Lizge’den…
Tüm gece düşünmüş, taşınmıştım. Ya ona sevdiğimi söyleyecektim ya da kafayı yiyecektim. İnsanın ne yapacağını bilmemesi gerçekten çok zor bir şeymiş. Sonra birden aklıma Nilay’ın söyledikleri gelmişti, ‘Misafirini iyi ağırla demişti.’ o zaman kabul etmek istememiş, hatta kendime bile itiraf edememiştim… Ama şimdi... şimdi kendime bile itiraf etmişken beklemenin bir anlamı var mıydı? Acaba Nilay’ı mı arasaydım? O bu konularda benden daha tecrübeliydi. Gerçi onun ilişkiside bok yoluna gitmişti ya neyse. Yok… yok... En iyisi aramamaktı. Hatta bence en iyisi korkaklığı bırakıp yüzüne karşı onu sevdiğimi söylemekti.
Bir sonuca varmanın rahatlığı ile bana ayrılan kuş tüyü hafifliğindeki yatağa arka üstü bırakmıştım kendimi. İçimde bilmediğim, adını koyamadığım duygular vardı. Ben âşık olmuştum. Ben… Lizge Tural... yıllar sonra aşık olmuştum. İnanılacak gibi değildi.
Sabah uyandığımda yamuk yatmaktan her yerim tutulmuştu, fakat buna aldırmayarak karnımı yumruk yağmuruna tutan heyecanla birlikte hemen kısa bir duşa girdim. Yaklaşık on beş dakika sonra saçlarımdan damlayan sulara aldırmayarak hemen küçük valizimi açtım ve içinden lacivert boru paça bir pantolon ve üzerine ona uygun boyundan bağlamalı gömleğimi çıkardım. Daha sonra beyaz iç çamaşırları elime alarak havlunun altından zorda olsa giymeye başladım. Sonrası ise tam bir felaket, saçlarımı kurulayıp şekil veremediğim için dağınık bırakmak zorunda kalmıştım, o da yetmezmiş gibi titreyen ellerimle ruju sürdüğüm için zaten kalın olan dudaklarım annemin tabiriyle maymun götüne dönmüştü. Aman yarabbi! Makyaj yapmak benim neyime, deyip daha sonra hepsini silmiş ve doğal haline bırakmıştım.
Derin bir nefes alıp kapıya doğru ilerledim. Bu seferde akşamki ziyareti ve beni duvara yaslayıp öpüşü aklıma gelmişti. En iyisi kafamdan duman tütmeden odayı terketmekti. Kendimi dışarı attığımda ilk iş etrafı kolaçan etmek olmuştu. Kolumdaki saate baktığımda sekizi çoktan geçmişti. Acaba uyanmış mıydı? En iyisi çaktırmadan şuradaki oyma taştan yapılmış, otantik bir görünümü olan çiçeklige oturmaktı. En azından birine yakalanırsam manzarası muhteşem tarzında bir kaç üfürük sallayabilirdim.
Aradan on dakika geçmesine rağmen konakta çıt çıkmıyordu. Acaba Baran indimi diye düşünürken nihayet beklediğim, kokusunu hissetmek için sürekli nefes alıp içime çektiğim adam odasından çıkmıştı. Gergindim, korkuyordum... Allah aşkına hayatında ilk kez birine seni seviyorum diyecek olan biriydim ben tabii ki korkacaktım. Derin bir nefes alıp yavaşça ayağa kalktım. Karşımdaki adam ise beni görür görmez iki adımda yanıma gelmiş ve ellerimden tutarak konuşmaya başlamıştı. O kadınları bile kıskandıracak dudakları ile bir şeyler söylüyor ben ise öylece ona bakıyordum.
"Lizge neyin var?" bu soruyu kaçıncı soruşu bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsada oda zamanın geldiğiydi.
"Be-ben seni bekledim." dedim sakin kalmaya özen göstererek.
"Beni mi?"
"Ben… ben bir şey söylemek istiyorum Baran Be- yani Baran!" dedim ve gözlerinin içine baka baka söyledim.
"Ben… ben seni seviyorum." dedim bir solukta. Evet söylemiştim. İnanmak istemesemde gerçek buydu. Peki neden içimde bir burukluk vardı? Ya da ne olmasını bekliyordum. Seni seviyorum dediğimde boynuma atlayıp dizilerdeki gibi etrafında döndürmesini mi? Ahhh hadi ama Lizge sen kimi kandırıyorsun? Bal gibi de seni kucaklamasını, hatta öpmesini bekliyordum. Öylece kaşlarını çatmış yalı kazığı gibi dikilmesini değil. Daha fazla rezil olmadan, yavaş adımlarla yanından uzaklaşmaya başladım. Ta kii elimden tutulup sert göğsüne çarpıncaya kadar.
"Lizge!" demişti kadife gibi elleriyle gamzemi okşayarak.
"Ben sevilecek bir adam değilim." demişti. Ben ise dolan gözlerime aldırmayarak kahve gözlerine bakmaya devam ettim.
"Ama sen beni sevilecek bir adam yerine koyup sevdiğin için teşekkür ederim." demişti ve ateş gibi yanan dudaklarıyla alnıma küçük bir öpücük kondurmuştu.
"Az ötede yiyişin beee... Sabah sabah kusma sebebimsiniz! Öööğkk!" duyduğum sesle yerimden sıçramış, altıma edecek kıvama gelmiştim nerdeyse. Allah kahretmesin basılmıştık hem de Nazlı cadısına.
"Günaydın Nazlı ve hemen toz ol!" diyen Baran’ın sesiyle girdiğim düşüncelerden çıkıp iki adımda yanımıza gelen Nazlı’ya döndüm.
" Ne ayaksınız hacı?" demişti kaş göz işareti yaparak. Ahhh... küçük çocuk bizden hesap soruyordu inanılacak gibi değil.
"Kahvaltı hazır mı Nazlı?” Hiçbir şey olmamış gibi konuşan bu adamın soğukkanlılığına hayran kalmamak elde değildi.
" Siz ikiniz... burada aşna fişne yapıp koklaşacağınıza bir zahmet inipte baksaydınız. Kadıncağız bir de erken kalkıp börek yapacaktı paşamıza." demiş ve güzelce lafını sokup uzun sarı saçlarını savurarak gitmişti.
"Hadi inelim!" demesiyle Baran’a döndüm.
"Şey… Nazlı söyler mi? Yani gördüklerini." dedim utanarak.
"Nazlı mı? Nazlı’dan her deliliği bekle ama dedikodu asla... Şimdi bunları düşünme hadi kahvaltı edelim. Biliyorsun ki bugün yolculuk var." deyip yavaş adımlarla merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştı. Bende kafamdaki deli sorulara aldırmayarak hemen arkasından ilerlemeye başlamıştım.
Yaklaşık yarım saat sonra kahvaltı masası hazırlanmış herkes kahvaltısını yapıyordu. Tek eksik Cihan Ağa ve Demir Amcaydı. Zaten onlarda hesapta olmayan bir toplantı için apar topar çıkmışlardı, yani Azra Abla öyle söylemişti.
"Eeee dayı anlat bakalım, kızlarla aran nasıl?" diyen sesle içtiğim çay boğazıma kaçmış ve deli gibi öksürmeye başlamıştım.
"Helal Lizge Abla helal!" deyip sırtımı yumruk yağmuruna tutan Nazlı’ya bakıp yeter işareti yaptım. Öksürmekten değilde Nazlı’nın yumruklarından ölecektim nerdeyse.
"Bıraktım o işleri.”
"Hayatta inanmam dayı.” bunu diyen Mirhan’dı
"Neden inanmıyorsun Sevgili Kardeşim. Belki aklını çelecek birini çoktan bulmuştur." diyen Nazlı sanki önemsiz bir şey söylemiş gibi umursamadan kahvaltısına devam ediyordu. Ben ise yüzümün kızarmamasını umarak kahvaltımı etmeye çalışıyordum.
"Dayım, dayımın mı aklını bir kadın çelecek. Duyda inanma.”
"Önüne bak kahvaltını yap seni salak!" Bunu söyleyen üçüzlerin ağır adamı Mirza’ydı.
“Zırvalamayı kesin ve kahvaltınızı edin.”
"Dayıcık delirdi!” Bu kız iflah olmazdı kesinlikle. En sonunda kimseden ses çıkmadan kahvaltı yapılmış, üstüne de bol köpüklü bir Türk kahvesi içilmişti.
"Hadi Lizge çantanı topla, vakit yaklaşıyor." deyip saate bakmıştı Baran. Ben ise cevap vermeden ayağa kalkmış ve odanın yolunu tutmuştum. Küçük valizi yatağın üstüne bırakıp yanımda getirdiğim iki üç parça eşyayı düzgün bir şekilde katlayarak koydum. Ardından birşeyleri unutmamak adına etrafa bir göz atıp, çantamı elime alıp odadan çıktım.
Kısa süren vedalaşmadan ve bir saate yakın uzun süren bir araba yolculuğundan sonra nihayet uçağa binmiştik. Pilotun verdiği bilgiler hosteslerin talimatları derken sonunda uçak havalanmış, bembeyaz bulutların üstünde süzülmeye başlamıştı. Kimseden ses çıkmıyordu. İşin garibi bizdende hiç ses çıkmıyordu. Ona aşkımı itiraf ettikten sonra sanki konuşmamaya yeminli gibiydi. Oysa ne çok isterdim konuşmasını. Bende seni seviyorum demesini, boynuma sarılıp gamzelerimi okşamasını isterdim, ama hiçbiri olmamıştı işte. İçimdeki yangına ne kadar su serpmeye çalışsamda faydası yoktu. Gözlerimi uçsuz bucaksız gibi görünen manzaradan çekip yan tarafımda oturan Baran’a döndüm. Siyah çerçeveli gözlüğü ile elindeki evraği inceliyordu. Bir canlının bu kadar yakışıklı olması suç sayılmalıydı. Bakımlı elleri, hafiften uzamış tertemiz tırnağı, kirli sakalı ve uzun kirpikleri nefesimin kesilmesi için yeterde artardı bile...
"Nefes al bebeğim." deyince salaklığımı farkettiğini anlayıp hemen kafamı çevirdim. Anında büyük elleriyle çenemi tutup yavaşça kendine çevirmiş ve nefesini dudaklarıma üfleyerek konuşmaya başlamıştı.
"Aksam için hazırlan, birlikte yemek yiyeceğiz."
****
Baran’dan…
Seni seviyorum… Seni seviyorum...
En nefret ettiğim bu iki kelime, bir kadının ağzından duymaktan tiksindiğim. Neden Lizge’nin ağzından çıktığında hiçbir şey hissetmemiştim. Oysaki midemin bulunması gerekmez miydi? İtiraf ettiğinde gözlerinden anlamıştım. Bir şeyler söylememi istiyordu. Ama benim dilim, beynim kısacası işlev gören her yerim bu itiraf karşısında üç maymunu oynuyorlardı.
Şimdi ise saatlerdir olduğu gibi ikimizde sessizlik içindeydik. Ben bunu ört bas etmek için evrak incelermiş gibi yaparken o ise sessizlik içinde camdan dışarıya bakıyordu. Oysa içinde kopan fırtınanın sesini burdan bile duyabiliyordum. Ama o her zamanki gibi acı çekse bile belli etmiyor, burnundan kıl aldırmıyordu. Ben bunları düşünürken bir yandan da onun bana baktığı gözümden kaçmamıştı. Bu durum hoşuma gitmişti açıkçası.
"Nefes al bebeğim!" dedim sessizce. Onu tahrik etmek hoşuma gidiyordu. O ise her zaman ki gibi utanıp anında kafasını çevirmiş, elleriyle oynamaya başlamıştı.
"Akşam için hazırlan birlikte yemek yiyeceğiz. Yemekten sonra da eğlenmeye gideriz.” dedim başını kaldırıp nefesimi dolgun dudaklarına üfleyerek...
"Şey… be-ben bilmiyorum. İyi bir fikir gibi gelmedi bana." demişti Lizge kendini çekmeye çalışarak.
"Saat sekizde hazır ol." dedim dudaklarına kaçamak bir öpücük bırakıp, çekilmesine izin vererek.
"Tamam, sen nasıl istersen." demiş ve başını geriye yaslamıştı. Ben ise tutmaya doyamadığım küçük elini avuçlarıma alarak onun yaptığı gibi yapmış gözlerimi kapayıp bu kadınla ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım.
"Baran... Baran!" diyen sesle gözlerimi araladigimda Lizge’yi burnumun dibinde bulmak beni gülümsetmişti. Anlaşılan o ki düşünürken uyuyakalmıştım...
"Hadi kalk! Geldik."demisti dolgun dudaklarını büzerek. Allah’ım uykudan yeni uyanan birisine bu yapılır mıydı?
"Tamam. Hadi bakalım." deyip ayağa kalktım ve Lizge’nin sırtına elimi koydum..Her nekadar sutyeninin varlığı beni ve aletimi zorlasada buna aldırmayarak ,daha doğrusu aldirmamaya çalışarak çıkışa yöneldim..Valiz alma derdimiz olmadığı için hemen hazırda bekleyen araca geçtim ve şoföre lizgenin adresini verdim...
"Sen şimdi dinlen ve dediğimi unutma. Akşam saat sekiz." dedim sessizliği bozarak.
"Tamam... Şey kızgın mısın bana?"
"Ne için?" dedim. Aslında ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.
"Şey… Bu-bugün sabah sana söylediklerim için." Bunları düşünürsek ikimizde işin içinden çıkamazdık.
"Bunları düşünme sen. Ama dediklerimi de unutma." dedim bir türlü doyamadığım gamzesini öperek.
"Geldik efendim." diyen şoförün sesiyle onu kendime bir kez daha çekip dolgun dudaklarını içime çekmiştim.
"Akşam görüşürüz." dedim ve indikten sonra beklemeden eve doğru yola aldım. On beş dakika süren yolculuktan sonra nihayet kapımı açıp evime girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey temizlik kokusuydu. Temizlik benim vazgeçilmezimdi. Nerede, kaç gün kalırsam kalayım mutlaka evim temizlenirdi. Bunları bir kenara bırakarak odama ilerledim ve vakit kaybetmeden banyoya girdim. Gerekli yerlere gerekli temizliği yaptıktan sonra, bir güzel soğuk suyla duşumu alıp dışarı çıktım. Saati kurup çırılçıplak yatağa uzandım. Ee biraz uyumanın zararı olmazdı değil mi?
***
Lizge’den…
İçimde nedenini bilmediğim saçma sapan bir mutluluk vardı. Oysa mutlu olmamak için bir sürü sebebim vardı, en önemlisi de bir cevap alamamaktı. Ama buna aldırmayacaktım. Yaptığım belki utanmazlıktı ama yapmıştım bir kere.
Eve girdiğimde ilk iş annemin mis gibi kokusunu içime çekmek olmuştu. İki gecede olsa burnumda tütmüşlerdi. Ayşe teyze, Ali ve bakıcı ile ettiğim muhabbet sonrası saate baktığımda altı buçuğa geliyordu. Yavaşça izin isteyerek hemen odama geçtim ve dolaptan kıyafet bakmaya başladım. Allahım ne zormuş insanın sevdiği ile ilk randevu için hazırlanması. Resmen dolabın altını üstüne getirmiş on dakikanın içinde on beş kıyafet denemiştim. Hoş zaten toplasan anca o kadar vardı. En sonunda içlerinden en canlı renk olan turuncumsu sıfır kol diz altında biten kalem elbiseyi seçmiştim. Elbiseyi ve iç çamaşırını yatağa bırakıp hemen banyoya girdim. Güzelce şampuanlanıp saçlarımı ve vücudumu yıkadıktan sonra çıktım ve zaman kaybetmeden kıyafetlerimi giydim... Saçlarımı ve makyajımı kesinlikle kendim yapmayacaktım. Bunu için apartmanın altındaki kuaföre gitmem yeterli olurdu.
Hayatımda ilk defa anneme yalan söylemenin vicdan azabı ile evden çıkarken, bir şey olmaması için dua ederek aşağı inip kuaföre girdim. Kendimi bir garip konuşan kuaföre teslim ederek ve güzel olmasını umarak dua etmeye başladım. Sonuçta çirkin olsamda o para benim cebimde çıkacaktı.
Yaklaşık bir saatin ardından aynaya baktığımda ben bile kendime tanıyamamıştım. Bu benmiydim yahu! Saçlarım mükemmel, göz makyajım ise kıyafetime uygun olmuştu. Aynada arkama, sağıma, soluma kısaca görebileceğim her açıdan kendime bakmıştım ve gerçekten güzel olmuştum. Çıkarken verdiğim para kol gibi koysada sırf güzel olduğum için ağzımı bile açmamıştım. Son kez saate baktığımda sekize beş vardı. Hemen kuaförden çıkıp apartmanın demir kapısını açtım ve beklemeye başladım. Bu arada sokaktan geçenlerin bakışlarına aldırmamaya çalışıyordum. Gerçekten güzel olduğum için mi bakıyorlar dı bana? Ahhh Baran sen bana neler yaptırıyorsun böyle? Derken önümde siyah son model bir araba durmuştu. Fakat ben kafamı kaldırıp bakmamıştım bile çünkü bu araba Baran’a ait değildi. Derken birisi tok sesi ile konuşmaya başlamıştı..
"Kapıdan çekilirseniz geçebilirim Hanımefendi.” Ne yani bu binaya mı girecekti? Hem bu izbandut bozması adam ne diye bağırıyordu..
"Daha önce rica ettiğinizi hatırlamıyorum Beyefendi.” dedim meydan okuyarak.
"Kapı önünde durmak âdetiniz sanırım.”
"Sanane!"dedim sakin kalmaya çalışarak.
"Sizin gibi güzel bir kadına yakışıyor mu mahalle ağzı?" Kimdi bu dengesiz allah aşkına.
"Mahalle ağzı derken beyefendi? Sorması ayıp siz nerde büyüdünüz."dediğimde duyduğum sesle irkilmiştim birden.
"Neler oluyor hayatım?"