayda etmiyordu. En son dayanamayarak yerden kaldırmak istemiş fakat Lizge’nin bağırması üzerine geri çekilmişti. "Güzelim, aç gözlerini. Benim Azra ablan." dediğimde zorda olsa kafasını kaldırmış ve inanamayan gözlerle bana bakmıştı. . "Ablam geldin." deyip sımsıkı sarılmıştı. Çaresizlik nedir, yalnızlık nedir çok iyi biliyordu Azra. Yaşadıklarını bu kızın yaşamasına asla izin vermeyecekti. "Azra kızım hadi sen Lizge’yi al ve arabaya geç.” diyen Demir Ağa yerde duran kızın halini görünce gözlerini kapamış ve derin bir nefes almıştı. Sakin olmalıydı... Güzel kızı onu bu şekilde görürse hiç hoş olmazdı. Zorda olsa Lizge’nin koluna girerek dışarı çıkarmaya çalışan kızına baktı yaşlı adam... Tahta kapıdan çıktıkları anda vakit kaybetmeden korkulu gözlerle bana bakan adamın suratına bir yumruk geçirdim ve yakasına yapıştım. "Lan şerefini siktiğim... Utanmadın mı kızına el kaldırırken lan pezevenk?" deyip bir yumruk daha atmıştı Demir Ağa. "Ağ -ağam sen yanlış an-" "Konuşma lan… konuşma bilmiyor muyum sanıyorsun ne boklar yediğini." deyip belindeki silaha uzandı. "Benim iyi dinle Hüseyin Efendi; karın ve çocukların bundan sonra benim himayemde... Olaki bundan sonra onların yanına beş metre yaklaşırsan yapacaklarım bunla sınırlı kalmaz." deyip ayağına bir kurşun sıkmıştı Demir Ağa. "Tamam... tamam ağam " deyip el pençe duran adama baktı. "Bu hayatta bundan sonra karın ve çocukların yok... Şimdi bu eve kimi getirmek istiyorsan getir. Eğer bir daha Lizge’yi rahatsız edersen aklına geçmişte benim neler yaptığımı getir. Bu da sana son sözüm." deyip ardına bakmadan çıkmış ve arabasına yönelmişti. Devran'ın arabayı çalıştırmasıyla ilk iş eline telefonu alıp oğlunu aramak olmuştu Demir Ağa’nın. Uzun süre çalan telefon nihayet açılmış oğlu ciddi bir şekilde konuşmaya başlamıştı. "Efendim baba." "Oğlum nasılsın?" "İyiyim baba Allah'a şükür. Toplantıdan çıktım önemli bir şey yoksa tekrar toplantıya katılmam gerek.” Oğlunun soğuk konuşmasına alışkındı Demir Ağa  hele şirkette ise bu durum hepten kaçınılmaz oluyordu. "Ev hazır mı evlat?" dedim. Aslında biliyordum hazır olmadığını ama alacağım cevabı merak ediyordum. "Arıyorum baba... Öyle hemen ev bulunmuyor " "Peki evlat. Neyse işlerim var sen dediğimi unutma." dedim ve konuşmayı sonlandırdım. "Uçak hazır mı Devran?” "Evet ağam." "Peki ya şirketle ilgili olan kısım." "O da hazır ağam. Zaten proje kısmında bir kaç boş yer vardı. Anlayacağınız sorun olmadı." demişti devran sakince. "Evde eksik var mı?" "Yok ağam oda tamamlandı." "Tamam." deyip başımı arkama yasladım. Yarın hepimiz için büyük bir gün olacakti. Hele ki şirkete yapacağım sürpriz ziyaretle daha bir güzel olacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE