"DOĞUM"

1000 Kelimeler
Altı ay geçmişti. Ama zaman, herkes için aynı akmamıştı. Kimi için sürünerek ilerlemişti; geceler uzamış, sabahlar ağırlaşmıştı. Kimi için hesaplanmıştı; adım adım, soğukkanlı bir plan gibi. Kimi ise zamanın geçtiğini ancak durup geriye baktığında fark edebilmişti. Hande için zaman, bir hazırlıktı. Hamileliğinin ilk aylarından sonra ağlamayı bırakmıştı. Gözyaşlarının yerini sessiz, neredeyse ürkütücü bir sakinlik almıştı. İçinde fırtınalar kopuyordu elbette ama onları kimseye göstermiyordu. Çünkü artık duygularla hareket etmiyordu. Duygular savunmasızdı. Akıl ise güçlüydü. Ve aklı ona tek bir şey söylüyordu: Bu çocuğun geleceği garanti altına alınmalıydı. Bu garanti, Rüzgâr demekti. Belki çocuk doğduktan sonra… Belki annelik onu yumuşatırdı… Belki Rüzgâr, bebeği ilk kez kucağına aldığında her şey değişirdi… Bu ihtimaller, Hande’nin gecelerini ayakta tutan tek şeydi. Umut gibi görünüyordu ama aslında daha çok tutunacak bir düşünceydi. Okan’la her şey aslında çoktan bitmişti. Kâğıt üzerinde evliydiler ama gerçekte iki yabancıydılar. Okan ne arıyor ne soruyordu. Yurt dışına çıkmıştı. Gitmeden önce söylediği tek cümle, hâlâ Hande’nin zihninde yankılanıyordu: “Bir süre görüşmek istemiyorum. Doğumdan sonra konuşuruz.” Hande o cümlenin içindeki boşluğu hemen fark etmişti. Söylenmeyen ihtimali. Eğer çocuk benim değilse… İşte plan, tam olarak o boşlukta doğmuştu. Doğum sancıları bir gece ansızın başladığında Hande ilk refleksle Rüzgâr’a seslendi. Yanına gelmeyeceğini bile bile… Belki bir alışkanlık, belki içgüdü. Ama Rüzgâr gelmedi. Ama sesi duyan biri vardı... Aysel Hanım. Kapı aralandı. Endişe, şaşkınlık ve bastırılmış bir şefkatle içeri girdi. Soru sormadı. Zaman kaybetmedi. Birlikte hastaneye gittiler. Hastanenin ışıkları gereğinden fazla parlaktı. İnsanların yüzlerini solgun, gerçekleri ise acımasızca çıplak gösteren bir parlaklık… Hande sedyede yatarken bağırmadı. Ağlamadı. Sadece dişlerini sıktı. İçinden geçen tek bir cümle vardı: Bittiğinde her şey farklı olacak. Saatler sonra bir bebek ağlaması duyuldu. “Sağlıklı bir kızınız oldu,” dedi hemşire. Hande gözlerini kapattı. O an hissettiği şey mutluluk değildi. Rahatlamaydı. Rüzgâr’a haber verildi. Aysel Hanım, yaşananların ağırlığına rağmen içinde utangaç bir sevinç taşıyordu. Torun ihtimali, bütün bu karmaşanın arasından sızan tek yumuşak histi. Rüzgâr telefonu açtığında sesi titredi. Altı aydır kaçtığı gerçek, artık kaçamayacağı kadar yakındı. Hastaneye geldi ama doğumhaneye girmedi. Koridorda oturdu. Elleri dizlerinin arasında kenetlenmişti. Ne baba gibi hissediyordu ne de tamamen yabancı. Bir süre sonra kapı açıldı. Hemşire gülümsedi. “Anne ve bebek iyi.” Rüzgâr başını salladı. “DNA testi…” dedi. “En kısa sürede.” Hande sedyeyle çıkarılırken göz göze geldiler. Hande’nin bakışlarında ne suçluluk vardı ne korku. Sadece kararlılık. Rüzgâr içinden geçeni susturamadı: Bu kadın… nereden bela oldu başıma? DNA testi için gün alındığında Hande şaşırtıcı derecede sakindi. Kendinden emindi. Kanlar alındı. Tüpler hazırlandı. Geriye sadece beklemek kaldı. Ve Hande, beklemeyi iyi biliyordu. DNA testi yapılırken Okan yurt dışında olsa da her şeyden haberdardı. Gelişmeleri anbean takip ediyordu. Avukatıyla neredeyse her gün konuşuyor, ihtimalleri defalarca tartıyordu. Telefonu kulağındayken sesi sertti, sabrı tükenmişti. “Eğer DNA testi düşündüğümüz gibi çıkarsa,” dedi dişlerini sıkarak, “hiç bekleme. Aynı gün boşanma davasını aç.” Kısa bir duraksama oldu. Okan pencereye yöneldi. Camın ardından başka bir ülkenin düzenli, sakin manzarası görünüyordu ama içindeki karmaşa hiçbir yere sığmıyordu. “Artık tahammülüm