"HERŞEY BİTTİ Mİ ?"

2262 Kelimeler
“Aklım almıyor Özgü, almıyor… Olabilir mi gerçekten? Gerçekten yapmış olabilir mi Rüzgâr böyle bir şeyi?” dedi Mevsim, gözlerinden süzülen yaşları titreyen elleriyle silerken. Birkaç saat öncesine kadar her şey yolundaydı. Gülüyordu, inanıyordu, güveniyordu… Şimdi ise kalbi darmadağın olmuştu. Kısa zamanda âşık olmuştu Rüzgâr’a; o kadar kısa, o kadar derin… Ama karşısına çıkan o kadın, geçmişten gelen o gölge, şimdi her şeyi yerle bir etmişti. Hamilelik haberiyle yıkılmıştı Mevsim. Gerçek olmaması için neler vermezdi ki… Rüzgâr’ı dinlemeden, Özgü’yü kolundan tutup koşa koşa eve dönmüştü. Onu görmeye cesaret edememişti, çünkü görse bu kez inanırdı. Aklı başka söylüyor, kalbi bambaşka bağırıyordu. “Mevsim… kendine gel. Güvenmiyor musun Rüzgâr’a? Baksana, Mert’le o kadın iş birliği yapmış. Rüzgâr’a iftira atıyorlar, belli ki!” diyordu kendi kendine. Ama o ses, o iç sesi susturamıyordu. “Bilmiyorum Özgü… inanmak istemiyorum ama… bu konu açıklığa kavuşana kadar görmek istemiyorum Rüzgâr’ı.” Sesi neredeyse fısıltıydı. Tam o sırada, yan daireden sert bir gürültü yükseldi. Mevsim irkildi. Kalbi hızla atmaya başladı. Ayağa kalktı, duvara doğru birkaç adım attı. Kulağını dayayıp dayamamak arasında kararsız kaldı ama gerek kalmadı; sesler o kadar netti ki duvar bile engel olamıyordu. “Doğruyu söyle bana! Duyuyor musun beni? Seni de o Mert denen piçi de öldüreceğim yoksa!” Bir an sonra yine Rüzgârın sesi geldi, titrek, korku dolu bir ses: “Böyle bir şey olmadı! Olmadı diyorum sana!” Sonra sessizlik… Mevsim nefesini tutmuştu. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. İçeride neler oluyordu? Rüzgâr mıydı o sesi çıkaran? Evet, tanıyordu o öfkeyi… Rüzgâr o anda elinde telefonla kadına bağırıyordu. Öfkeden sesi titriyor, gözleri kan çanağına dönmüştü. “Aramızda olanları yok sayamazsın Rüzgâr! Bu yaptığım belki Mevsim’le aranı bozmak için bir plan ama bebek gerçek!” dedi kadın, karşısında zafer kazanmış gibi. Rüzgâr’ın elleri yumruk oldu. “İstiyorsan doktora gidelim! Randevu aldım yarın için. Gerçekliğini sorguluyorsan, gelirsin!” diye devam etti kadın, ardından telefonu kapattı. Telefonun kapanma sesiyle birlikte Rüzgâr, masada duran vazoyu hışımla fırlattı. Cam parçaları dört bir yana saçıldı. Tam o anda kapı açıldı, annesi içeri girdi. “Oğlum! Ne oluyor burada? Buranın hali ne bu şekilde!” dedi panikle. Ama Rüzgâr’ın yüzünü görünce sesi titredi. “Rüzgâr… iyi misin oğlum? Ne oldu, anlat bana.” Rüzgâr başını eğdi, gözyaşları birikmişti. Annesinin elleriyle saçlarını okşadığını hissedince çocuk gibi ağlamaya başladı. Aysel Hanım mutfağa gitti, bir bardak su alıp geldi. “Tamam güzel oğlum, ben şimdi buraları toparlıyorum. Sen biraz sakinleş, sonra konuşuruz. Hadi…” dedi, eline süpürgeyi alıp yere saçılan camları toplamaya başladı. Bir süre sonra Rüzgâr derin bir nefes aldı. Ellerini yüzüne kapatıp sessizce ağladı. Annesi karşısına oturduğunda, yorgun ve kısık bir sesle konuşmaya başladı: “Anne… baştan anlatacağım ama lütfen kesme beni. Bugün gerçekten çok zordu.” Bir nefes daha aldı. “Hande’yi hatırlıyorsun, değil mi? Üniversitedeki sevgilimdi. Ayrıldık, sonra buraya taşındık. İyi geldi burası bana. Onu tamamen unuttum sandım ama o yeniden hatırlattı bana kendini merak etme öyle aşkla falan hatırlamadım onu. Sonra…” Cümlesi yarım kaldı. Gözlerinin önüne Mevsim geldi. O gülüş, o bakış… İçini yakan özlemle mırıldandı: “Sonra Melek gibi biri çıktı karşıma. Kim biliyor musun anne?” “Kim oğlum?” “Mevsim.” Aysel Hanım bir anda ayağa kalktı, ellerini göğsünde birleştirdi. “Allah’ım sana şükürler olsun! Ne kadar çok sevindim bilemezsin oğlum. Mevsim’i o kadar çok sevmiştim ki…” Rüzgâr acıyla başını iki yana salladı. “Dur anne, fazla sevinme… çünkü bugün kaybettim onu.” Aysel Hanım’ın yüzündeki ifade bir anda dondu. “Nasıl yani?” dedi, korkuyla. “Hande bugün çıkıp geldi. Hamile olduğunu söylüyor. Ben eminim kendimden ama Mevsim… inanmadı. Haklı olarak inanmadı. Anne, ben Mevsim’i kaybedemem…” Başını ellerinin arasına aldı. Gözyaşları avuçlarına aktı. “Hande yarın için bir doktor randevusu almış. Ama onun ne yapacağı belli olmaz. Ben başka bir doktor bulacağım. Onu da götüreceğim oraya. Mevsim’i de ikna edip yanımda olmasını sağlayacağım. Gerçeği kendi gözleriyle görecek… çünkü ben onsuz nefes bile alamam.” Mevsim, perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Gecenin sessizliği bile yorgun görünüyordu. Sokak lambasının solgun ışığı, cama vurup yüzünü aydınlattığında kendi haline acıdı. Bir an için gözleri Rüzgâr’ın dairesine kaydı. Işıklar hâlâ yanıyordu. İçinden bir ses, “Git, konuş, onu dinle…” diyordu. Ama diğer sesi daha baskındı. “Hayır Mevsim, kendine bunu yapma.” Bir sandalye çekip oturdu. Elini kalbine koydu; sanki orada bir düğüm vardı. Gözleri doldu, boğazı düğümlendi. “Ben ne yapacağım Özgü? Bu kadar mı kolay sarsılır bir güven? Daha dün bana ‘Seninle yeniden doğdum’ diyen adam, bugün başka birinin çocuğuna baba mı oluyor?” Özgü, Mevsim’in yanına geldi, dizlerinin üzerine oturdu. “Bak Mevsim, ben de şaşkınım. Ama sen Rüzgâr’ı tanıyorsun. O öyle biri değil. O kadın yalan söylüyor.” Mevsim başını iki yana salladı. “Yalan olsa bile… bu kadarını hak etmedim. Bir açıklama bile yapmadı. Ben onun susuşuna, o kadının sözlerinden daha çok kırıldım.” Bir süre sessizlik çöktü odaya. Yalnız kalplerin sessizliği… Dışarıdan geçen arabanın sesi bile bu sessizliğe zarar veremedi. Mevsim yavaşça yerinden kalktı, mutfağa geçti. Dolaptan bir bardak su aldı ama içemedi. Bardağı elinde döndürürken gözleri uzaklara daldı. “Ona inanmak istiyorum, Özgü. Gerçekten istiyorum. Ama inanırsam, eğer yalan çıkarsa… o zaman kendimden de nefret ederim.” Özgü sessiz kaldı. Arkadaşının ne kadar yorgun olduğunu, ne kadar sevdiğini biliyordu. Birlikte sessizce oturdular bir süre. Mevsim perdeyi tekrar araladı. Artık Rüzgâr’ın evindeki ışıklar da sönmüştü. “Biliyor musun Özgü, aşk bazen insanı öldürmeden önce bin kez öldürüyor.” dedi, sesi titreyerek. “Ben şu an tam ortasındayım… ne kalabiliyorum, ne gidebiliyorum.” Özgü onun elini tuttu, sıkıca. “Belki de sabah olunca her şey değişir Mevsim. Belki bir açıklaması vardır, kim bilir?” Mevsim gülümsedi ama gözlerinden yaş süzüldü. “Belki… Ama bazı sabahlar, geceyi bile aydınlatmaz Özgü.” Bardağı masaya bırakıp sessizce odasına geçti. Perdeleri kapattı, yatağın kenarına oturdu. Rüzgâr’ın sesini, gülüşünü, dokunuşunu düşündü. Kalbinde bir yer hâlâ onun içindi. Ama aklı… aklı çoktan savunmaya geçmişti. O gece Mevsim uyuyamadı. Bir ara gözlerini kapattığında Rüzgâr’ın sesini duyar gibi oldu: “Dayan Mevsim, sadece yarına kadar… her şeyin cevabını alacaksın.” Ama Mevsim bunu bir rüya sandı. Kendini yastığa bıraktı ve içinden sadece bir cümle geçti: “Eğer o bebek gerçekse, ben artık yokum Rüzgâr…” Sabah, perdelerden sızan solgun ışık odanın içine vurduğunda Mevsim uyanmak istemedi. Gözlerini açsa bile kalbi hâlâ geceye aitti. Başucundaki saate baktı; okula gitme vaktiydi ama bedeni yerinden kalkmıyordu. Özgü kapıyı araladı, elinde çantasıyla içeri girdi. “Hadi Mevsim, geç kalacağız. Bugün okula gitmezsek devamsızlıktan kalacağız.” Mevsim başını yastığa gömdü. “İstemiyorum Özgü… kimseyi görmek istemiyorum.” “Olmaz! Hadi, kalk. Rüzgâr’ı görmeyeceğiz zaten. Hem biraz kafan dağılır.” İstemeye istemeye doğruldu Mevsim. Aynanın karşısında yüzüne baktı, solgun, yorgun, gözleri şişmişti. Saçlarını topladı, sessizce üstünü giyindi. İçinde garip bir sıkıntı vardı; sanki bugün bir şey olacaktı. İkisi birlikte evden çıktılar. Apartmanın girişine kadar sessizce indiler. Tam kapıdan dışarı adım atacaklardı ki… Bir gölge hızla üzerlerine geldi. Rüzgâr’dı. Gözleri öfkeyle dolu, yüzü yorgun ve kararlıydı. Bir kelime bile etmeden Mevsim’i kollarına aldı. “Rüzgâr! Ne yapıyorsun, bırak beni!” diye bağırdı Mevsim, çırpınırken. Ama Rüzgâr onu arabaya bindirmiş, kapıları kilitlemişti bile. Özgü de peşlerinden arabaya atladı. “Rüzgâr, delirdin mi sen! Ne yapıyorsun?” Rüzgâr direksiyonu kavradı, sesi soğuktu. “Bunu yapmak zorundayım. Artık kaçamayız, hiçbirimiz.” Araba sessizce yola çıktı. Ne Mevsim konuşabildi ne Özgü. Bir süre sonra Rüzgâr aracı yol kenarına çekti. Üçü de birbirine baktı; gözlerde öfke, korku, şaşkınlık… “Ne oluyor Rüzgâr?” dedi Özgü, nefesini zor tutarak. Rüzgâr tam cevap verecekken arka kapı açıldı. Hande içeri girdi. Yüzünde o tanıdık sinsi gülümseme vardı. “Vay canına… tam kadro toplanmışız. Ne hoş tesadüf.” Mevsim’in gözleri doldu, elleri titredi. “Yok artık! Bu kadarı da fazla! Beni hemen indir bu arabadan!” diye bağırdı. Kapı kolunu çekti ama kilit açılmadı. Rüzgâr sessizdi. Özgü onu durdurmak istedi. “Mevsim, lütfen, sakin ol…” “Nasıl sakin olayım Özgü? Yanımızda o kadın var!” Hande koltuğuna yaslanıp kahkaha attı. “Ne oldu Mevsim? Gerçeklerle yüzleşmek zor mu geldi?” Rüzgâr dişlerini sıktı, direksiyonu çevirdi, aniden başka yöne kırdı arabayı. Hande’nin gülüşü bir anda dondu. “Ne yapıyorsun Rüzgâr! Ben randevuyu ayarladım, neden başka yere gidiyoruz?” Rüzgâr gözlerini yoldan ayırmadan konuştu: “Çünkü ben kendi gerçeğimi kendi gözümle görmek istiyorum.” Arabada hava buz gibiydi artık. Mevsim sessizce dışarıyı izliyor, içinden “Bu kabus bitsin artık,” diyordu. Bir süre sonra hastanenin otoparkına girdiler. Rüzgâr arabadan indi, kapıları açtı ama Mevsim’i kolundan tutarak yönlendirdi. Hande homurdanıyordu. “Saçmalık bu! Zaten randevum vardı!” Rüzgâr aldırmadı. Danışmadan yeni bir doktor ismi aldı. Üçü birlikte bekleme odasına geçtiler. Mevsim’in kalbi güm güm atıyordu. Artık dayanacak gücü kalmamıştı. “Ben buraya kadar Rüzgâr. Daha fazlasını izleyemem. İstersen sen git ama ben bu oyunun içinde yokum.” Rüzgâr sessizce başını eğdi. Mevsim kapıya doğru yürürken, Hande sinsice gülümsedi. “Git tabii… kaçmak en iyi yaptığın şey zaten.” Mevsim dönüp sert bir bakış attı ama cevap vermedi. Hande içeri girdi, Rüzgâr da ardından. Doktor, soğuk bir ciddiyetle kadını karşıladı. Ultrasona uzandı, kısa bir muayeneden sonra konuştu: “Bebek gayet sağlıklı görünüyor. Tebrik ederim.” Bir ultrason çıktısı uzattı Hande’ye. Hande, kağıdı hemen Rüzgâr’a uzattı. “İşte… görmek istediğin bu değil miydi?” dedi imalı bir sesle. Doktor, masasına geçti. “Vitaminlerinizi düzenli alın. Ağır işler yapmayın. Stresten uzak durun.” Tam o sırada Hande, bir adım öne çıktı. “Peki doktor bey, bebek için yapabileceğimiz özel bir şey var mı? Babasıyla birlikte dikkat etmemiz gereken bir şey mesela?” Sesinde kurnaz bir alay vardı. Doktor sadece dosyasına bakıp kısa bir cevap verdi: “Hayır, yalnızca dinlensin yeterli.” Rüzgâr kapıya yönelirken bir anda durdu. “Doktor bey,” dedi sessiz ama net bir sesle, “kaç haftalık hamile?” Doktor hiç düşünmeden yanıtladı: “Yedi hafta.” O an odadaki hava dondu. Hande’nin yüzü bir anda soldu, elleri titredi. Rüzgâr gözlerini ondan ayırmadan başını eğdi, hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldi. Koridora çıktıklarında Hande panik halde nefes alıyordu. Rüzgâr hâlâ susuyordu. Hande, Rüzgâr’ın anlamadığını sanarak Mevsim’in yanına yaklaştı. “Gördün mü Mevsim? Gerçek ortada. Bebeğin babası Rüzgâr. İstersen sen de alış yavaş yavaş bu duruma.” Mevsim’in gözleri doldu, ama bu kez ağlamadı. Sadece derin bir nefes aldı, başını kaldırıp Hande’nin gözlerinin içine baktı. “Senin neye alışacağını ben gösteririm şimdi.” dedi, sesi titreyen bir öfkeyle. İçinde ki bütün öfke ve kin ile birlikte handenin üzerine atılmıştı ki Özgü onu durdurdu. O sırada Rüzgâr dönüp ikisine baktı, gözlerinde bir kararlılık vardı. Hande’nin anlamadığı şey, Rüzgâr’ın her şeyi çoktan çözmüş olmasıydı. Ama o, gerçekleri onun ağzından duymak istiyordu. Ve bu, fırtınadan önceki sessizlikti. Hastanenin soğuk koridorunda dördü sessizce yürüyordu.Hiç biri ne olacağını asla kestiremiyordu. Doktorun “bebek yedi haftalık” demesinden sonra Rüzgâr’ın yüzü bir anda donmuştu. Hande, panikle çantasını karıştırıyor, ama ne aradığını kendisi bile bilmiyordu. Mevsim’in gözleri dolmuştu; Rüzgâr’ın sessizliği, içini kemiren bir sessizlikti. Dışarı çıktıklarında Rüzgâr arabaya doğru yürüdü. Anahtarı elinde sıkıca tutuyordu. “Rüzgâr, nereye gidiyoruz?” diye sordu Mevsim, endişeli bir sesle. Rüzgâr kısa bir duraksamadan sonra başını kaldırdı. “Hande’yi eve götürüyorum,” dedi soğuk ama net bir sesle. Hande hemen araya girdi. “Ne demek eve götürüyorum? Benimle mi geliyorsun yoksa ?.” Rüzgâr gözlerini Hande’nin yüzüne dikti. “Senin evinden bahsetmiyorum. Anneme götüreceğim seni. Her şeyi anlatma vakti geldi.” Hande’nin yüzü bir anda soldu. “Ne? Hayır... bunu yapamazsın!” “Yaparım, madem bu çocuk benim annemin herşeyi bilmeye hakkı var.” dedi Rüzgâr, direk koluna uzanıp onu arabaya yönlendirdi. Mevsim olduğu yerde kalakaldı. “Ben gelmiyorum,” dedi titreyen sesiyle. Rüzgâr dönüp ona baktı, gözlerinde hem kırgınlık hem de kararlılık vardı. “Mevsim, lütfen... Her şey bitecek. Güven bana. Ne kadar zorlansam da bu düğümü çözmek zorundayım.” Mevsim’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Başını eğdi, derin bir nefes alıp arabanın arka koltuğuna geçti. Hande alaycı bir kahkaha attı. “Gerçekten mi Mevsim? Bu kadarına da pes yani... Hâlâ inanıyor musun ona?” Mevsim dişlerini sıktı ama cevap vermedi. Rüzgâr motoru çalıştırdı, dikiz aynasından kısa bir an ikisine de baktı. “Artık maskeler düşecek,” dedi kendi kendine fısıldar gibi. Bir süre sonra araba Aysel Hanım’ın evinin önünde durdu. Rüzgâr kapıyı açıp ilk inen oldu. Sonra Mevsim indi, en son da Hande. Hande etrafa bakındı, dudaklarını bükerek alay etti. “Burası da aynı... köy evi gibi eski paspal.” Rüzgâr duymazdan geldi, kapıyı açtı. “İçeri gir.” Ev sessizdi. Sadece salondan gelen hafif bir erkek sesi duyuluyordu. Aysel Hanım’ın sesi de arada yükseliyordu; gülüyorlardı sanki. Rüzgâr şaşırıp durdu. “Annem yalnızdı sanıyordum...” Kapıdan içeri adım atınca hepsi bir anda dondu kaldı. Salonda, Aysel Hanım’ın karşısında bir adam oturuyordu. Düzgün giyimli, tanıdık bir yüz... Aysel Hanım onları görünce yerinden kalktı. “Oğlum, geldiniz mi? Gelin, tanıştırayım…” Ama Hande’nin yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Gözleri kocaman açılmış, dudakları titriyordu. “Sen… sen burada ne arıyorsun?” dedi, sesi buz gibi. Adam yerinden kalktı, Hande’ye dönüp sakin ama gergin bir sesle konuştu: “Ben de sana tam olarak bunu soracaktım Hande.” Mevsim şaşkınlıkla Rüzgâr’a baktı. “Rüzgâr… kim bu adam?” Rüzgâr’ın kaşları çatıldı. “Ben de bilmiyorum…” Aysel Hanım araya girdi. “Bu bey, Hande’nin eşiymiş,” dedi sessiz ama net bir sesle. Bir anda odadaki hava kesildi. Mevsim’in gözleri büyüdü, Rüzgâr başını inanamazcasına iki yana salladı. “Elin titrerken tuttuğun yalanlar… işte buraya kadar Hande,” dedi öfkeyle. Hande geri adım attı, gözleri doldu ama bu defa numara değildi. “Ben… ben açıklayabilirim,” dedi sesi titreyerek. Rüzgâr elini kaldırdı. “Gerek yok. Artık kimseyi kandıramazsın.” Mevsim sessizce kapıya doğru döndü. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi ama bu defa öfke değil, rahatlama vardı içinde. Rüzgâr onu durdurdu. “Bitmedi… ama en azından gerçek başladı.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE