Bu duyduklarim, yaşadıklarım neyin bedeliydi? Sevmenin mi? Bile bile yanlış kişiye âşık olup lanet olası kalbine söz geçirememenin mi? Hayır... hayır. Sevmek gibi mükemmel bir duygunun bedeli bu olamazdı. Olmamalıydı. İnsan sevince el üstünde tutulmak isterdi orospu yerine konmak değil. Ama karşımdaki bu adam hakkı varmış gibi her seferinde bana bu muameleyi yapıyordu.
Toplantı esnasında kafam bu düşüncelerle doluydu. Ne anlatılanları dinliyordum ne de aralarında geçen sohbeti. Tek düşündüğüm şey bundan bir saat önce asansörden yaşadıklarımdı. Valizim Demiroğlu konağında kalmıştı, Azra ablanın bana verdiği elbise ve Nazlı’nın ayakkabıları ile kendimi farklı ve güzel hissetmiştim. Heyecanlıydım... Yavru bir kuşun ilk çırpınışları nasılsa bende o durumdaydım. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı şaşırmıştım. Tek bildiğim güzel görünmek istediğimdi. Ama bunun boktan bir istek olduğunu bana çok iyi göstermiş ve söylemişti.
"Becerilmek için böyle giyinmeye gerek yok"Evet. Bu kıyafeti giydiğim için bu sözlerle itham etmişti. Oda yetmezmiş gibi dudaklarımı parçalamıştı. En kötüsüde hem hoşlanmıştım hem de iğrenmiştim. İşte bu yüzden kendimden, acizligimden tiksiniyordum.
"Lizge Hanım şu telefona cevap verseniz artık.” diyen sesle bakışlarımı karşımdaki adama çevirdim. Saatlerdir düşünmekten çalan telefonumu bile duymamıştım.
"Kusura bakmayın Baran Bey biraz rahatsızım, duymamışım." dedim ve telefonuma dönerek kimin aradığına baktım. Ayşe teyzenin aradığını görünce hafifçe gülümseyip konuşmaya başladım.
"İzninizle, önemli bir konu."dedim Baran Bey’in gözlerinin içine bakarak. Yüz hatlarının kasıldığını buradan bile görüyordum.
"Tabii ne demek Lizge Hanım." demişti ağzını yayarak. Bu beyin yoksunu adamın dalga geçerek konuşması yok muydu, şeytan diyor ağzının ortasına küreğin sapını geçir gitsin. Ama tabii bu sadece içimden geçen bir düşünce…
"Teşekkür ederim Baran Bey müsaadenizle." dedim ve toplantıdaki herkese gülümseyerek yerimden kalkıp yavaş adımlarla yırtmacımın açılmamasına dikkat ederek çıktım.
"Efendim Ayşe teyzem."
"Güzel kızım nasılsın bakalım?” diyen sesle daha çok gülümsedim.
"İyiyim teyze sen nasılsın, annem ve Ali nasıl?" dedim merakla. Geldiğimden beri doğru düzgün konuşmaya fırsat bulamamıştım. Yaklaşık on onbeş dakikalik muhabbetten sonra telefonu anca kapatabilmistim. Onların iyi olduğunu bilmek bile okadar huzur veriyordu ki kelimelerle ifade edilmezdi bu duygu.
"Lizge Hanım!” duyduğum sesle kendime gelip ona inat gülümseyerek arkamı döndüm ve konuşmaya başladım.
"Buyurun Baran Bey?"
"Toplantıya katılan personelle öğle yemeğine gideceğiz!" Yine bir emir kipi! Ama ben bunu yemezdim.
"Eğer benimle bir işiniz yoksa size afiyet olsun Baran Bey." dedim sakince.
"Ne demek şimdi bu?" Tek eli cebinde duran karşımdaki adam bu kadar yakışıklı olmak zorunda mıydı Allah aşkına!
"Baran Bey, daha önceden arkadaşlarıma verilmiş sözüm var, buraya kadar gelmişken görüşmezsem ayıp olur." deyince derin bir nefes almış, dişlerinin arasından konuşmaya başlamıştı.
"Peki." diyerek yanındaki kadın ile ardına bakmadan gitmişti. Adi orospu çocuğu… Israr bile etmemişti. Ne yapacaktım şimdi? Arkadaş falan yoktu ortada, gitmemek için aklına gelen ilk yalanı söylemiştim. Neyseki çok gezemesemde buraları az da olsa biliyordum. En iyisi hep gitmek istediğim fakat imkânlar dâhilinde gidemediğim tarihi restauranta gitmekti.
Restauranta girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey çok kalabalık olmasıydı. Gerçi burası hep kalabalıktı. Diyarbakır’ın elit tabakasının bir numaralı mekânı… Bizlerinse önünden geçerken bakmadan, daha doğrusu bakamadan geçtiği yer...
"Pardon, bakar mısınız?" dedim önümden geçen garsona. Ne diyeceğimi anlamış olacakki hemen konuşmaya başlamıştı.
"Buyrun efendim. Üç numaralı masamıza boş." deyip beni yönlendirmişti.
"Ne alırsınız efendim?" ne almazdım ki?
"İki tane içli köfte ve yanında da soğuk bir ayran." deyip gülümseyerek garsonu yolcu ettim ve siparişleri beklemeye başladım... Şöyle etrafa bir göz attığımda takım elbiseli insanlar ve yanlarında kukla gibi duran kadınlar. Garson gelip siparişlerimi masaya bıraktığında vakit kaybetmeden hemen yemeye başlamıştım. Tabii bu arada içeri giren gurubun farkında bile değildim. Afiyetle yediğim yemek sonrası, üstüne bir de keyif kahvesi içtim. Ne kadar düşünmek istemesemde bugün olanlar ne aklımdan ne de gözlerimin önünden gidiyordu. Ağzımda hala kan tadı vardı sanki. Oysa öpücüğün can yakması değil, mükemmel hissettirmesi lazımdı. Daha fazla düşünüp kendimi yemeyi bırakıp yavaşça ayağa kalktım ve hesabı ödeyip kendimi tarih kokan sokağa attım... Gezdim, tozdum, düşündüm... Şimdi ise hiç görmek istemediğim ama görünce de özlediğimi farkettiğim evimin önündeydim. Nasıl özlemezdim ki? Çocukluğum, gençliğim burada geçmişti. İyisiyle, kötüsüyle bu evde yaşamamıştım bu yaşıma kadar...
Yavaş adımlarla yürüdüm eskiden ıslatıp çamurdan ev yaptığım topraklı yoldan... Çocukluk ne güzeldi, dert yok,tasa yok… Her şey bıraktığım gibiydi. En ufak bir değişiklik olmamıştı, değişen tek şey yağ tenekelerine ektiğim çiçeklerin kupkuru olmasıydı. Derin bir nefes alıp küflü kapının dıştan açmak için kullanılan telini çektim ve kapıyı açtım. İçerisi resmen küf korkuyordu, havasızlıktan sinekler bile kara betonda dört bacak yatıyordu. İlk iş yırtık perdeleri çekip pencereyi açtım. Daha sonra mutfağa geçip berbat haline burun kıvırdım ve kolları sıvadım. .Gelmişken az da olsa ortalığı toplasam bir zararı olmazdı değil mi?
Bir saat sonra ortalığı toplamış, böcekli bulaşıkların kokmasına aldırmadan yıkamıştım. Saate baktığımda dörde yaklaştığını gördüm ve hemen üzerimdeki tozları silkeleyerek kapıya yöneldim. Kapıyı kapatıp daha iki adım atmamıştım ki duyduğum sesle başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.
"Bak… bak… bak... dağ çiçeği çöplüğüne dönmüş."
****
Baran’dan…
Önemli konuların konuşulduğu bu sikik toplantıda derdim neydi de bir türlü konuşulanlara kafamı veremiyordum anlamıyordum. Gerçi bugün olanların hiçbirine anlam veremiyordum ya neyse... Anladığım kadarıyla babam işleri gayet iyi yürütüyordu. Dinlediğim kadarıyla çalışanlar tecrübeli ve bilgiliydi...
Ağrıyan gözlerimi kapatıp parmaklarımla masaj yapmaya başladım fakat anında zihnime asansörde olanlar düşmüştü. Öyle yumuşak, öyle güzel bir tadı vardı ki onunla orada sevişmemek için kendimi zor tutmuş, ağzıma gelen ilk boktan sözleri söylemiştim.
Düşüncelerimden çıkıp dudaklarını elleriyle kapamış, bakışlarını ise masadan ayırmayan kadına baktım. Burdan bile ne kadar düşünceli olduğunu anlayabiliyordum gerçi toplantının başından beri bu haldeydi zaten. Sonra çalan telefonuna dikkat kesildim. Belli ki onuda duymuyordu. Yaklaşık beş dakika sonra bir kez daha çalan telefonla iyice sinirlenip onu uyarmak zorunda kalmıştım. O ise telefona bakarak hafifçe gülümsemiş, sonuç olarakta izin isteyip odadan çıkmıştı. Gülerek açtığına göre belliki onun için önemli biriydi. Belkide sevgilisi kim bilir? Sevgilisi? Sevgilisi mi vardı? Hem de daha yeni İstanbula gelmişken. Bu düşünce tüm bedenimi baştan aşağı germiş, elimdeki kalemi kıracak duruma getirmişti. Neydi benim derdim Allah aşkına?
Toplantının bitmesiyle çalışanlarla birlikte öğle yemeği yemeye karar vermiştim. Dışarı çıktığımda yüzündeki gülümseme ile elindeki telefona bakan Lizge'yi gördüm. Hala o lanet olası alete gülüyordu. Personel ile yemek yiyeceğimizi sert bir şekilde dile getirip karşılığında olumsuz bir cevap aldığımda da tabiri caizse sap gibi ortada kalmıştım. Bozuntuya vermeyerek yanımdaki kadına gidelim işareti verip hemen oradan ayrıldım. Yarım saat sonra Diyarbakır’ın en lüks restoranından giriş yaparken sırtı dönük olmasına rağmen tek başına orada oturmuş yemek yiyen Lizge’yi gördüm ve ona aldırmayarak ayırttığımız on kişilik masaya geçtim. Etrafıma baktığımda Lizge’ye bakan erkekleri görmemek imkânsızdı. Gerçi niye bakmasınlar, elbise kısa, yırtmaç göte kadar hangi erkek olsa bakardı. Ahhh hadi ama kimi kandırıyorum ki. Lizge topladığı saçı, makyajı, elbisesi ve giydiği topuklu ayakkabılari ile mükemmel ötesi güzellikteydi. Ve itiraf etmem gerekirse ona bu kadar kafayı takmamın sebebi bana davranış şekli ve her öptüğüm de yüzüme tiksinerek bakmasıydı. Ama tüm bunların bedelini ödeyecekti hem de çok fena. Derken Lizge’nin masadan kalktığını gördüm ve yanımdaki müdüre kısa bir telefon görüşmesi yapmam gerektiğini, gelemezsem hesabı şirket adına kesip faturayı muhasebeye bırakmalarını istedim ve hemen ayağa kalktım.
Gezdi, etrafına bakındı daha sonra ise anlam veremediğim bir şekilde bir taksiye atlayıp gitti. İyi de nereye? Sevgilisine tabii ki nereye olacak. Buraya kadar gelmişken görüşüp, koklaşmadan giderler miydi hiç? İçimde anlam veremediğim kıskançlıkla arabama atlayıp öndeki sarı arabayı takip ettim. Yaklaşık bir saate yakın süren yolculuktan sonra derme çatma bir köyün içine geldim ve az ilerde arabadan inen Lizge’nin beni görmemesi için geride kaldım. Olduğum yerden yavaş adımlarla ilerleyip anlamsızca karşısındaki harabe görünümlü eve bakan Lizge’ye çevirdim bakışlarımı. Ne yani sevgilisiyle burda mı buluşacaktı?
Cebimdeki paketten bir sigara daha çıkardım. Saatlerdir bu sıcakta dişlerimi sıkarak dikiliyordum. Lanet olasıca kaç saattir ne yapıyordu bu boktan evde? Yaktığım sigarayı bitirmeden yere atıp ayağımın ucunda ezdim ve dayanamayarak ne bok yediklerini gözlerimle görmek için eve yöneldim. Birkaç adım attıktan sonra görüş alanıma sırtı dönük bir adam ve ona dolu gözleriyle bakan Lizge girmişti. Bu duruma şaşkınlıkla bakarken asıl şaşkınlığım adamın sözleriyle tavan yapmıştı.
***
Lizge’den…
Duyduğum sesle ve işittiğim sözlerle bir adım geri attım. Korku bedenimi zehirli sarmaşık misali çoktan sarmıştı bile. İnsan babasından korkar mıydı? Bakışlarından, sözlerinden… Bakışlarım ister istemez pantolunundaki kemere kaydı Allah’tan yoktu. Hey… hey ben ne diyordum Allah aşkına! Korkudan ne saçmaladığımı bile bilmiyordum. Yaşım kaç olursa olsun bu adamdan korkuyordum.
"Hayırdır Lizge Hanım, hangi dağda kurt öldü?" diyordu babası. Ama ona fırsat vermeyecektim asla. Çünkü sonuçlarını çok iyi biliyordum.
"Sana bir soru sordum lan?" demesiyle irkilsemde belli etmemeye çalıştım. Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
"Bundan sanane?" dedim ve ona bakmadan yanından geçmeye çalıştım.
" Para ver!" deyip kolumdan tutmuştu. Zorda olsa kolumu kurtarıp bağırmaya başladım.
"İyiyim baba, sen nasılsın? Annemde iyi çok şükür, hani şu senden iki çocuğu olan kadın." dememle birlikte kemikli elleriyle acımadan suratıma vurmuştu.
"Para ver lan para! Bir boka yaramayan ananı ne yapayım?" deyince akmak için bahane arayan gözyaşlarıma engel olamadım.
"Allah belanı versin... Allah seni kahretsin. Sen nasıl bir insan haa nasıl?" dedim bağırarak ve devam ettim "…senin gibi baba olmaz olsun!"
"Kes lan, ver bakalım şu çantayı." dediğinde çantama sarıldım. Çünkü onda param vardı.
"Hayır." dedim ve bir tane daha tokat yedim. Onu veremezdim, içinde her ay evin giderleri için ayırdığım param vardı.
"Yeter ba-" dediğim de bir kez daha kalkmış elini gördüm fakat şok olduğum asıl nokta kulaklarımın duyduklarıydı.
"O kıza bir daha el kaldır Allahıma kitabıma o vurduğun eli olmayacak bir yerine sokarım.”