Lizge’den…
İnsanoğlunun en zor durumda kaldığı zamanlar nedir? Ya da nasıl açıklanır? Ya da şöyle diyelim; insan sevdiği adamın gözleri önünde ne kadar küçük düşmek ister? İşte ben tam da şu an böyle bir durumdaydım.
Öylece bana vurmak için bir kez daha kalkan ele bakıyordum. Sayısız kez acımadan vuran nasırlı el... Ne acıydı değil mi yirmi dört yaşında yetişkin bir kadının babasından gördüğü şiddet karşısında sessiz kalması? Oysa ben böyle biri değildim,hiçbir zamanda olmamıştım.
"Bırak lan kolumu, sen de kimsin?" diyen babamın sesiyle sinirden dişlerini gıcırdatan adama döndüm. Hangi ara gelmişti ruhum bile duymamıştı.
"Sen kim oluyorsun da bu kadına el kaldırıyorsun lan?" demişti Baran Bey. Ben ise sadece bakıyor, bakmakla yetiniyordum. Sesim soluğum çıkmıyordu. Her zaman pabuç kadar olan dilim şu anda bir kenara sinmişti.
"Kim bu adam Lizge?" Gözlerimden akan yaşlara aldırmadan kahve gözlerine baktım ve burnumu çekerek konuşmaya başladım.
"Önemsiz biri Baran Bey, lütfen gidelim." dedim yalvarırcasına. Yeterince küçük düşmüştüm bu adama karşı.
"Vay vay vay... demek önemli biri değil ha!" deyince baba sıfatına bile yakışmayan adama döndüm.
"Yeter, Allah aşkına yeter! Lütfen." dedim sessizce ağlayarak. Onun babam olduğunu ve şu anda ondan dayak yediğimi nasıl söylerdim? Bana acımaz mıydı? Hayır… hayır… Ben bana acımasını istemiyorum. Bu hayatta en son istediğim şey bana acıyan gözlerle bakması.
"Sa-na-bir-soru sordum Lizge. Bu adam kim?" demişti babamın kollarını bırakıp ateş saçan gözleriyle bana bakarak.
"Söylesene kim olduğumu aşığına." diyen sesle anında babama döndüm. Suratına okkalı bir şekilde tükürerek bağırmaya başladım.
"Ne aşığı ha ne aşığı? Seni aşağılık yaratık, bunu söyleyecek en son kişi sensin." dediğimde çoktan beni bırakıp Baran’ın karşısına geçmişti.
"Sen belliki bu kahpe sana çoktan vermiş. Ya değilse senin gibi biri neden burda olsun?" dediğinde ise bende olay bitmişti. Kanından, canından olduğum adam beni bu şekilde görüyorsa ne konuşmanın bir anlamı vardı ne de burda durmanın... Sakince Baran Bey’in burnunun dibine kadar sokuldum...
"Gidelim Baran Bey.” dedim ağlamamaya çalışarak ve beni anlamasını bekleyerek.
Biraz bekledikten sonra "Tamam." demişti. Gözlerinden anlıyordum onu. Burada neler döndüğünü deli gibi merak ediyordu. Fakat şu anda tek düşündüğüm şey burdan bir an önce defolup gitmekti.
"Hey… hey… Ben izin vermedikten sonra surdan şuraya bir adım bile atamazsın. "diyen babama aldırmadan gülerek konuşmaya başladım.
"Sen… sen kimsin ki senden izin alacağım? "
"İstanbul seni yoldan çıkardığı gibi dilini de uzatmış besbelli. Ama ben o uzayan dili kesmesini çok iyi bilirim." deyip vurmak için tekrar harekete geçtiğin de çoktan geç kalmıştı. Baran Bey anında tek eliyle boğazına yapışmış öldürürcesine sıkmaya başlamıştı bile.
"Bir daha ona el kaldırayım deme yoksa o eli keser köpeklere yem ederim. Ayrıca kim olduğum konusuna gelince ben Baran Demiroğlu. Şimdi ecelin olmadan siktir olup git buradan." demişti babamın gözlerinin içine bakarak. Sonrasında ise elimden tutarak çekiştirip, hızla ilerde duran arabasının yanına götürmüştü. Utancımdan yüzüne bile bakmıyordum.
Arabayı çalıştırdığı gibi gaza basmış, bir kere bile konuşmaya tenezzül etmemişti. Neden böyle olmuştu? Niye bu kadar sinirliydi? İçimden bundan sonra ne yapacağımı düşünürken aniden arabanın durmasıyla düşüncelerimden çıkıp Baran’a baktım.
"Kimdi o herif?" Lanet soru bir kez daha karşıma çıkmış, bakışlarımı ondan kaçırmama sebep olmuştu...
"Bana bak lan bana... Kimdi o?" Kükremesi ile oturduğum koltuğa iyice sinmiştim. Söylemeliydim belki de utanmamalıydım. Fakat söylemek istediklerimle ağzımdan çıkanlar çok farklı olmuştu...
"Sizi ilgilendirmez." dedim sessizce.
"Demek beni ilgilendirmez Lizge Hanım, peki aşığınla günün nasıl geçti? Şirket yemeğine gelmeyecek kadar değerli olmalı senin için, eve girip saatlerce çıkmadığına göre." dediğinde sonunu hiç düşünmeden elimdeki çantayı kafasına geçirip bağırmaya başladım.
"Seni aşağılık yaratık, sen ne demeye çalışıyorsun ha? O benim babam seni adı orospu çocuğu." dedim ve utanmadan hüngür hüngür ağlamaya devam ettim. Yeterince küçük düşmüştüm zaten, burnumdan sümük aksa ne olurdu sanki?
Hıçkıra hıçkıra kaç dakika ağladım bilmiyorum. Yaşadığım her şeye ağlamıştım; annem için, kardeşim için, gençliğim için... Ama en önemlisi de bir gram sevgimi dahi haketmeyen yanımdaki adam için.
"Üzgünüm." diyen sesi duysam da cevap vermedim. Ne diyecektim? Öptüğün için mi ya da sürekli aşağılık bir sürtükmüşüm gibi davrandığın için mi? Tüm bu aklımdan geçenleri söyleyebilir miydim?
"Bana bak Lizge, lütfen." demiş ve çenemden tutarak kafamı zorla döndürmüştü.
"Ne söylememi bekliyorsunuz Baran Bey. Babamın beni nasil dövdüğünü mü? Yoksa sizin gibi onunda bana nasıl orospu muamelesi yaptığını mı? Hangisinden başlayayım." demiştim ruhsuz gibi. O ise gözlerini gözlerimden ayırmadan bakımlı elleriyle akan gözyaşlarımı silmiş ve sessizce konuşmaya başlamıştı.
"Yapma... ağlama... Akan inci tanelerine değmez dağ çiçeğim."
***
Baran’dan…
Olanlara bir türlü anlam veremiyor, düşündüklerimden dolayı kendimden utanıyordum. Bu nasıl bir gözü dönmüşlüktür ki o adamı Lizge’nin sevgilisi olarak düşünmüş, saatlerce kendime işkence etmiştim. O adamın Lizge’ye vuracak olması beni çileden çıkarmaya yetmişte artmıştı bile.
Kim olduğunu bile bilmiyordum. Ta ki Lizge’nin haykırırcasına babası olduğunu söyleyene kadar. O an… İşte o an içime anlam veremediğim bir ferahlık çökmüştü. Ama ondan öncesi felaketti. Söylediğim sözler aklıma geldikçe kendime lanet okuyordum. Hele üstüne kafama yediğim çanta tam bir kadın savunmasıydı. Allah aşkına kadınlar bu küçük şeyde ne taşıyorlar?
Şimdi ise yan koltukta oturan kadının tenini avuçlarıma almış yavaş yavaş okşuyordum. Öyle güzeldi ki bebek gibi. İnsan dokunmaya kıyamıyordu. Aklımdan bunları geçirirken Lizge’nin ağlaması daha da yoğunlaşmıştı. Dayanamayarak iyice dibine kadar sokuldum ve sessizce konuşmaya başladım.
"Yapma… ağlama… Akan inci tanelerine değmez dağ çiçeğim." Bana ne oluyordu Allah aşkına.
"Dağ çiçeğim! Annem küçükken benim saçlarımı hep dağ çiçeğim diye okşardı." deyip gülümsediğinde yanağındaki gamzeyi ilk kez gördüm. Küçük, minik bir çukur bir insanın kalbini tekletir miydi? Ben daha ne olduğunu anlamadan ellerim minik çukura ulaşmıştı bile. Saçlarıyla, alınmamış kaşlarıyla, mavi gözleriyle ve uzun boyuyla, kısacası her şeyi ile Lizge çok güzeldi. Bakışlarımı yüzünde bir kaç dakika gezdirip gözlerimi mavilerine sabitledim ve usul usul dudaklarına dokundum. Muhtemelen iki saniye sonra bir hamle gelecekti, çünkü şimdiye kadar bir şekilde hep geri püskürtülmüştüm. Fakat beklediğim hamle hâlâ gelmemiş, üstüne bir de hafiften karşılık veren dudak kıpırtısını hissetmiştim.
Yavaş yavaş, tadını ala ala, güzel kokusunu içime çeke çeke öpmeye başladım. Ne kadar sakin kalmak istesemde acemice verdiği karşılıkla bir yerden sonra zorlamaya başlamıştım. Bu durumda hemen bu öpüşmeye bir son vermeliydim. Dolgun dudaklarına son bir kez öpücük kondurup ateş gibi yanan dudaklarımı bu sefer alnına götürdüm. Neydi beni bu dudaklara bağımlı kılan, her şey verdiğim söz için miydi?
"Aç mısın?" dedim bir kez daha alnından öperek. Ağlaması biraz durmuş gibiydi fakat gözleri ve minik burnu kıpkırmızıydı. Kendime engel olmadan minik burnuna öpücük kondurmuştum.
"Bi-biraz " demişti kafasını camdan tarafına dönerek. Belli ki utanmıştı.
"Utanma benden. Şimdi sakin bir yere gidelim ve bana neler olduğunu anlat ya da şöyle diyeyim anlatır mısın?" dedim gamzesini okşayarak. Lizge ise biraz düşündükten sonra sadece kafası ile onay vermişti. Daha fazla beklemeye gerek görmeden arabayı çalıştırıp gitmek istediğim yere sürdüm.
Bir saat süren ve sessiz geçen yolculuktan sonra nihayet gelmek istediğim yerdeydim. Sessiz sakin bir yerdi burası. Gençliğimde hep geldiğim, daha sonra ise ayak basmak istemediğim bir yer. Yavaşça arabadan inip Lizge’nin kapısını açtım ve inmesini bekledim. Ben bile kendime şaşkınlık ve hayretle bakıyordum. Bu hareketleri yapan ben olamazdım. Bir kere bu benim sikik karakterime aykırıydı.
"Teşekkür ederim Baran Be-" Sözlerinin devamını getirmesine izin vermedim. Bunca olandan sonra bana bu şekilde hitap etmesini istemiyordum. Çünkü Baran Bey dediği vakit sinir kat sayım yükseliyordu.
"Bey yok Lizge! Bu saatten sonra sadece Baran var." dedim ve elinden tutarak tahta sandalyelerin ve masaların dizili olduğu bahçeye ilerledim ve gölgelik bir yerden bir sandalye çekip önce Lizge’nin oturmasına yardımcı oldum sonrada karşına geçtim. Benim dışımda her yere bakıyor gibiydi.
"Seni dinliyorum, en başından." dedim gözlerinin içine bakarak.
"Nereden başlamalıyım?" demişti Lizge hafifçe gülümseyerek. Ama bu gülümsemenin sahte olduğu o kadar belliydi ki ben bile anlamıştım.
"Sen anlat Lizge, ben dinlerim.”
"Hangisini tercih edersiniz? Yatağa bağımlı annesine bakan Lizge mi, babasından dayak yiyen Lizge mi, yoksa okumak ve ev geçindirmek için sıcağa-soğuğa aldırmadan tarlada çalışan Lizge mi?" diyen kadının tüm vücudum gerilmişti. Bu yaşta bu kadar şeyi yaşamış olması gerçek olamazdı değil mi? Gerçi niye gerçek olmasın ben daha kötüsünü yaşadığımda Lizge den küçük değil miydim?
"Baban..."dedim yutkunarak ve devam ettim "…seni çok mu dövüyor du?"
"İçtiği zaman, parası bittiği zaman, evde yemek olmadığı zaman... Kısacası her zaman." demişti ruh gibi çıkan sesiyle. Tam bir şeyler söylemek için ağzımı açmıştım ki tekrar konuşmasıyla sessiz kalmaya karar verdim. İçini dökmeliydi, rahatlamalıydı yani benim yaptığımı yapıp içine atıpta delirme aşamasına gelmemeliydi.
"Biliyor musun? Üniversiteyi kazandığım gün annem oturup ağlamıştı. Her şeye rağmen sevinçten havalara uçuşmuştum. Sonra babam geldi ve kazandığım için dövdü, hem de öldüresiye. Neymiş efendim ben okursam eve parayı kim getirecekmiş? Yalvardım, ayaklarına kapandım ve zorda olsa izin aldım. Sonra tam her şey düzeldi derken annem beyin kanaması geçirdi ve felç oldu. Allah’tan gelene hiçbir şey diyemezdim ve denemedim de zaten. Kabullendim. Elimden gelen herşeyi yaptım... Okulum, iş, annem ve Ali derken günlerin nasıl geçtiğini anlamadım. Yaşıtlarım evlenip yuva kurarken, ben hayatın acı gerçekleriyle yüzleşiyordum. Onlar sevgilileriyle el ele gezerken ben ne yemek yapsam da karnımızı doyursak diye düşünüyordum. Onlar arkadaşça toplanıp yemeğe giderken ben bendeki para ile acaba kaç gün idare edebilirim diye düşünüyordum." demiş ve kafasını eğmişti.
"Eğme kafanı. Sen güçlü hem de çok güçlü bir kadınsın Lizge. Bu yaşadıkların seni yıkmadıysa bundan sonra hiçbirşey seni yıkmaz. Ha olaki yıkılmaya başlarsan ben hep arkanda olup seni destekleyeceğim, yıkılmaman için altında kalıp ezilsem bile buna izin vermem dağ çiçeğim."
****
Lizge’den…
Ne güzel diyordu, Dağ çiçeğim diye. Aynı annem gibi... Her söylediğinde ruhum bedenimden çıkıp başka âlemlere süzülüyordu sanki. Ve ben ona süzülürken sadece gülümseyerek bakabiliyordum.
Anlat demişti yalvarır gibi ya da ben öyle anlamıştım bilmiyorum. Ama sonuç olarak yaşadıklarımı tek tek olmasada anlatmıştım. Oysa ben yaşadıklarımı dile dökecek kadar cesaretli bile değildim. Ama ne olmuşsa olmuş dile gelmiştim. Aslında o öpücükten sonra ne olmuşsa olmuştu bana. İlk önce hiç yapmayacağım şeyi yapıp dokunuşlarına karşılık verip kokusunu doyasıya içime çekmiştim. Sonrasında elimi tutmasına izin vermiştim ve çok hoşuma gitmişti. Oysa yaşadığım utançtan sonra bunları hissetmem mallığın daniskasıydı. Ama yinede hoşuma gitmişti. Evet sahiplenilmek, kurtarılmak hoşuma hem de çok hoşuma gitmişti. Hayatımda ilk kez böyle bir duygu yaşıyordum ve kesinlikle tarif edilemez bir şeydi. Düşüncelerimi Baran’ın telefonunun çalması ile rafa kaldırıp karşımdaki yakışıklıya baktım. Gerçekten yakışıklıydı. Siyah saçları, kahve gözleri, kaslı vücudu ve nasırlı elleri ile tek kelimeyle mükemmeldi...
"Bende nerede kaldın diyordum Nazlı?" demesiyle gülümsemiştim. Demekki arayan Nazlı’ydı
"Tamam Nazlı sinek gibi vızıldamayı kes ve şu lanet telefonu kapat." deyip telefonu cebine koyan adama baktım...
"Önemli bir şey mi?" dedim ağlamaktan boğuklaşan sesime aldırmadan.
"Akşama mangal yapacaklarmış. Cihan’ın annesi ve babasıda gelecekmiş onu haber veriyor. Ama ne haber verme resmen beynimi patlattı." dediğinde gülümsedim.
"Bana güleceğine bir şeyler ye, aç olman hoşuma gitmiyor." dediğinde ise utancımdan hemen kafamı eğip geldiğinden haberim bile olmadığı gözlemeleri gördüm ve yavaşça yemeye başladım. Aslında yemiyor tırtıklıyordum çünkü ben başkasının önünde yemek yerken utanan bir tiptim.
"Onu yemezsen zorla ağzına tıkarım sevgilim haberin olsun." diyen sesle nevrim dönmüş elimdeki çatal ise çoktan yeri boylamıştı. Ne demişti bu adam?
"N-ne?" dedim öksürerek. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım nerdeyse?
"Su Lizge, su!" demis ve bir adımda yanımda bitmişti. Eli ile zorla içirdigi bir lokma sudan sonra bardağı masaya koymuş ve bugün kaçıncı kez yaptığını dahi sayamadığım şeyi yapmış gamzelerimi okşayarak konuşmaya başlamıştı.
"Gidelim sevgilim. Gidelim ve bugünü kutlayalım." demiş ve öpücüğü ile mühürlenmişti.