Hande’nin sesi titreyerek çıktı ağzından:
“Ben… yedi haftalık hamileyim.”
O an salona bir buz gibi sessizlik çöktü.
Rüzgâr derin bir nefes aldı, her şeyin nihayet çözüldüğünü sanarak Mevsim’e baktı.
Sanki “Gördün mü? Hiçbir şey düşündüğün gibi değil.” der gibi…
Ama işte o anda Hande’nin kocası, koltukta taş gibi duran adam, yumruklarını sıkarak konuştu:
“Yedi hafta mı dedin?”
Sesi o kadar sakin ama o kadar ölümcül bir tondaydı ki herkesin içi çekildi.
“Ben iki aydır, TAM iki aydır yurt dışındayım Hande. Hamilelik hesabı tutmuyor.”
Rüzgâr’ın yüzü bir anda gerildi.
Elinden kayıp giden bir düğüm vardı sanki; çözdüğünü sandığı bütün ipler bir anda birbirine dolandı.
“Ne?… Nasıl yani?” diyebildi ama sesi bile kendinden emin değildi artık.
Hande ağlamaya başladı.
“Ben… ben… Rüzgâra aşık oldum…”
Kocası ona yaklaşmadı bile.
Sadece acı bir gülüşle başını salladı:
“Demek aşık oldun ha… Harika.”
Mevsim bu sahneyi izlerken kaldıramadı.
Bunca karmaşanın içinde Rüzgâr’ın gözlerine baktı:
“Sen bana her şeyi çözeceğim demiştin hani?
Her şey çözüldü diye mi düşündün?
Rüzgâr… Ben artık nefes alamıyorum.”
Rüzgâr ona doğru bir adım attı.
“Mevsim, bir dakika dinle—”
“Hayır!” diye kesti Mevsim, sesi ilk kez bu kadar yüksek çıktı.
“Ben daha fazlasını kaldıramam. Bu yabancı insanların hayatı, yalanları, krizleri… Beni içine çekiyor ve ben boğuluyorum.
Ben artık kendimi kaybettim!”
Aysel Hanım bir şey demeye çalıştı ama Mevsim eliyle durdurdu.
“Gerçekler birbirinin içine girmiş. Kimin doğru söylediği, kimin neyi sakladığı belli değil.
Ve ben…
Ben artık Rüzgâr’ın yanında bile güvende hissetmiyorum.”
Ayakkabılarını bile doğru doğru giyemeden kapıya yöneldi.
Rüzgâr arkasından koştu.
“Mevsim, ne olursun gitme! Ben çözeceğim, hepsini çöz—”
Mevsim arkasına bile bakmadı.
Sadece bir cümle bıraktı:
“Sen önce kendi gerçeğini çöz Rüzgâr. Ben artık çözülecek bir şey değilim.”
Kapı sertçe kapandı.
Rüzgâr kapının önünde kalakaldı;
elleri havada, kelimeleri boğazında, nefesi yarım…
Her şey çözülecek sandığı anda,
her şey daha da sarpa sardı.
Apartmanın kapısından dışarı adım attığı anda yüzüne çarpan soğuk hava Mevsim’in dengesini bozdu.
Koridorun basıklığından kurtulmuştu ama göğsündeki sıkışma hiç geçmedi.
Aldığı nefesler kesik kesik, düzensizdi.
Sitenin bahçesine indiğinde ayakları yere değil, havaya basıyor gibiydi.
Sanki dünya hafif hafif sallanıyor, Mevsim’in içi daha da bulanıyordu.
“Yeter…” diye fısıldadı kendi kendine.
" Bu kadarı çok fazla…”
Ellerini saçlarına götürdü, parmakları titriyordu.
Nefesini kontrol etmeye çalıştıkça nefesi daha da hızlandı.
Sanki bütün oksijen eksilmişti, hava yok olmuştu.
Kalbi göğsünü yumrukluyor gibiydi.
Bir adım attı—
bir adım daha—
Sonra olduğu yerde durdu.
Etrafındaki dünya bulanıklaştı.
Gözlerinin önünde siyah noktalar belirdi.
“Nefes… alamıyorum…”
Göğsünü tutarak iki büklüm oldu.
Gözlerinden yaş akıyor ama o fark etmiyordu.
Bir yandan soğuk bir yandan iç yangını derken bedeni iflas ediyordu.
Bir süre sonra ayakları onu taşımayı bıraktı.
Duvara yaslandı ama bacakları daha fazla dayanamadı.
Ve Mevsim çöktü...
Biraz ilerideki bank, sanki onu çağırıyordu.
Ama oraya yürümek bile zor geldi.
Dizleri tutmuyordu.
Sürüklenir gibi birkaç adım attı ve bankın kenarına kendini bıraktı.
Ellerini dizlerine koydu, sonra yüzünü avuçlarının içine gömdü.
Titriyordu.
Üşümekten değil.
İçinden taşan onca yük…
Rüzgârın evinde ki kaos, Okan’ın çığlığı, Rüzgâr’ın her şeyi toparlama çabası…
Ve en çok da Rüzgâr’ın “Mevsim dur, gitme” deyişindeki kırılma.
Kalbi daralıyordu.
“Ben niye böyle oldum?” dedi kendi kendine.
Sesi ince bir fısıltıydı.
“Niye bu kadar yoruldum? Niye nefes alamıyorum?”
Ellerini yüzünden çektiğinde gözleri kıpkırmızıydı.
Bankın metal soğuğu bacaklarına vuruyor ama o hissetmiyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştı ama olmadı.
Bir kez daha denedi… yine olmadı.
Bu sefer gözyaşları yanaklarından değil…
çöküşünden akıyordu.
Koşar adımlarla Özgünün geldiğini gördü. Koşup sıkıca sarıldı arkadaşına Özgü...
Mevsim, bağırmak istiyordu ama sesi fısıltı gibi çıkmıştı.
“Ben… dayanamıyorum artık…”
Gözlerini kapattı.
Bir süre sadece ağladı.
Sessizce, kimsenin duymadığı bir isyanla.
"Mevsim sakin ol ne olur, böyle birşey olacağı aklımın ucundan geçmedi. Yoksa seni götürür müydüm hiç oraya. Affet beni."
Tam o sırada…
Bir adam sesi yükseldi.
Okan’ın gür sesi, öfkeyle karışık:
“Rüzgâr SEN karışma!”
Mevsim başını kaldırmadı ama duymaması imkânsızdı.
Olanın arabasıydı.
Gözlerini tekrar kapattı.
“Lütfen… bitsin…”
"Mevsim kalk gidelim buradan." dedi Özgü.
Mevsim başını salladı. "Eve gitmek istiyorum Özgü. Sende git dinlen, sonra görüşürüz."
Özgü başımı sallamakla yetindi biliyordu ki şimdi üstüne gitse Mevsim daha kötü olacaktı,banktan çantasını alıp ağır adımlarla yürümeye başladı.
Sadece o anı, nefesini, yükünü hafifletmek istiyordu.
Ama hayat hiç durmuyordu.
Ve içeride fırtına büyüyordu.
Okan’ın sesi evi doldurduğunda Rüzgâr otomatik olarak Hande’nin önüne geçmişti.
Okan öfkeyle ileri atıldığında, Rüzgâr onu durdurdu.
Gerginlik havayı kesiyordu.
“Bir sakin ol!” dedi Rüzgâr, dişlerini sıkarak.
“Haklısın , Hande yanlış yapmış olabilir. Ama çözeceğiz, bende sevdiğim kadını kaybettim”
Okan kahkaha attı ama kahkaha acıyla yamulmuş bir çığlığa benziyordu.
“Yanlış mı? Ben iki aydır başka bir ülkedeydim! Yedi haftalık diyorsun! Matematik mi bozuldu?!”
Hande hıçkırıyordu.
“ Okan, ben hata yaptım ama seviyorum Rüzgârı.”
Rüzgâr ellerini havaya kaldırdı, sakin kalmaya çalışıyordu.
“Hala seviyorum diyorsun ya,çıldıracağım. O çocuğun babası ben değilim.”
Bir anda Okan döndü, gözleri Rüzgâr’a kilitlendi.
“Senin derdin ne? Ben miyim babası, burada bile değildim? Yoksa hiç bilmediğim başka bir şey mi dönüyor?!”
Rüzgâr’ın yüzü gerildi.
“Bu olanlar ikimizin de suçu değil ama Doğmamış bir bebekten bahsediyoruz.”
Okan yumruğunu sıktı.
“Benim olmayan bir bebekten!”
Hande çığlık attı.
“OKAN!”
Okan’ın gözleri bir anlık öfkeyle karardı.
Ama sonra titreyerek geri adım attı.
“Nefes alamıyorum burada…” dedi ve kapıya yöneldi.
“Ben… yarın doktora gideceğim. Eğer DNA testi yaptırabilirsek, babası bensem. Ki imkansız birşey ama… her şey düzelir. Ama değilse…”
Devamını getiremedi.
Çünkü getirmek yıkmak demekti.
Kapı çarparak kapandı.
Hande yere çöktü.
Rüzgâr ise yumruğunu sıkarak başını eğdi.
Her şeyi toparlamaya çalışırken daha kötü batmıştı.
Hayatı boyunca korumaya çalıştığı her şey elinden kayıyordu.
Ve o anda Mevsim’in dışarıda tek başına olduğunu hatırladı.
Bir anda kapıya koştu.
Ama artık çok geçti.
O olan olmuştu.
Soğuk hava ciğerlerini yakmaya başlayınca Mevsim yavaşça ayağa kalktı.
Omuzları düşmüş, bakışları boştu.
Yavaş adımlarla evine yürüdü.
Ayak sesleri bile yorgundu.
Kapıyı açtığında içeriden yemek kokusu geldi.
Bahar Hanım mutfaktan seslendi:
“Mevsim? Geldin mi kızım?”
Mevsim cevap vermedi.
Ayakkabılarını bile çıkarmadan salona yöneldi.
Bahar Hanım onu görünce hemen fark etti:
Kızının yüzü bembeyazdı, gözleri şişti, elleri titriyordu.
“Kızım ne oldu?”
Mevsim kelime bile bulamadı.
Annesi yanına gelince kollarına bırakır gibi sarıldı ona.
Anne kokusunu alınca boğazı daha da düğümlendi.
“Anne…” dedi, sesi çatlıyordu.
“Ben… çok yoruldum.”
Bahar Hanım kızının saçlarını okşadı.
“Nefes alamıyorum anne… Her şey üstüme geliyor. Bir şeyler oluyor ama ben yetişemiyorum. Rüzgâr…”
Bir anda sessizleşti.
Rüzgâr’ın adını söylerken sesi kırılmıştı.
Bahar Hanım bunu fark etti.
Sakince kızının çenesini tutup yüzüne baktı.
“Kızım… Rüzgâr ne alaka, neler oluyor?”
Mevsim dudağını ısırıp gözlerini kaçırdı.
"Anne, biz rüzgarla sevgiliyiz, yani sevgiliydik. Ama bir kadın çıktı ve rüzgârdan hamile olduğunu söylüyor. Üstelik kadın evli... Hastaneye gidip muayene oldu doktora yedi hadtalık hamileymiş. Kocası iki aydır yurt dışındaymış...Herşey çözülmüş gibiydi ama tekrar başa sardı."
"Anlamadım Mevsim, sen birde o kadınla hastaneye mi gittin?"
Cevap vermesine gerek yoktu zaten.
Bahar Hanım derin bir nefes aldı.
“Bak Mevsim… Başkalarının yükü senin omuzlarında taşınmaz. Sen daha kendi kalbini taşırken, onların acısı seni boğar.”
Mevsim’in gözünden yaş süzüldü.
“Ben güçlü olmak istedim…”
“Sen güçlüsün,” dedi annesi, alnına küçük bir öpücük kondurarak.
“Ama başkaları için parçalanman gerekmez.”
Mevsim kollarını annesine doladı.
Bu sarılma bir sığınma, bir çöküş, bir kabullenişti.
“Anne…” dedi kısık bir sesle.
“Ben Rüzgâr’dan uzak durmak istiyorum. Yıpranmak istemiyorum artık.”
Bahar Hanım kızının saçlarını elleriyle topladı.
“Belki de biraz uzak kalmak hepiniz için daha iyi. Önce kendini toparlamalısın.”
Mevsim başını salladı.
“Evet… sanırım haklısın.”
Ama içindeki fırtınayı susturmak hiç kolay değildi.
Ve balkon kapısından, Rüzgâr’ın koşar adımlarla apartmandan dışarı çıktığı görülüyordu.
Geç kalmıştı.
Çok geç.