Lizge’den…
Yine aynı şey oluyordu. Kalbim benden izin almadan içimde depar atıyordu. Peki ne için? Bu adamın her kadının kulağına fısıldadıği üç beş boktan söz için mi? Ama kalbim beni dinlemiyordu.
"İzin ver bana Lizge!" Yine aynı şeyi söylüyordu. İzin ver diyordu. Peki verince ne olacaktı? Salak değildim. Az çok ne demek istediğini anlamıştım… Anlamıştım anlamasına da benide diğerleri ile aynı kefeye koyması yüreğimi yakıyordu. Neyimi, hangi hareketimi görmüştü ki bunları söylüyordu. Ben ki laf olmasın, yanlış anlaşılmasın diye etek giyerken bile kırk kere düşünen biriyim.
Sadece güldüm. Hem de acı bir şekilde. "Ne siz bunları söylediniz ne de ben duydum Baran Bey. Eminim çöplük gibi olan ağzınızı öpecek bir sürü kadın vardır, hatta daha fazlasını bile… Ama o ben değilim" dedim ve daha fazla rezil olmadan kapıdan çıktım.
Ardıma bakmadan bindiğim asansörden indiğim gibi kendimi sahil kenarına attım ve bir banka oturdum. Ne güzeldi bu memleket. Sanki insanlarının hiç derdi yok gibiydi. Oysa kim bilir hangi dertlerle uğraşıyorlardı. İstanbul’du bu koca kent. Derdi de saklıyordu, kederi de... Peki benim derdimi neden saklayacak yer yoktu?
Derin bir nefes alıp gözlerimi denizden çekip oturduğum bankın yanındaki çocuk parkına çevirdim. Keşke Ali' de yanımda olsaydı. O da buradaki çocuklar gibi eğlenseydi, ama insanlar onuda küstürmüştü hayata. Hastalığından dolayı birkaç dengesizin yüzünden sokağa bile çıkmıyordu artık. Oysaki ne çok severdi parkta oynamayı.
Çalan telefona aldırmadan gözümü parktan ayırmıyor kardeşimle yaşayamadığımız çocukluğumuzu düşünüyordum. Israrla çalan telefona daha fazla kayıtsız kalamayacağımı anladığımda, çantamın gözündeki telefonu çıkarıp arayana baktım ve kendime gelip cevaplamak için yeşile bastım.
"Efendim Azra Abla." dedim ruhsuz bir şekilde.
"Lizge ne yaptın tatlım gittin mi?" İnsanın sevdiği için telaşlanması güzel bir duygu olsa gerekti.
"Merak edecek bir şey yok abla, gayet iyi durumda." Hem de benden faydalanacak kadar dedim içimden.
"Peki neden telefona cevap vermiyormuş?" Nasıl cevaplandırdı ki bu soru.
"Şirkette evrakları incelerken bir kaç sorunla karşılaşmış ve eve geç dönmüş." dedim üfürdüğüm yalanı yutması dileğiyle.
"Peki senin neyin var, sesin biraz tuhaf geliyor." O kadar mı belli ediyordum ağladığımı?
"Biraz grip oldum sanırım, zaman geçsede alışamadım daha buranın havalarına." dedim şakaya vurarak. Tam da bu sırada arkadan gelen bağrışma sesiyle yüzümü buruştursamda gülmeden edememiştim. Bu Nazlıydı, evin çatlak, lafını esirgemeyen asi kızı. Bir okadar da muhteşem konağın gözbebeği.
"Lizge canım ben kapatıyorum malum senden duymuşsundur sesleri, herhalde Nazlı’nın canı terlik, süpürge sapı falan çekti sanirim ben bir icabına bakayım."
"Ta-tamam Azra Abla sonra görüşürüz." deyip telefonu kapattım ve tekrar önümdeki muhteşem deniz manzarasına baktım. Martılara yem atan, balık tutan, sevgilisiyle el ele dolaşan… Herkes mutlu, huzurlu görünüyordu. Hiç dertleri yokmuş gibi. Sahi var mıdır dertleri?
Kafamda deli sorularla bakışlarımı parkta oynayan çocuklara çevirdim. Aklıma yaşayamadığım çocukluğum gelmişti. Sürekli dayak yediğimi çocukluğum. Acaba her baba benim babam gibi miydi? Aslında bu çok saçma bir soruydu, Demir amca öylem miydi? Hayat böyleydi işte doğarken kimi şanslı, kimi de benim gibi şanssızdı. Bazen diyorum, keşke babam adam gibi adam olsaydı da tek derdimiz karnımızı doyurmak olsaydı. Güneşin kızıllaştığını farkettiğimde yerimden kalkıp yavaş yavaş eve yol aldım.
Bütün sıkıntılarımı eve girdiğimde kapının girişinde bırakmış gibi hissediyordum. Ev huzurdu, mutluluktu benim için.
"Abla." diyen sesle elimdeki terliği ayağıma geçirip hemen Ali'ye sarıldım. İnsan hergün gördüğü yüzü özler miydi? Ben özlüyordum işte. O benim her şeyimdi.
"Ablasının yakışıklısı bugün ne yapmış bakalım.” dedim gülümseyerek.
"Sıkıldım." deyince ister istemez duraksamıştım çünkü kolay kolay bu tarz kelimeler kullanmazdı.
“Neyin var ablacığım?"
"Yok bir şey, sıkıldım "
"O zaman şöyle yapalım. Annemin karnını doyuralım, altını değiştirelim biz de hamburger yemeye gidelim, ne dersin?" dedim yanaklarını sıkarak. Onada hak veriyordum. Geldiğimiz günden beri tek yaptığı şey evde temizlik yapmak, gerektiği zaman saatinde annemin meyvesini vermek ve tv izlemek.
"Tamam." dedi gönülsüzce. Derdini anlıyordum, etrafta ona bakan ve onu parmakla gösteren beyin yoksunu zavallılardan çekiniyordu.
"Tamam o zaman, hadi bakalım sultanımızın karnını doyuralım önce." deyip bir an önce işlerimizi bitirmek için mutfağa geçtik.
Annemin rutin işlerini halledip mis kokulu yanaklarına birer öpücük bırakıp nihayet kendimizi dışarı atmış el ele yemek yiyeceğimiz yere gidiyorduk.
"Tavuk, et, patates, kola... Evet kola istiyorum ben, kola" deyerek gözlerimin içine bakan kardeşime bir anda sımsıkı sarıldım. Korkuyordu. Yine yok dememden, bahane uydurmamdan korkuyordu. Allahım ne zordu bu yokluk.
"Olur mu birtanem sen ne istersen onu alırız. Kola içebilirsin ama fazla olmamak şartıyla.” dedim dolan gözlerime aldırmayarak.
"Gerçekten mi?"
"Evet bebeğim gerçekten." dedim ve elinden tutmaya devam ederek az ilerideki lüks ama mütevazı görünen restauranta yürüdüm. Tek umudum boş yer olmasıydı.
Çok şükür içeriye girdiğimizde garson boş masaya bizi yönlendirmiş ve siparişi alarak yanımızdan uzaklaşmışti.
"Neden gitti? Yemeğimi getirir mi? Beni kandirmiyorsun değil mi abla?" Son sözlerini fısıldayarak söylemişti ama ben duymuştum. Duymuştum duymasını da içimi yakmıştı sözleri. Haksız mıydı? Tabii ki haklıydı hem de her cümlesinde.
"Şimdi gelecek tatlım azıcık sabret." dedim gülerek. Demir amca sayesinde hayatıma yeni bir sayfa açmıştım. Evim vardı, her şeyden önemlisi aileme yetecek bir maaşım vardı.
"Geliyor, geliyor…" diyen kardeşime sesiz olmasını işaret ederek garsonun siparişleri masaya bırakmasını bekledik. Büyük bir servis tabağında gelen karışık ızgara ve salata menüsünü kardeşimin önüne koyup, kendime içinde sadece tavuk ve salata olan tabağı aldım.
"Hadi bakalım afiyet olsun... Evde söylediklerimi de unutma." Ona kalabalık ortamda sessiz ve sakin olması gerektiğini ve yemeği yedikten sonra sofradaki hiçbir şeye dokunmaması gerektiğini tembihlemiştim. Çünkü kardeşimin simetri ve temizlik hastalığı neresi olursa olsun hiç farketmiyordu.
Afiyetle yemeklerimizi yerken görüş alanıma masanın yanında direk gibi dikilen sarışını görmemle birlikte elimdeki çatalı bırakıp, ağzımı peçete ile sildim ve bir yudum su içtim.
"Buyurun."dedim gözlerini masadan alamayan kadına.
"Söylesene burada yemek yiyebilmek için kendini kaç kere becerttin patronuna?"
***
Baran’dan…
Resmen reddedilmiştim. Siktiğimin beyniyle hareket edersem olacağı buydu haliyle. Gittiğinden beri hala salonda bir oyana bir bu yana dolanmaktan beyin amcıklaması geçirmiştim. Bu yaşta düştüğüm hallere bak. Önce hakarete uğruyorum, sonra alt tarafı bir öpücük için reddediliyorum. Olacak şey değildi.
Tüm bunları düşünürken Azra ile konuşmuş onun gönlünü almıştım. Lizge’nin de hiçbir şey olmamış gibi Azra’ya anlattıklarını dikkatle dinlemiştim. Neydi bu kadının amacı?
En iyisi Selim'i arayıp kafayı bulmakti. Cebimden çıkardığım telefonun rehberine girerek ismini bulmuş ve hemen araması için yeşile basmıştım.
"Ne var lan!" deyip nefes nefese konuşan adamın sesiyle yüzümü buruşturdum. Şerefsiz gündüzde rahat durmuyordu. .
"Akşam bir şeyler yapalım." dedim kısaca.
"Restorana gel yemek yeyip sonrasına bakarız."
"Tamam. İşinden alıkoymayayım seni." dedim dalga geçerek.
"Siktir lan ..." deyip suratıma kapanan telefonla keyiflice sırıttım. En azından benim gibi reddedilmemişti.
Yemek saatine kadar olan vaktimi evrakları inceleyerek, haberlere bakarak geçirdim ve vaktin yaklaştığını farkedince kısa bir duş almak için ayaklandım.
Üzerime mavi spor bir gömlek ve altına geçirdiğim keten pantolonla gayet hoş olmuştum. Ama bir eksik vardı oda olmassa olmazım Rolex saatim, pahalı olduğu yüz metreden belli olan parfümüm ve benim için vazgeçilmez olan siyah mustang’ın anahtarları… Onları da aldım mı işlem tamamdır.
Yarım saat sonra Selim'in sahil kenarindaki hem lüks hem de mütevazı olan restoranına giriş yapmıştım. Kafam okadar doluydu ki karnımın acıktığını bile burnuma koku gelince farketmiştim.
"Sonunda gelebildin." demişti arkadaşım
"Aradığımda saat söylediğini hatırlamıyorum Selim Efendi."
"Kes lan... zaten acıktım midemden garipten sesler geliyor. Hayır yani benim gibi elit bir adamda nasıl böyle sesler çıkar anlamış değilim hani."
"Yemin ederim sana sikik beyinli derken boşuna demiyormuşum." deyip her zamanki masamıza yöneldim fakat dikkatimi çeken şey ile hafifçe duraksadim.
Masanın başında ayakta bekleyen kadını tanıyordum. Bu kadın Mine idi. Ama masadaki çocuğu tanımıyordum. Bilmediğim bir nedenle ayaklarım beni oraya yönlendirirken duyduklarımla neye uğradığımı şaşırmıştım hatta şoka girmiştim.
Neyden bahsediyordu bu manyak? Kimin patronu kimi becermişti? Dayanamayarak hızlı adımlarla yanına varıp koluna yapışacağım sırada gördüğüm suretle bir kez daha neye uğradığımı şaşırmıştım.
"Lizge... Lizge Hanım?" dedim. Onu burada görmek beni gerçekten şaşırmıştı.
"Ooo sorumun bir diğer muhatabı da gelmiş bulunmakta. Sen cevap vermezsen bende Bay ego yığını Baran Demiroğlu’na sorarım. " demiş ve sırıtarak konuşmasına devam etmişti.
"Onun burada yemek yiyebilmesi için günde kaç posta beceriyorsun?" Bu soruyu duyduğumda yapmak istediğim tek şey saçlarından tutup ağzının ortasına bir tane patlatmakti. Ama gel görki ben kadına el kaldirmaz kaldıramazdım. Bu benim erkekliğime sığmazdı.
"Sen o küçük beyninle ne saçmalıyorsun Mine?” dedim sakin kalmaya özen göstererek. Bu arada gözlerim Lizge'nin üstündeydi... Hak etmediği bir muameleye maruz kalmıştı.
"Sen ne saçmaladığımı çok iyi biliyorsun Baran. Yoksa bunun gibi sıradan bir çalışan nasıl bunca şeyin altından kalksın?"
"Bana bak Mine gözümde daha fazla dibe batmadan terket burayı." Lizge’ye baktığımda garsonu yanına çağırıyordu. Ne yani alt tarafı bir öpücük istedim diye kıyameti koparan kadın, şimdi bu hakarete sesini çıkarmayacak mıydı? Hayır… hayır benim bildiğim kadın bunu yapmazdı. Garsonun gelmesiyle yavaşça ayaklanip Mine’nin karşısında duran kadının ne yapacağını merakla bekliyordum.
"Bakın Mine Hanım, burada ne yazıyor? Tamı tamına 157TL yazıyor. Bakın ben buraya tam 200TL bırakıyorum. Yani burda yemek yiyebilmek birinin altına, üstüne ya da bağırsaklarından girip ağzından çıkmama gerek yok." Offf çok pis yerden vurmuştu Mine’yi.
"Paranın üstünü istemiyorum, Hanımefendiye benden bir kahve. Yalnız en ucuzundan olsun ki bahşişte kalsın." deyip garsona gülümsemesini film izler gibi izlemiştim.
"İyi eğlenceler Mine Hanım… Baran Bey…" deyip karşısında oturan çocuğun elini tutmuş ve kapıya yönelmişti, geride kuduz köpek gibi kuduran Mine’yi bırakarak.
"Bencede sana iyi eğlenceler, kahve içmeyi unutma." dedim ve hızlı adımlarla çıkışa yöneldim. Dışarı çıktığımda az ilerde taksi bekleyen ikiliyi görünce hemen yanlarına gittim.
"Ben sizi bırakırım Lizge." dedim bodoslama dalarak.
"Gerek yok Baran Bey biz gideriz."
"Lizge hadi işi inada bindirme." dedim dolmuş mavi gözlerine bakarak.
"Bakın Baran Bey-" sözlerini kim olduğunu bilmediğim çocuk kesmişti.
"Abla uykum geldi."
"Tamam birtanem taksi gelince hemen evde oluruz."deyip yanaklarını okşuyordu.
"Tamam işte Lizge uzatma hadi gidelim." dedim arabaya yönelerek. Ürkek adımlarla da olsa geldiğini hissediyordum. Sürücü koltuğunda yerimi alırken, onların sessizce arkaya binmesini izledim ve arabayı çalıştırdım.
Kısa bir yolculuğun sonunda bir sitenin önünde durdum ve arkada uyanmak bilmeyen çocuğu uyandırmaya çalışan Lizge’yi izledim.
"Tamam bırak ben taşırım." dedim ve cevap vermesini beklemeden arabadan indim. Sonuç olarak erkekliğe bok sürmemiştim, soluğu götten almış olsamda nihayet evin kapısına gelmiştim. Bu arada asansörü icat eden rahmetlinin arkasındanda bir Fatiha okumayı da ihmal etmemiştim.
"Kapıyı açmak için ne bekliyorsun Lizge."
"Şey be-ben "
"Lizgeee!" dediğim de anında kapıyı açmış ve önümden ilerlemeye başlamıştı. Küçük odaya girip çocuğu yatırdığım da derin bir nefes almıştım. Sessizce odadan çıkıp kapıya yöneldim.
"Teşekkür ederim Baran Bey, size zahmet verdik.”
"Özür dilerim o sözlere maruz kaldığını için." dediğim de gülümsemişti. Ama bunun içten olmadığını bilecek kadar çok kadın tanımıştım. .
"Sevgiliniz de sizin gibi Baran Bey. Her gördüğünü kendisi gibi zannediyor. Ne demişler üzüm üzüme baka baka kararır." dediğinde yavaşça yanına gidip nefesimi dudaklarına doğru üfleyerek konuşmaya başladım.
"Özür dilerim… Her şey için."dedim ve dayanamayarak dolgun dudaklarına kuş tüyü hafifliğinde bir öpücük bıraktım.