6. BÖLÜM

1551 Kelimeler
Lizge’den… Oturduğum apartmanın balkonunda elimde bir bardak çay ile İstanbul'un muhteşem manzarasını izliyordum. Muhteşem güzellikteki bu memleket kesinlikle kelimelerle tarif edilemezdi. Nereden nereye dedikleri tam da bulunduğum şu durum için geçerliydi. Bundan bir hafta önce iki göz evde yaşamımı sürdürürken şimdi bu güzelim apartman dairesinde yaşıyordum. Öyle güzel ve sıcaktı ki bu ev ilk gördüğüm de gözlerim dolmuştu. Hele Demir Amca evin tapusunu elime tutuşturunca işte o zaman utanmadan ağlamıştım. Hayatımda ilk kez kendime ait bir şey olmuştu. Bir ev… Bu eve ilk girdiğim de kalorifer peteklerini gördüğüm zaman öyle çok sevinmiştim ki bu sevincimi Demir Amcalar gittikten sonra peteklere sarılarak devam ettirmiştim. Çok zordu sobalı evde yaşamak. Çok iyi biliyordum bunu. Hele bir de kapı önünde yakmak için kömür torbası yoksa işler daha da zorlaşırdı. Günlerce bir kucak odun toplamak için kar kış demeden tarlalarda gezdiğim günler daha dün gibi aklımdaydı. En zoruda sel geldiği zaman sürükleyerek dere yatağına getirdiği odunları toplamakti. İşte bu yüzdendi kalorifer peteklerine görgüsüz gibi yapışmam. Gözlerimi karşımdaki büyülü manzaradan ayırıp mutfağa geçtim ve ocaktaki çorbayı karıştırdım. Bir yandan da ocağın diğer gözünde pişen Ali'nin o çok sevdiği tavuk yemeğine bakıyordum. "Acıktım." diyen can yarıma döndüm. "Tamam birtanem az kaldı. Annemin yemeğini yedireyim bizde yiyelim." dedim yanağını okşayarak. "Masa " demişti orta genişlikteki mutfaktaki küçük yemek masasını gösterirken. Geldiğimiz günden beri yemeğini bu masadan başka bir yerde yememişti. "Tamam canım biz burada yeriz." dedim ve yemek hazırlığında geri döndüm. Mutfağın genişliğine hala alışamamıştım. Aslında mutfak çok geniş değildi. Bir buzdolabı, yemek masası, bulaşık makinası ve beş gözlü mutfak dolabı vardı bir de bulaşık makinasinin üstüne koyduğum dört gözlü ocak... Kimileri için küçük olsada bana göre çok büyüktü. Kısa bir süre sonra annenim yemeğini yedirip altını değiştirmiş, ellerimi güzelce yıkadıktan sonra mutfağa kendi soframızı kurmuştum. Sessizce yemeklerimizi yerken aklıma gelen görüntü ile boğazımdaki ekmeği zar zor yutup üstüne de bir bardak su içmiştim. Üç gündür diken üstünde gibiydim iş yerinde. Çalışma ortamına her şeyine alışmıştım alışmasına da Baran Beyle her karşılaşmamızda bana öldürecekmiş gibi bakmasına alışamamıştım. Sahi derdi neydi bu adamın? Gördüğüm kadarıyla şirkette çalışan tüm personelle özellikle kadınlarla arası çok iyiydi. Hatta şirketteki neredeyse tüm kadınlar ondan doğaüstü bir varlıkmış gibi bahsedip duruyorlardı. *** Aradan geçen iki haftalık iş sürecinde işime, şantiye işlerine ve beni görünce burnundan soluyan patronuma kısacası her şeye alışmıştım. İş ve ev işleri biraz yorsada mutluydum ve her seferinde Rabbim'e şükrediyordum. Her şeyden önemlisi huzurluydum. Korkularım yoktu çünkü hayatımda babam yoktu. Ne yaptığı ne ettiği umrumda değildi, ne tuhaf değil mi insan babasi hakkında böyle şeyler düşünür müydü? Düşüncelerimi çalan telefonumun sesiyle bir kenara bırakıp ekrandan kimin aradığına baktım. Numara tanıdık değildi. Hoş zaten telefonumda sadece Demir amca, Azra abla ve Nazlı’nın numarası vardı. Peki ya bu kimdi? Daha fazla beklemeden telefonun yeşil tuşuna bastım. "Efendim.” dedim sakince. "En kısa sürede şantiyede olun Lizge Hanım. Aksi takdirde kendinizi kapının önünde bulursunuz." diyen sesle neye uğradığımı şaşırmıştım. Kulağıma gelen böğürme sesini bir yerden tanıyordum ama nereden? "Kimle görüşüyorum acaba?" dedim karşımdakinin kim olduğunu anlamaya çalışarak. "Lizge Hanım, son kez söylüyorum hemen şantiyeye gelin ve boş konuşmayı da kesin.” Bu adam kimdi ki benimle bu şekilde konuşabiliyordu. “Bakin bey-" sözümü bitirmeden telefon yüzüme kapanmıştı ki bu hayatta en nefret ettiğim şeydi. Telefonu pazardan aldığım yirmi liralik çantama atıp görevli olduğum şantiye ye gitmek için hemen şirketten çıktım. Yirmi dakika aradan sonra nihayet görevli olduğum şantiyeye adım atmıştım. Atmıştım atmasınada keşke atmaz olaydım. Ayaklarım olduğu gibi çamura bulanmıştı. "Allahım sen sabır ver. Acele işe şeytan karışır dedikleri bu olsa gerek." diye kendi kendime mırıldanırken şantiyeden gelen bağrışmalara kulak kesildim birden ve adımlarımı ayağımdaki kızıl çamura aldırmadan inşaat halindeki binaya çevirdim. "Size soruyorum bana cevap verin." diyen sese kulak verdim. Bu ses beni telefondan arayan kişi ye ait olmalıydı. Peki bu adam kim oluyorda benim çalışanlarıma bağırıyordu? Koşarak çalışan işçilerin yemek ve dinlenmek için kullandıkları boş odaya geldim. .Neredeyse inşaatta çalışan tüm işçiler burdaydi. "Neler oluyor burada, Yusuf amca?" Dedim çalışanlar arasındaki en yaşlı, en babacan adama... Bu yaşında çalıştığına göre o da benim gibi beş kuruşa muhtaçtı. Rabbime çok şükür ki artık bir işim var, her ay banka hesabıma yatacak olan bir maaşım vardı. "Ooo Lizge Hanım da sonunda teşrif ettiler." diyen sesin sonunda kime ait olduğunu hem öğrenmiş hem de görmüş oldum. Bu ses Baran Demiroğlu’na aitti. İşin garip yani üç haftadır bu şirkette çalışıyordum ama kendisiyle bir kere bile konuşmamıştım bu dağ ayısı kılıklı adamla. Hoş adamın da benimle konuşmak için can attığı söylenemez di. Beni gördüğünde yaptığı tek şey kahverengi boncuk gözlerini belertmekti. . "Bu ne demek oluyor Lizge Hanım?" diyen adama baktım. Neden bahsediyordu? "Neden bahsettiğinizi anlamadım Baran Bey açık konuşur musunuz lütfen?" "Ahhh... tabii neden olmasın Lizge Hanım, diyorum ki bu şantiyede onyedi yaşındaki bir çocuğun çalışması normal mi?" demesiyle afallamıştım. Bu şantiyede bu yaşta bir çocuk çalışmıyordu en azından personel dosyasında böyle bir şey gözüme takılmamıştı. "Baran Bey bir yanlışınız olmasın kayıtlarda veya personel dosyalarında böyle bir şey yok.” dedim kahve gözlerine bakarak. . "Emin misiniz Lizge Hanım? Belki de gözlerinizde bir sorun vardır ha, ne dersiniz?" demiş ve duvar kenarındaki kafası eğik olan çocuğu göstermişti. Günlerdir burdan ayrılmamıştım, bana verilen görevleri eksiksiz yapmak için gece gündüz demeden didinip durmuşken böyle önemli bir konu gözümden kaçmazdi değil mi? "Bakın Baran Bey böyle bir şey olması mümkün değil. Elime gelen evraklarda böyle bir şey olsaydı asla gözümden kaçmazdı.” dedim sakin kalmaya özen göstererek, fakat işe yaradığından emin değildim. "E-efendim!" diyen Yusuf amcaya çevirdim bakışlarımı. "Evet." diyen bariton sesten korktuğunu buradan bile anlayacak kadar tecrübe kazanmıştım artık. "Ben-ben bu çocuğu tanıyorum hatta burada kaçak çalışmasına yardımcı oldum." "Peki neden?" Büyük bir dikkatle karşımdaki ikiliyi izliyor ve dinliyordum. “Şey e-efendim kimi kimsesi yok anasından başka, o da hastalanınca aklıma onu buraya getirmek geldi. Arkadaşlarada durumu izah ettim herkes aldığından azda olsa vermeyi kabul etmişti." "Peki ordan bakıldığında burası hayır kurumu gibi mi görünüyor?" "Özür dilerim e-efendim " "Yusuf Bey, özür dilemekle olmuyor bu işler. Ya çocuğun başına bir şey gelseydi ya da en kötüsü ölseydi, ne olurdu farkında mısınız? Tüm medya bizden bahsederdi, her şeyden önemlisi bir can giderdi. Onuda geçtim bir anneye nasıl evladının ölüm haberi verilirdi?" diyen Baran Bey’in bağırmasıyla ister istemez irkilmistim... Onu anlıyordum, şirketleri Türkiye'nin en iyilerindendi ve hatalara yer yoktu. Ama o çocuk... o çocukta muhtaç olmasa küçücük bedeniyle boyundan büyük işlerde çalışır mıydı? "Baran Bey bırakın bu konuyu ben halledeyim. Eminim çalışan işçilerde hatalarının farkına varmıştır." dedim karşımda burun deliklerinden soluyan adama bakarak. "Yarım saat sonra şirketteki ofisimde olun Lizge Hanım ." "Buradaki sorunu hallettikten sonra geleceğim efendim." "Zahmet olmazsa!" demiş ve arkasını dönerek canavar gibi kocaman olan arabasına atlayarak alanı terketmişti. Derin bir nefes alarak işçilere döndüm ve konuşmaya başladım. "Anlat bakalım Yusuf Amca!" *** Baran’dan… Odanın içinde sinirden resmen dört dönüyordum. Böyle bir şey nasıl olur hâlâ aklım almıyordu. Hele ki olması gereken en son şirket benimkiyken… Hayatım boyunca canımı dişime takarak çalışmış çabalamıştım. Bu yolda en büyük etken annem olsada bir şekilde yoluma devam etmiş ve işleri rayına oturtmuştum. Bu sektörde yanlışa yer yoktu, en ufak bir hata can kayıplarına sebep olurdu ve ben vicdan azabıyla yaşanmayacağını anlayacak kadar çok şey yaşamıştım bu hayatta. Kolumdaki Rolex marka saate baktığımda yaklaşık bir saattir köylü güzelinin gelmesini beklediğimi farkettim. Tam bu sırada açılan kapıya baktığımda Selim'in sırıtarak içeri girdiğini gördüm. "Hayırdır Selim, sen böyle kibar bir şekilde girmezdin odama?” diyerek dalga geçtim can dostumla. "Siktir lan göt... Kibar gelsek suç, ayı gibi bodoslama dalsak suç. Sen benim ofisime geldiğinde böyle mi karşılıyorum ya da lokantada rezervasyon yaptırdığında dolu diyor muyum?" diyen dostuma baktım. "Bu ne alınganlık Selim Bey…" dedim gülerek. . "Muayen günümdeyim ayol!" dediğinde ikimizde kahkahalara boğulmuştuk. Bu sırada telefon çalmış Nilay nihayet beklediğim misafirin geldiğini bildirmişti. Görüş alanıma giren ilk şey bir çift çamurlu, siyah sıradan bir babet olmuştu. Daha sonra ise bilekte biten siyah bir pantolon, üzerinede yeşil gömlek tarzı bir şey giymişti. "Beni bu güzel hanımla tanıştırmayacak mısın Baran?" diyen sesle karşımdaki Bayan Bacağı izlemeyi bırakıp Selim’e döndüm... Bir dakika Bayan Bacak mı? Bu da nereden çıktı şimdi? "Geciktin." deyip Selim'in sorusuna aldırmadan masaya yöneldim. "Efendim ben-" "Sen ne Lizge Hanım?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Çaktırmadan hala az önce aklımdan geçenleri düşünüyordum. Bayan Bacak! Ne zaman bunu anlayacak kadar dikkatli bakmıştım ki bu kıza! "Bakın efendim, en ufak bir hatada neler olacağını gayet iyi biliyorum fakat böyle bir olaydan haberim yoktu, ayrıca orada olduğum sürece yanlış hiçbir şey görmedim." "Göremediğiniz belli Lizge Hanım." dedim sürekli bir şey söylemek için açıp kapanan dolgun dudaklarına bakarak. "Baran Bey bakın efendim... O mecburiyetten böyle bir ha-" "Bana bakın Lizge Hanım mecburiyet ya da değil böyle bir hatayı kabul edemem. Bir daha böyle bir sorunla karşılaşırsam Demir Ağa’nın referansını dinlemem kapının önüne koyarım." dediğimde dikkatimi çeken ilk şey dolan gözleriydi... Ne yani şimdide ağlayacak mıydı? "Peki efendim." deyip izin bile istemeden giden köylü güzelinin arkasından bakakaldım. Amacı neydi bunun? "Hey hey... Ne oluyor Baran, derdin ne senin? Ne diye bağırıp duruyorsun kıza.” "Sen karışma Selim." dedim sinirle. Onca suçuna rağmen bir de ağlıyordu hanımefendi. "O değilde kız çok güzel hangi bölümde gidip bir kahvesini içeyim. Belli ki sana pas vermemiş.” diyen Selim’e yamuk bir gülümseme gönderip arkama yaslandım. "Uzak dur Selim. Babamın emaneti o ve biliyorsun ki babam emanete gözü gibi bakmayanın gözünü çıkarır..." Ağzı bunu desede gözleri farklı konuşuyordu, uzun bacaklarına, diri göğüslerine, emilesi bal dudaklarına rağmen Selim’e söylediği sözler kendi içinde geçerliydi ama nereye kadar?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE