ERTESİ SABAH İSTANBUL
Rüzgâr gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey, sessizlikti,annesi onu uyandırmadan çıkmış olmalıydı, onu şaşırtan kapının kapalı olmasıydı. Çünkü annesi ona seslenmeden asla çıkmazdı evden...
Her zamanki gibi değil. Bu kez sessizce, bilinçli bir kapanış vardı o kapıda. Belki oda olanlara tepki gösteriyordur diye düşündü. Olanlar geldi aklına... Hande, Okan.
"Mevsim..."
Kanepede uyumuştu. Karşı dairenin ışığı sabaha karşı yanmış mıydı, hatırlamıyordu. Ama şimdi…
Şimdi karanlıktı.
Yerinden kalktı. Perdeleri araladı. Karşı dairenin camına baktı. Mevsim’in odasının perdesi kapalıydı. Işık yoktu. Oysa Mevsim sabahları hep erkenden uyanır, pencereyi açar, evi havalandırırdı.
İçine kötü bir his çöktü.
Ayakkabılarını giydi. Kapıyı açtı. Koridora çıktı. Karşı dairenin önüne yürüdü.
Zile basmadı.
Sadece dinledi.
Hiçbir ses yoktu.
Geri döndü. Telefonunu eline aldı. Aradı. Çalmadı telefon. Açılmadı. Bir mesaj attı. Görülmedi.
O an fark etti:
Mevsim susmamıştı.
Gitmişti.
Koşarak tekrar pencereye geldi. Karşı dairenin salonuna baktı. İçerisi boştu. Perdeler düzgündü. Bitkiler yoktu. O saksı… Mevsim’in en çok sevdiği, yapraklarını her sabah kontrol ettiği o saksı yoktu.
Kalbi göğsüne çarptı.
“Hayır…” dedi fısıltıyla.
“Beni bu şekilde bırakmaz…”
Ama bırakmıştı.
Rüzgâr kapının önüne çöktü. Karşı dairenin kapısına bakıyordu.
Bir gün önce ardında Mevsim vardı.
Şimdi sadece kilit.
Ve o kilit, onun içindeki her şeyi kapatmıştı.
Milano-İtalya Semaları
Mevsim uçağın penceresinden aşağı bakarken kalbi ilk kez sakin atıyordu. Karşı dairede yaşanan her şey artık bir sokak lambası kadar uzaktı. Işık vardı ama ısı yoktu.
Yanında Bahar Hanım oturuyordu. Kızının elini sıkıca tutmuştu. Hiç konuşmadılar. Konuşmak gereksizdi.
Bu gidiş kaçış değildi.
Bir hayatta kalma biçimiydi...
Hayatına aldığı adamla bir ömür geçirmeyi dilerken artık onun hayatınds olmadığını. bilmek gözlerinin dolmasına neden oluyordu. Telefonu eline alıp ekranı açtığında gözünden yaşlar süzülmeye başlamıştı bile. Rüzgâr ile çekindikleri ilk fotoğraf ekranda duruyordu...
Annesi anlamasın diye göz yaşlarını sildi ve ekrandan kaldırdı fotoğrafı... Bunu içi yana yana yapıyordu. Ama içinde ki ateşi söndürmesi gerek diye düşündü. Ne kadar çabuk unutursa o kadar iyiydi...
1ay sonra
İlk haftalar Mevsim çok yalnızdı. Karşı daire yoktu artık. Camdan bakınca tanıdık bir yüz görmüyordu. Ama bu kez kalbi çarpmıyordu.
Okuluna başladı. Stüdyoda sabahladı. Kimse ona ne yaşadığını sormadı. Sadece çizimlerine baktılar.
“Bu çizgiler çok derin,” dedi hocası.
“Yaşanmış.”
Mevsim başını eğdi.
Evet. Yaşanmıştı.
Zamanla alıştı.
Yabancı bir dilde kendini anlatmaya,
Yabancı sokaklarda yürümeye,
Ve en önemlisi…
Kendi sessizliğini sevmeye.
Bir sabah uyandığında fark etti:
Artık nefes alabiliyordu.
Ağlamıyordu.
Kalbi hâlâ kırık ama sağlamdı.
1ay sonra İstanbul
Rüzgâr her sabah pencereye bakıyordu. Mevsimin dönme ihtimali ile bir umut bakıyordu.
Karşı daire hâlâ boştu.
Bazı sabahlar, Mevsim’in perdesini aralı sanıyordu. Balkona çıkıp elinde kahvesiyle oturduğunu düşünüp yüzünde gülümsemeyle balkona çıkıyor yine aynı hayal kırıklığıyla geri dönüyordu.
Yanılıyordu.
Artık orada kimse yoktu.
Ve ilk kez anladı:
Bir insanın yokluğu,
bir evden daha büyüktür.
Hande kendi evinde yaşamak istemişse de Aysel hanım ve Rüzgâr istemeye istemeye de olsa onu evde ki misafir odasına yerleştirmişti. Ama hiç biri onunla karşı karşıya gelmek dahi istemiyordu. Zorunlu akşam yemekleri dışında kimse onunda konuşmak istemiyordu... Çocuğun cinsiyeti belli olmuş bir kız çocuğu doğuracağını öğrenen Hande, bunu Rüzgâr'a karşı kullanmaya başlamıştı bile...
Mevsime olan zaafını bildiği için, onun adını geçirmemeye hatırlatmamaya çalışıyordu. Ama yanıldığı birşey vardı. Rüzgâr aldığı nefeste bile Mevsim'in varlığını tekrar hatırlıyor onu kaybetmiş olsa da onu sevmeye devam ediyordu.
~. ~. ~. ~. ~. ~. ~.
Mevsim o gün okuldan erken çıkmıştı. Hava griydi; ne yağmur yağıyordu ne güneş kendini gösteriyordu. Şehir, sanki karar verememişti. Mevsim de öyleydi zaten.
Metro çıkışında yürürken birini gördü.
Uzun boylu…
Omuzları hafif düşük…
Adımlarındaki o tanıdık acele…
Kalbi, aklına danışmadan hızlandı.
Durdu.
Adamın arkasından bakakaldı. Kahverengi saçlar, ensede biraz dağınık. Aynı yürüyüş. Aynı sırt. Aynı… Rüzgâr gibi duran her şey.
“Olmaz…” dedi içinden.
“Burada olamaz.”
Ama ayakları çoktan karar vermişti bile.
Adımlarını sıklaştırdı. Adam kalabalığın içine karışıyordu. Mevsim onu kaybetmemek için hızlandı. Bir an durdu, etrafına baktı. Adam köşeyi dönmüştü.
Koştu.
Kalbi kulaklarında atıyordu. Bir anlığına her şeyi unuttu. Neden gittiğini, neden burada olduğunu… Sadece tek bir düşünce vardı:
Eğer oysa…
Adam bir vitrinin önünde durdu. Mevsim birkaç metre geride durup nefesini tuttu. Camdan yansıyan yüzü gördü önce.
Değildi.
Yabancıydı.
Adam arkasını döndü. Göz göze geldiler. Adam şaşkınlıkla baktı. Mevsim utançla başını eğdi.
“Pardon,” dedi fısıltıyla.
Adam hiçbir şey demeden yürüyüp gitti.
Mevsim olduğu yerde kaldı.
Göğsünde bir boşluk açıldı. Bu boşluk acıtmıyordu artık. Daha kötüsü vardı: alışkanlık.
Rüzgâr’ı özlemiyordu sadece.
Onu her yerde arıyordu.
Ellerini montunun cebine soktu. Parmakları buz gibiydi.
“Geçiyor,” dedi kendi kendine.
“Geçecek.”
Ama geçmeyen bazı şeyler vardı.
Rüzgâr'ı asla unutmayacağını biliyordu elbette ama onun yaptığı büyük hatayı unutamazdı, unutmamalıydı.
~. ~. ~. ~. ~. ~. ~.
Rüzgâr o gün Özgü’nün kapısının önünde durduğunda kaçıncı kez geldiğini hatırlamıyordu. Zile bastı. Kapı açıldığında Özgü’nün yüzündeki gerginlik saklanamayacak kadar açıktı.
“Merhaba,” dedi Rüzgâr, sesi yorgundu.
Özgü bir an durdu.
“Gel,” dedi sonra. “Ayakta kalma.”
Salona geçtiler. Rüzgâr oturmadı.
“Mevsim nerede?” diye sordu doğrudan.
Özgü gözlerini kaçırdı.
“Bilmiyorum.”
Bu yalandı. İkisi de biliyordu.
“Biliyorsun, nolur benden saklama. İyi olduğunu bileyim yeter.” dedi Rüzgâr.
“Senden başka kimseye soramam.”
Özgü derin bir nefes aldı. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlendi.
“Rüzgâr… Gitmiş olması sana bir şey anlatmıyor mu? Nerede olduğunu bilmeni istese kaçıp gitmezdi zaten. Yaptıklarım yüzünden gitti Mevsim ve artık bunu kabullenip Hande ile olan hayatına adapte olmalısın. Orta da bir çocuk var unutma.”
“Beni böyle bırakmazdı,” dedi Rüzgâr. Gözleri dolmuştu. Zaten Mevsim gittikten sonra uyumuyor, karlı dairede yanacak bir ışık bekleyerek sabaha karşı koltukta uyuya kalıyordu.
“En azından söylerdi.”
Özgü’nün sesi sertleşti.
“Bazen söylemek, kalmak demektir. Bunu benden isteme nerde olduğunu bilmiyorum ama bilsem de söylemezdim Rüzgâr!”
Rüzgâr bir adım attı.
“Lütfen. Nerede?”
Özgü başını salladı.
“Bilmiyorum dedim.”
Ama sesi titremişti.
Rüzgâr bunu fark etti. Gözleri karardı.
“Sen biliyorsun,” dedi kısık bir sesle.
“Ve bana söylemiyorsun.”
Özgü ayağa kalktı.
“Çünkü bu kez senin bilmemeni seçti.”
Sessizlik.
Bu cümle Rüzgâr’ın içine çöktü.
“Yani… bu kadar mı?” dedi.
“Benim payıma bu düştü. Sonunu bilmeden beklemek, bir gün kavuşma ihtimali olmasa bile. ”
Özgü cevap vermedi.
Ve Rüzgâr ilk kez şunu anladı:
Bazı kapılar, kilitli olduğu için değil…
İçeridekiler çıkmak istemediği için açılmazdı.
~. ~. ~. ~. ~. ~. ~.
Mevsim odasında çalışma masasında oturuyordu. Bahar Hanım telefonu çaldı. Mutfağın diğer ucunda açtı. Sesi kısık ama aceleciydi.
“Özgü?”
“… Evet canım.”
Mevsim başını kaldırmadı. Ama kulakları annesindeydi.
“Yok yok, merak etme. Mevsim iyi.”
Bir duraklama oldu.
Bahar Hanım’ın sesi bir an için değişti.
“Rüzgâr mı?”
Mevsim’in eli dondu. Bardak parmaklarının arasında titredi.
Kalbi bir an durdu sandı.
Bahar Hanım hemen pencereye döndü. Sırtını duvara verdi.
“Hayır… Hayır, söylemedim. Söylemem.”
Mevsim yavaşça ayağa kalktı. Ayak sesleri çıkarmamaya çalışarak bir adım attı.
“Bence de,” dedi Bahar Hanım.
“Bazen bilmemek en iyisi.”
Bu cümle Mevsim’in içine işledi.
Annesi telefonu kapattı. Arkasını döndüğünde Mevsim’i kapının kenarında gördü.
Durdu.
“Kızım—”
“Rüzgâr beni mi sormuş?” dedi Mevsim.
Bahar Hanım bir anlık tereddüt yaşadı. Sonra başını salladı.
“Evet kızım .”
Mevsim’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
“Ve sen söylemedin.”
“Seni korumaya çalışıyorum.”
“Biliyorum,” dedi Mevsim yumuşak ama kesin bir sesle.
“Bu yüzden kızmıyorum.”
Bir an sessizlik oldu.
“Anne,” dedi sonra.
“Onun beni sorduğunu bilmesemde… geçmedi.”
Bahar Hanım kızına yaklaştı.
“Geçmek zorunda değil,” dedi.
“Ama bu duygun seni ele geçirmemeli.”
Mevsim başını salladı.
“Ben de zaten yönetmesine izin vermiyorum.”
Ama içinden geçen başka bir şeydi:
Hâlâ aynı adı duyunca kalbi değişiyordu.
Ama artık geri dönmüyordu.