Güneş, zaferin altın rengiyle yıkadığı meydana alçaklardan vuruyor, dumanların ve tozun arasından sızan ışınlar, yorgun ama gururlu yüzleri aydınlatıyordu. Havada, ter, toprak ve kekik otunun yakıldığı temizleyici tütsünün keskin kokusu karışıyordu. Zafer, tatlı ve ağırdı; her nefeste ciğerlere dolan bir ilahi gibi. Ancak Arven, bu ilahide duyduğu küçük, disonans bir notayı henüz adlandıramıyordu. Juan Carlos, onun yanı başındaydı. Omuzu, Arven’in omuzuna hafifçe değiyor, her an onu hissediyor, koruyor ve seviyordu. Mavi gözleri, etrafı saran neşeli kalabalığa kayıyor ama sık sık Arven’e dönüyor, onun ifadesiz yüzündeki en ufak bir kıpırtıyı, bir gölgeyi okuyabilmek için tetikte bekliyordu. Savaş alanında yan yana dövüşürken kurdukları o mükemmel senkronizasyon, şimdi sessiz bir iletişim