kalmadı,” diye devam etti. “Kendimi bu durumun içinde düşündükçe daha da sinirleniyorum. Bu… benim hayatım değil.” Avukat sakin bir sesle araya girdi: “Anlıyorum efendim. Çocuk doğmuş şu anda. DNA sonucunun en kısa sürede çıkması için elimden geleni yapacağım.” Okan masada ki kağıtları sıkıca kavradı. Yumruğu istemsizce sıkıldı. Hande’ye güvenmiyordu. Hiçbir zaman tam olarak güvenmemişti. Ama yine de bu noktaya gelineceğini aklının ucundan geçirmemişti. Prestij sahibi bir insandı Okan. Hayatı boyunca kontrolü elinde tutmuş, düzenli ve planlı yaşamıştı. Bu yüzden aklı almıyordu. Hande neden onu bırakıp “basit bir öğretmene” âşık olmuştu? Bu denklem onun dünyasında bir yere oturmuyordu. Belki de… Sırf onu cezalandırmak için yapmıştı. Belki de o kızı Rüzgâr’dan ayırmak için bile bile bu kaosu yaratmıştı. Hande kaosu severdi. İnsanları belirsizliğin içine çekmeyi… Her şeyi karıştırıp sonra masum görünmeyi… Bu düşünceler Okan’ın içini daha da kararttı. Siniri kabardı. Elini masaya indirirken sesi odada yankılandı. “Yeter,” dedi kendi kendine. “Tamam,” dedi sert bir tonla. “Şimdilik bu kadar. Geri kalanını sen hallet. Bana sadece sonucu söyle yeter.” Avukat sadece onayladı onu. “Bilgilendireceğim efendim.” Odanın içinde sadece Okan sinirle karışık duygularıyla başbaşa kaldı. Sıkılı yumrukları hâlâ masanın üzerindeydi. Ve içindeki öfke, test sonucundan önce bile çoktan kararını vermişti. Mevsim’den bir haber alınmayalı uzun zaman olmuştu. Ama aslında hayat, onun için yavaş yavaş yeniden başlamıştı. Okulu bitmek üzereydi. Mimarlık son sınıfın ağırlığını hâlâ omuzlarında taşıyordu ama artık bu ağırlık eskisi kadar ezici değildi. Milano’da staj yaptığı ofiste, önce çekingen adımlarla girdiği masanın başında artık daha özgüvenli oturuyordu. Çizimleri beğeniliyor, fikirleri soruluyordu. Günler üretmekle, öğrenmekle, meşgul olmakla doluydu. En önemlisi de buydu zaten: Meşgul olmak. Rüzgâr’ın adı günlerdir zihnine uğramıyordu. Hande, Okan, o karmaşa… Hepsi silikleşmişti. Tamamen gitmemişti belki ama Mevsim artık onların etrafında dönmüyordu. Unutmak değildi bu. İyileşmekti. O gün öğleden sonra, dar bir Milano sokağındaki küçük bir kafede oturuyordu. Masası kaldırıma yakındı. Güneş, taş duvarların arasından süzülüyor; hafif bir bahar rüzgârı saçlarını okşuyordu. Kahvesinden bir yudum aldı. Gözlerini kapattı. Havanın güzelliğini düşündü. Burada olmayı… Nefes alabiliyor olmayı… Bir an için içi huzurla doldu. Sonra, neredeyse refleksle telefonunu eline aldı. Sosyal medyada rastgele dolaşmaya başladı. Tanımadığı yüzler, uzakta kalan hayatlar, birbirine benzeyen paylaşımlar… Derken. Parmağı ekranda dondu. Bir fotoğraf. Altında tek bir cümle: “Hoş geldin canım kızım.” Etiket: @ruzgarata Mevsim’in elleri bir anda uyuştu. Kalbi, göğsünün içinde sertçe çarptı. Gözleri satırları tekrar tekrar okudu ama beyni anlamayı reddediyordu. Kızım. Boğazı düğümlendi. Gözlerinin içi yanmaya başladı. Kahvenin tadı ağzında acılaştı. Sandalyeyi geriye itti. Çevresini fark etmeden ayağa kalktı. Çantasını omzuna takıp neredeyse koşar adımlarla evin yolunu tuttu. Ayakları onu taşıyor muydu, yoksa o mu sürüklüyordu bilmiyordu. Kapıyı açtığında Bahar Hanım salondaydı. Kızının yüzüne baktığı an bir şeylerin ters gittiğini anladı. “Mevsim?” dedi endişeyle. “Ne oldu kızım?” Mevsim konuşamadı önce. Ceketini bile çıkarmadan olduğu yerde durdu. Sonra sesi, boğazından zorla çıktı. “Rüzgâr…” dedi. “ Baba olmuş.” Bahar Hanım’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Sessizlik, odanın içine ağır bir perde gibi indi. Ve Mevsim, ayakta durmakta zorlandığını hissetti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE