17.Bölüm

1833 Kelimeler
Lizge’den… Utanıyordum... Hem de öyle böyle bir utanma değil. Hem nasıl utanmam ki o öpücükten sonra, alışkın değildim böyle şeylere. Ne elimden tutulmasına ne öpüşmeye ne de kötü günümde birinin bana destek olmasına... "Dilini mi yuttun Lizge?" diyen Baran’ın sesiyle daldığım düşüncelerden çıktım. Ona dönmek istesemde utandığım belirtisi olan yüzümdeki kızarıklıkları görmemesi için başımı çevirmedim. Allah aşkına ben ne yapıyordum? Aşk insanı delirtir dedikleri bu muydu? "Bana bak Lizge!" diyen sesle derin bir nefes alıp sonunda yavaşça ona döndüm. Arabayı durdurup, öylece gözlerini ayırmadan bana bakıyordu... "Sorun ne?" demişti ellerimi büyük avuçlarının içine alarak... O kadar heyecanlıydım ki ağzımı açsam içimde uçuşan kelebeklerin dışarı çıkıp yok olmasından korkuyordum. "Lizge... sorun ne?" demişti bu sefer sesini hafifçe yükselterek. Ona tek sorun sana aşık olmam desem ne olurdu acaba? "Be-ben… yok bir şey… Sadece… biraz şaşkınım." dedim sonunda azda olsa iki cümleyi bir araya getirebilmiştim. "Ne için?" demişti sakince. Bu arada ellerimi dudaklarına götürmüş ve minik minik öpücükler kondurmuştu. "Ne-ne demek niçin?" "Ne için şaşkınsın?" deyip gülümsediğinde ise kafamdan geçen tek şey bu adama gülümsemenin yasaklanmamış olmasıydı... "Şaşkınım. Çünkü bugün olanları aklım almıyor." dedim sakin kalmaya çalışarak... "Bunları kafana takıp sakın kendini harap etme. Bırak her şey kendiliğinden olsun. Nasıl su zorlu yollardan, engebeli arazilerden bıkmadan yol alıp yatağını buluyorsa bizim ilişkimizde zamanla rayına oturacak." demiş ve başından beri bırakmadığı avuçlarının içinde yakıp küle çevirdiği ellerime bir kez daha minik bir öpücük bırakmıştı... "Gidelim... Nazlı’nın sinek gibi vızıldamasını bünyem kaldıramayabilir." dediğinde ise ikimizde gülümseyerek tekrardan yola koyulduk. Yaklaşık bir saatten fazla süren yolculuktan sonra nihayet Demiroğulları’nın konağına gelmiştik. İçimde öyle bir heyecan vardı ki tarifi imkânsız gibiydi. "Hadi Lizge, neyi bekliyorsun?" Bende bir bilsem neyi beklediğimi belki açıklamasını yapar içimi rahatlatırdım ama yoktu işte. "Ben… şey… Galiba utanıyorum." dedim çekinerek. Bu konağa bir zamanlar yardım istemek için gelmiştim. Ama şimdi… Şimdi yardım istediğim adamın oğlunun sevgilisi olarak. Sahi biz sevgili miydik? Sevgili olmak için en azından bir teklif almak gerekmez miydi? Yani az çok biliyordum bu işlerin böyle olduğunu. Usul usul oturduğu koltuktan burnumun dibine kadar giren adama baktım. "Utanmak senin gibi güçlü bir kadına yakışmıyor dağ çiçeği." deyip boynuma yumuşacık bir öpücük bırakmış ve hiçbir şey olmamış gibi arabadan inmişti. Bu adam benim ölüm sebebim olacak gibiydi, kendime gelip hemen ardından bende arabadan indim... "Merak etme belli etmem." dediğinde ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım. Acımadan koluna bir çimdik atıp eski Lizge’ye döndüm, hani şu lafını esirgemeyen kıza. "Teklif aldığımı hatırlamıyorum Baran Bey... Sadece öküz gibi öpüp sevgilimsin dediğini hatırlıyorum." dediğimde kaşlarını kaldırarak ukala bir tavırla konuşmaya başlamıştı. "Öpmek için öldüğüm ağzınla kendin söylüyorsun sevgilim, ben bir öküzüm. Ha birde dağ ayısı." demiş ve beklemeden konağın kapısını çalmıştı. Ben ise orada dikilmiş söylediğim lafların teker teker yüzüme vurulmasıyla yerin dibine geçiyordum. "Yalan mı?” dedim yüzüne bakmayarak. Tam da bu sırada kapı açılmış Nazlı tüm güzelliğiyle kapıda belirmişti. "Neredesiniz siz beeeeee?" diye bağırması ile yüzümü buruşturdum. "Nazlı, Allah aşkına bağırmasana kızım!" deyip yeğenini paylayan adama baktım. Bu güzellik paylanır mıydı Allah aşkına? "Sen ona bakma Lizge Abla, dayim hep bir öküzcük familyasınin genini taşır. Azıcık dedeme çekseydi şimdiye eşek kadar veletleri olurdu." deyince gülümsedim. Bu kız her şeyi ile bambaşkaydı. Konaktan içeri girince etrafa baktığımda dikkatimi çeken ilk şey bembeyaz çemberi ile oturan yaşına rağmen güzelliği ile göz alan kadındı. Allah aşkına ailedeki güzellik nereden geliyordu? Yavaş yavaş tek başına oturan kadının yanına doğru ilerledim. Bu kadar insan iki dakikada nereye kaybolabilirdi? "Merhaba." dedim utanarak. Karşımdaki kadın gerçekten güzeldi, yeşil gözleriyle, siyahlarin arasına düşen beyaz saçlarıyla,hele de o burnundaki hızma ile muhteşemdi.  Duru güzellik anlayışına birebir uyan bir canlıydı. "Hoş geldiniz... Buyurun ayakta kalmayın." demişti karşımdaki kadın. "Teşekür ederim... Ben Lizge." dedim ellerinden öpmeye çalışarak. " Memnun oldum güzel kızım. Ben de Dila, Azra’nın kaynanasıyım." deyince memnun bir şekilde gülümseyip yanına oturdum.. "Diğerleri nereye kayboldu iki dakikanın içinde?" dedim merakla.. "Onlar mangal için terasa geçtiler, ben de eşim gelecek onu bekliyorum. Azra ise mutfakta." "Peki, teşekkürler Dila Hanım ben de Azra Ablama yardım edeyim." diyerek güzel kadının yanından kalktım ve mutfak olduğunu tahmin ettiğim yere geçtim. Tahminlerim de yanılmadığımı mutfakta koşturan güzel kadını görmemle de anlamıştım zaten. "Kolay gelsin Azra Abla.” dedim gülümseyerek. "Aaaaaa hoşgeldin tatlım..." diyerek hemen sarılmış sonra işine dönmüştü ama bir taraftan da konuşmaya devam etmişti "Toplantı nasıl geçti?" Güzel soru ama bir okadar da berbat... "İdare eder işte. Ben de yardım edebilir miyim?" diye sordum. Bu arada gözlerimi mutfaktan alamıyordum. Bizim iki göz evin toplamı kadardı, hatta daha fazlası... Oymalı dolapları, son model görünen beyaz eşyaları, pencere kenarındaki rengârenk çiçekleri ile göz kamaştıran cinstendi. "Yorgun değilsen neden olmasın tatlım? Sen salatayı yap ben de közlenmiş biberleri getireyim o zaman." demişti mutfak önlüğünü boynuma geçirerek. "Tamam abla." deyip onun mutfaktan çıkışını izledim, daha sonra ise koca tezgahın üzerinde yıkanmış halde doğranmayı bekleyen marulları elime alıp salata yapma işine koyuldum. O kadar konsantre olmuştum ki işime omzuma konan öpücükle ufaktan bir çığlık koyvermiştim. "Şşş sakin ol bee, ne bağırıyorsun?" deyip elini ağzıma dayayan Baran’a baktım, kendime gelip ellerini zorla ağzımdan çekerek konuşmaya başladım.. "Baran, Allah aşkına ne yapıyorsun? Çok korktum." dedim gözlerimi belerterek. Daha sonra ona aldırmayıp işime geri dönerken bu seferde parmağımı kestiğimi farketmiştim. "Ah... Lanet olsun." deyip hemen suya tutsam da bir faydası yok gibiydi. Küçük birşeydi ama acıyordu, ama neyseki acıya dayanıklıydım ve bundan daha kötü yaralarım da olmuştu. " Ne oldu?" derken ben de etrafta peçete varmı diye bakıyordum. "Önemli bir şey değil, küçük bir kesik." dedim aldırmayarak. "Neee?" demiş ve hemen ellerimi eline alarak hasar tespiti yapmaya başlamıştı. "Abartma, küçük bir kesik " "Ne demek küçük bir kesik? Saçmalama Lizge otur şuraya da bakalım hemen." demişti telaşla... "Daha kötülerini gördüm." dedim sessizce. Onun küçük bir kesik için bu kadar telaşlanması hoşuma gitmişti açıkçası. "Daha kötülerini gördüğün için üzgünüm yavrum.” deyip kanayan yarama aldırmadan öpmüş ve dolaptan çıkardığı yara bandı ile hemen sarmıştı. Ben ise hala yavrum kelimesine takılı kalmıştım, ne de güzel yavrum demişti öyle. "Hadi şimdi salatayı yap ve aç karnımı doyur." demiş ve sonunda göz kırparak mutfaktan çıkmıştı. O zaman anlamıştım ki onun yanında nefes bile alamıyordum. Öyle ki kalbim atmasa bir an öldüğümden bile şüphelenirdim. Yarabbim sen aklımı koru, aşık olan bu kulunun saçma sapan birşeyler yapmasını engelle diye dua ederek tekrar işimin başına döndüm. Bu arada Azra Abla gelmiş ve hoş muhabbeti ile beni düşüncelerimden çıkarıp başka diyarlara götürmüştü çoktan... Terasa kurulan masada herkes büyük iştahla yemeğini yerken ben karşımdaki adamın kaçamak bakışlarından dolayı rahat değildim. Neden bakıyordu ki? Zaten güzelim yemeği bile rahat rahat mideye indiremiyordum. "Lizge Abla yemekten sonra yürüyüşe çıkalım mı?"d iyen Nazlı’ya tam cevap vermek için ağzımı açmıştım ki Baran bana söz hakkı tanımaya fırsat vermeden atlamıştı hemen. "Hayır." "Sana sormadım dayı, yırtık dondan çıkar gibi atlama istersen." "Nazlı, canım, güzeller güzeli yeğenim, dayısının sarı böceği istersen fazla uzatma haa!" diyen Baran’a baktım, sinirlenmiş gibiydi... "Tatlım, bugün iş yerinde biraz yoruldum yarın gitsek olmaz mı?" dedim Nazlı’ya gülümseyerek. "Yarın bir uçağıyla dönüyoruz." demiş ve sofradaki anlamsız bakışlara aldırmayarak yemeğine devam etmişti. " Evlat, hani üç gün kalacaktınız?" sorusu Demir Ağa’dan geldi. "Şirketi boş bırakamam baba... Hem biliyorsun çalışan personellerin her yıl düzenlediği bir yemek organizasyonu var ve benimde bu konuda ilgilenmem gereken şeyler." deyince şaşırdım. Yemek mi vardı, yoksa gitmek için bahane mi arıyordu anlamış değildim açıkçası. Gitsek çok sevinirdim çünkü her ne kadar annemi güvenli ellere teslim etsemde içim rahat değildi. "Ama dayı her seferinde böyle yapıyorsun?" diyen Nazlı’ya bu sefer sekiz dakikalık büyük doğan Mirza ve Mirhan’da destek vermişti... "Merak etmeyin yine gelirim." "Gelmede kafanı patlatayım." Bunu diyen ise Azra Ablaydı. Bu aile öyle mükemmeldi ki tartışmaları bile sevgi doluydu. Nihayetinde yemekler yenmiş, üstünede bir semaver çay içilmişti. Şimdi ise Azra Ablaların da burada kalmasından dolayı Demiroğlu konağında bana ayrılan odada pijamalarımı giyip yatağa uzanmış tavanı izliyor ve bugün olanları düşünüyordum. Ne güzelde dokunmuştu tenime, saçlarıma, gamzeme… Dıştan bakıldığında belli olmayan, ama güldüğüm de çukurlaşan gamzeme. Beğenmişti onu, bunu dokunuşlarından hissetmiştim. Acaba belimdeki gamzemi görse ne derdi? Beğenir miydi? Ya usul usul yaklaşıp öpmeleri, işte onlar tam ölüm sebebimdi. Allah’ım düşündükçe bile yüzüm kızarıyor, içimde anlam veremediğim şeyler oluyordu. Kapının hafifçe tıklanmasıyla yüz kızartıcı düşüncelerimden çıkıp ayağa kalktım. Bu vakitte olsa olsa ya Azra Abla ya da Nazlı’dır diyerek açtığım kapıda bir adet Baran Demiroğlu’nu görmemle ufak çaplı bir sarsıntı geçirmem bir olmuştu. Ağzımı açıp daha bir söz söylemeden beni içeri itmiş ve kapıyı yavaşça kapatmıştı. "Baran Bey ne oluyor gecenin bu vaktinde. Hem izinsiz nasıl girersiniz odama?" dedim korku ile fısıldayarak. Allah aşkına birisi görse ne derdi, nasıl açıklardım bu yüz kızartıcı durumu... "Bey diyen ağzını yerim Lizge hatta yemekle kalmaz daha kötü şeyler yaparım." demişti beni kollarına çekerek. Odunsu ve amber karışımı kokusunu içime çektikçe bağımlılık yapıyordu sanki.. "Birisi görecek." dedim sessizce. "Elin nasıl oldu?" demişti tam aksi yüksek sesle... "Sessiz olsana be adam biri duyacak. Korkuyorum anlamıyor musun?" dedim göğsündeki başımı kaldırıp kahve gözlerine bakarak. İki çift göz insanın kalbini bu denli attırır, bağımlılık yapar mıydı? "Korkma... Ben yanındayken hiçbir şeyden korkma." deyip yüzümü ellerinin arasına alarak konuşmasına devam etmişti “Bugünden ve şu saatten sonra sevgilim oluyorsun. Benden romantik bir teklif bekleme. Senin de dediğin gibi ben bir öküzüm. Ama seni öpmek için çıldıran bir öküz!” demesiyle birlikte dudaklarımı esir alması bir olmuştu. Öyle yumuşak öpüyordu ki bir tüy kadar hafif. Daha fazla kayıtsız kalmayıp ellerimi yanaklarına götürerek öpüşlerine bildiğim kadarıyla karşılık verdim. Odada çıkan tek ses nefes alışlarımız ve ıslak dudaklarımızın birbirine temas ederken çıkardığı tahrik edici sesti! Ben bunları düşünürken Baran’ın aniden geri çekilmesi ile büyük bir boşluğa düşsemde belli etmemek için hemen kafamı eğdim. "Şimdi, şu dakika bu odadan Siktir olup gitmezsem şuradaki yatak ikimizin sonu olur yavrum!” *** Baran’dan… Lizge ile olanlardan sonra gözüme bir türlü uyku girmemiş soluğu odamın balkonundaki çocukluğumdan kalan tahta sandalyede almıştım. Sabaha kadar sigara içmiş ve bana ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ama sonuç hep aynı yola çıkıyordu, güvensizlik ve korku. Peki, ben bunları bunca yıl atlatamamışken bundan sonra nasıl atlatacaktım. En iyisi her şeyi oluruna bırakmaktı. Günlerdir anladığım bir şey varsa o da düşünmenin bir boka yaramadığıydı. Uykusuzluğuma en iyi gelecek şeyi yaptım ve soğuk bir duşa girdim. Nasıl olsa yarım saate kalmaz kahvaltı hazır olurdu. Soğuk suyun tenime değmesiyle irkilsemde buna aldırmayarak saçlarımı şampuanlamaya başladım. Nane kokusu tüm vücuduma yayılarak bendenimi rahatlamasını sağlarken, beynim bir türlü bu rahatlığı kabul etmiyordu. Gözlerimin önünden mutfaktaki hali, pijamalı görüntüsü sonrasında ise öpüşlerime karşılık verişi dillerimizin dansı kısacası her şey… Daha fazla beynimi sikmeden banyodan çıkarak üzerime bir kot ve gömlek geçirip duvarda asılı saate baktım. Saat dokuza geliyordu, odanın kapısını açıp dışarıya çıktığımda karşıdaki beton çiçekliklerin üstünde oturan Lizge’yi gördüm. Üstündeki mavi geometrik desenli boydan bağlamalı gömlek ve rüzgârdan yana ayrılmış uçuş uçuş uzun saçlarıyla melek gibiydi. Beni farketmesi ile hemen ayağa kalkmıştı. İki adımda yanına gittim ve bir türlü uzak duramadığım ellerini tuttum. "Günaydın, neden burdasın?" dedim merakla. O ise sadece garip bir şekilde yüzüme bakıyordu. "Lizge birşey mi oldu?" dedim bi kez daha. " Be-ben seni bekledim." dediğinde ise ne demek istediğini anlamamıştım açıkçası. "Beni mi?" "Ben... ben sana bir şey söylemek istiyorum baran be-… yani Baran." demiş ve derin bir nefes alarak konuşmaya devam etmişti. "Ben... ben seni seviyorum"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE