20.Bölüm

1601 Kelimeler
Lizge’den… Her güzel şeyin bir sonu var dedikleri bu olsa gerekti. Hoş benimki güzel başlamamıştı ama güzel devam etmişti sanki ya da ben öyle düşünüyordum. Ta ki o soru cümlesini duyana kadar. Gururum, onurum, her şeyim yerlerdeydi. Onunla öpüşmekten ileri gitmesemde kurduğu cümleden sonra kendimi berbat hissediyordum. Neden böyle boktan bir teklifte bulunmuştu ki? Gerçi neden bulunmasın adamı öperken bademciklerini, dişini kısacası tüm iç organlarını sökecektim nerdeyse. Adam sözlerinde haklıydı, tüm hata bendeydi. Ama yinede deli kalbim onun bunu kötü niyetle söylediğine inanmak istemiyordu işte. Belkide son kez içime çektiğim kokusu ile gözlerimi kapatıp sarıp sarmaladığı kollarından yavaşça sıyrılırken, çenesine minik bir öpücük bıraktım. Bir yanım bu kadar çabuk pes etme derken, diğer yanım bu iş yürümez diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Doğru, o beni diğer kadınlarla kıyaslayıp onlara yaptığı muameleyi bana yapmaya kalkarsa bu iş yürümezdi. "Eve bırakır mısın?" dedim zorda olsa yutkunarak. Ağlamamalıydım. Sabretmeliydim eve kadar. "Bana bak Lizge!" desede bakacak gücüm yoktu. Çünkü biliyordum ki o yüze bakarsam geri dönüşü olmayan hatalar yapacaktım. "Eve gitmek istiyorum Baran. Lütfen!" dedim fısıltı gibi çıkan sesimle. Gitmeliydim, ondan, kokusundan, varlığından kısacası herşeyden bir an önce uzaklaşmalıydım. "Lütfen Lizge.” demişti yumuşacık elleriyle yüzümü okşarken. Yavaşça başımı kaldırdım ve gözlerine baktım. "Bana bak Lizge, gözlerime bak. Orası yalan söylemez." demişti yalvarircasına. Öyle masum bakıyordu ki hareleri, insan kıyamıyordu. "Ben... Ben ne düşüneceğimi bilmiyorum Baran. Üç günde o kadar çok şey yaşadım ki ne olduğunu ben bile anlamadım. Bu da yetmezmiş gibi üstüne bir de dalga geçer gibi eve geçelim diyorsun. Benden ne istiyorsun Baran. Sadece altına alıp becermek mi! Bunun için benimle birlikteysen yol yakınken vazgeç bu işten. Çünkü ben yanlış insanım." dedim ve saate aldırmadan ana yola doğru yürümeye başladım, ardıma bakmadan gittim. Nasıl olsa beni gecenin bir vakti bırakmazdı. Bırakmazdı değil mi? Ama görünen o ki bunda da çok yanılmıştım. Gözlerimden akan yaşlara aldırmadan bir taksi durdurdum ve evin adresini vererek sessizce gözyaşlarımın akmasına izin verdim. 3 gün... İnsan bu kısacık zaman diliminde hem mutluluk hem de acıdan ölecek duruma nasıl gelirdi? Taksiciye ücretini verip aşağı indim. Canım öyle yanıyordu ki nefes alamiyordum sanki... "Bak sen... Anlaşılan ağzı bozuk kızımızın gecesi mükemmel geçmiş. Burnundan sümükler, ağzından salyalar aktığına göre." Öyle dalmışım ki yan taraftaki kamelyada oturan adamı bile farketmemiştim. Kafamı sağ tarafa sesin geldiği yöne dönmemle bugün ağız dalaşı yaptığım çam yarmasını görmem bir olmuştu. Derdi neydi bu gerizekalının? Bilmiyor muydu bir kadın ağlarken, adetliyken ve bir de sinirliyken bulaşılmayacağını? "Bana bak çam yarması ağzını topla yoksa yerden zibil küreği ile ben toplarım."dedim tüm sinirimi ondan çıkararak. "Ooooovvv ağır oldu bak bu. Belli ki sevgilin kıçına tekmeyi basmış." Ah işte bunu demesi ona çok pahalıya patlayacaktı. Ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp hiç acımadan kafasına fırlattım, o da yetmezmiş gibi çantanın uzun sapından tutup ağır tarafını aletine denk gelecek şekilde salladım. Ve bingo. Çam yarmasi yerlerde... Sonrasında ise hiçbir şey olmamış gibi eğilip ayakkabımın tekini alıp ayağıma geçirdim. Sonuçta ben onu ucuzluktan aldıysamda para vermiştim. "Biz kadınlar kıçına tekme basılan değil basan taraf oluruz, sizlerde dokunmak için ölüp bittiğiniz kıça kabak gibi bakan taraf."deyip arkamı döndüğümde Ayşe teyzenin bir karış açık ağzı ile karşılaştım. "Merhaba Ayşe teyzem, hayırdır bu saatte kötü bir şey yok ya?" dedim korkarak. Yoksa koskoca kadın bu vakitte aşağıda ne yapsın? "Yok kızım yok ta belliki bizim oğlan la senin aranda kötü bir şey olmuş."demesiyle bu kez ağzı açık kalma sırası bana gelmişti. Ne yani bu çam yarması Ayşe teyzenin oğlu muydu? Hani şu Amerika'da doktorluk yapan… İyi de doktor böyle mi olur yahu? Nerde bunun iki oda bir balkon olan göbeği, olmayan saçı, vazgeçilmez gözlükleri. Yok canım bundan olsa olsa gelenin gideni aratmadığı tek yer biscolata reklamında oynayan manken olurdu. Ahhh! Aman yarabbim ben ne saçmalıyordum böyle. Baransızlık beni daha ilk dakikadan ne hale getirmişti. "Şey… Gözün aydın Ayşe teyzem!" dedim utanarak. Umarım yaptıklarımı görmemiştir. "Gel kızım seni oğlumla tanıştırayım." deyip aniden çekiştirerek oğlunun karşısına getirmişti. "Bak Lizge bu oğlum Gurur... Daha bugün geldi Amerika’dan, bana supriz yaptı biliyor musun?" demişti Ayşe teyze. Oğluyla gurur duyduğu her halinden belliydi. "Gerek yok anne biz zaten tanıştık Lizge Hanımla." demişti yarım ağız. Kendini beğenmiş angut... "Evet Ayşe teyze biz tanıştık. Neyse ben daha fazla geç kalmadan eve geçeyim malum yarın iş var." dedim ve yavaş adımlarla apartmanın girişine doğru ilerledim. Ağlanacak halime gülen biri bile yoktu şu hayatta. Sessizce eve girdiğimde ilk iş annemin odasına geçtim. Eksiklerini tamamlayıp başucunda duran sandalyeye çöküp nasırlı ellerini avuçlarımın arasına aldım. Her bir nasırın üzerinden geçerken düşündüğüm tek şey çok zor bir hayatı olduğuydu. O yaz kış demeden hep çalışırdı, güçlü kadındı benim annem. Uyammamasına dikkat ederek ellerinden öptüm ama doyamadım. Bu sefer yanağına gitti dudaklarım. Öyle güzel kokuyordu ki cennet gibi. Ne vardı şimdi konuşsa, ağlama kızım geçecek dese, daha fazla dayanamayıp yan tarafına geçip uzandım. Kokusunu doyasıya içime çekerek hem ağladım hem de öptüm. Zaten sonrasını hatırlamıyorum bile. Yanımdaki ufak kıpırdanmalarla gözlerimi açıp neler olduğunu anlamaya çalışarak etrafa baktığımda Ali’nin de yanımıza yatmak için yer arandığını gördüm. Hafifçe kalkarak ona yerimi gösterdim. "Gel canım sen yat ben işe gideceğim." dedim sessizce. "Tamam." demiş ve hemen annemin koynuna girmişti. Bense zaman kaybetmeden kendimi lavaboya atmış işlerimi halledip, hemen odaya geçmiştim. Ruh halim berbattı... Hiç istemesemde önce şirkete geçip sonra şantiyeye gitmem gerekiyordu. Dolabı açıp hiç düşünmeden krem dantelli bir üst, altına da klasik kesim bir pantolon giymiştim. Saçıma başıma bakmadan hemen evden çıkıp hızlı adımlarla aşağı indim. Allah’tan ev üçüncü kattaydı da asansör dolu olduğunda bekleme gibi bir derdim yoktu. Hızlı adımlarla kapıdan çıktım ve taksi için etrafıma bakındığım sırada karşı yoldan koşarak gelen çam yarmasını gördüm. Belliki sabah sporu yapıyordu öküz! Gerçi buradan bakıldığında pek de ihtiyacı yok gibiydi ama neyse. "Günaydın matmazel." Yarabbi ne gıcık bir adamdı bu böyle. Güzelim tipine hiç yakışıyor muydu böyle hareketler? "Biliyorum çok yakışıklıyım, kızlar beni gördüğü zaman gözlerini benden alamıyorlar aynı senin gibi." deyip utanmadan birde kahkaha atmıştı. "Sen doktorluk okurken girdiğin ameliyatlarda beynini mi aldırdın acaba?" dedim yüzüne bakarak. Yakışıklıydı; sarışın, renkli gözlü, inci gibi dişleriyle gerçekten yakışıklıydı. Tabii Baran kadar değil. "Neyse şaka bir tarafa, saçma sapan şeyler yüzünden doğru düzgün tanışamadık. Ben Gurur.” demişti sanki az önceki adam gitmiş yerine farklı birisi gelmişti. "Daha önce tanıştık zaten Gurur Bey. Şimdi müsadenizle işe gitmem gerek." deyip uzaktan gelen sarı taksiye el kaldırdım. "Sevgilinle barışman dileğiyle canım.” demesiyle dahada sinirlenip ona bağırmamak için kendimi hemen arabaya attım. Kısa bir süre sonra şirketten içeri girdiğimde heyecandan ölmek üzereydim. Ayaklarım geri geri gidiyordu, ama ayaklarıma inat bir an önce odama çıkmak için asansöre bindim. Benimle birlikte birkaç kişi daha vardı ve kendi aralarında muhabbet ediyorlardı. Benimse aklımda sadece Baran vardı. O kadar dalmıştım ki sessizliğin farkında bile değildim... Acaba ne yapıyordu, beni yalnız bıraktığı için pişman mıydı? Yoksa geceyi başka kadınlarla geçirip gününü gün mü etmişti? Düşünmekten neredeyse beynim sulanmıştı. Ta ki birisi yüzümü avuçlarının arasına alıp konuşuncaya kadar… "Pişmanım bebeğim hem de köpek gibi." *** Baran’dan… Onun vereceği tepkiyi bile bile bunu söyleyecek kadar sikik beyinliydim işte ben. Onu öperken öyle kendimden geçmiştim ne amaçla söylediğimin bile farkında değildim. Sadece dilime yapışmış klasik cümlelerdi. Biliyordum ve bile bile bu hatayı yapmıştım. Öyle kırgın bakıyordu ki kendimi öldüresim gelmişti o an, uzun bir sessizlikten sonra tek söylediği şey beni eve bırak olmuştu. Ne desem boştu şu an biliyordum. Nasıl böyle bir hata yapmıştım hala anlamıyordum. Gerçi ben kendimi bile anlamıyordum ya neyse. "Ben yanlış insanım." demişti gözlerimin içine baka baka. Bir bilse yanlış olanın o değil ben olduğumu böyle ardına bakmadan bırakıp gider miydi? Öyle garip bir hal içindeydim ki giderken dur bile diyememiştim. Ne kadar zamandır onun beni bıraktığı yerdeydim bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da ona kendimi mutlaka affettirmem gerektiğiydi. Yavaşça ayağa kalkıp arabaya geçtim ve eve doğru yol aldım. Gidip dinlemeliydim çünkü yarın önemli bir toplantım vardı, onuda geçtim Lizge ile önemli bir konuşma yapmalı ve aramizdaki yanlış anlaşılmayı gidermeliydim... Sabah kalkıp şirkete geçtiğimde ruh halim berbattı. Etrafıma şöyle bir göz attığımda gördüğüm tek şey çalışanların günaydın Baran Bey deyip kafaları ile selam vermeseydi. Kısa bir baş selamıyla cevap verip asansöre bindim ve onu gördüm. Kafasını kaldırmadan öylece duruyordu her şeyden habersiz. Aslında kokusu burnuma ulaştığında burada olduğunu hissetmiştim. Öyle güzel kokuyordu ki, insanın bu kokuyu ciğerlerine hapsedesi geliyordu. Asansörde ki insanların dördüncü katta inmesiyle nihayet yalnız kalmıştık. Ama o hala dünyadan bir haber kendi alinde köşesindeydi. Az daha yaklaşıp kokusunu daha fazla içime çektim. Bir şeyler mırıldanıyordu ‘Pişman mı?’ diyordu kendi kendine. Adım gibi emindim ki bunu bana söylüyordu. Daha fazla dayanamayıp yüzünü ellerimin arasına aldım ve alnımı alnına dayayıp burnuna küçük öpücükler kondurup sessizce konuşmaya başladım. "Pişmanım bebeğim hem de köpek gibi." dedim ve sımsıkı sarıldım. O ise hala girdiği şoktan çıkmamıştı. Asansörün ding sesiyle ondan ayrılıp ellerini tutarak odaya yöneldim. Kimsenin görüp görmemesi umrumda değildi. "Günaydın Baran Bey." diyen Nilay’a baktım... "Tüm toplantıları iptal et Nilay." dedim ve ardıma bakmadan Lizge ile birlikte odaya yöneldim. "Baran Bey, Alp Ataman bundan hiç hoşlanmayacak." deyince sunturlu bir küfür sallamıştım. "Siktir!" Bu tamamen aklımdan çıkmıştı. Uca şirketler grubunun CEO’su Alp Ataman bu işten hiç hoşlanmazdı. Zaten bende bu fırsatı kaçıracak kadar aptal değildim. "Tamam. Hazırlıklar tam olsun. En ufak bir hatayı ne ben kabul ederim ne de Alp Ataman gibi bir adam." deyip sonunda odama geçtim ve Lizge’ye döndüm. "Ne içersin?" dedim dağılmış saçlarını kulağının arkasına atarak. "Ben… ben gitsem iyi olur." Demişti utanarak.. "Duydun Lizge çok önemli bir toplantı var ve ben bu toplantıya girmeden seninle aramızdaki sorunu, yanlış anlaşılmayı kısaca her şeyi konuşmak istiyorum." dedim ve bir daha sarıldım. "Ben dün gece için özür dilerim bebeğim. Sadece şunu bil ben sevmeyi bilmiyorum. Ama şuram seni görünce hızlanıyorsa vardır bir bildiği. Bilmiyorum, öğret ki bileyim Lizge. Sevmenin nasıl bir şey olduğunu öğret ki acıtmadan, canını yakmadan seni sevebileyim."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE