— Rüzgâr… — dedi Mevsim, ama kelimeler boğazında düğümlendi; sesi havada eriyip kayboldu.
“Rüzgâr, nolur dinle beni… Düşündüğün gibi değil. Bu, hiç düşündüğün gibi değil…”
Rüzgâr’ın o hayran olduğu gri gözleri, Mevsim’in ruhuna saplanan iki kıvılcım gibiydi. Bakışıyla etrafı alevlere boğuyor, içini kavuruyordu.
— Sus, Mevsim… sus… — diye fısıldadı dişlerinin arasından. — Keşke ölseydim de gözlerim bunları hiç görmeseydi.
“Ne olur, Rüzgâr, bir şans ver bana. Lütfen… sadece anlatmama izin ver.”
Mevsim’in sesi her kelimede titredi, içten gelen bir hıçkırık göğsünden yükselip boğazına takıldı.
O anda Özgü yetişti; yüzünde kararlılığın gölgesi, sesinde öfke vardı:
— Ne oluyor burada? Mevsim… neden ağlıyorsun? — dedi ve gözlerini öfkeyle Rüzgâr’a çevirdi.
— Bana bak! Kardeşime ne yaptın sen? Niye ağlıyor bu kız?
Parmağıyla Rüzgâr’ı itince, o istemsizce geri sendeledi. Kelimeler ağzına kadar gelip boğazında takılı kaldı.
Mevsim aniden ayağa kalktı, bacakları titreyerek.
— Dur! Yapma, Özgü… onun suçu yok. Aslında suç… bende.
Rüzgâr’ın göğsü inip kalkıyor, yumrukları istemsizce kenetleniyordu.
— Sus Mevsim, sus! Kendi gözlerimle gördüm ben. Bana yalan söyleme artık!
Mevsim’in sesi parçalanmıştı, kelimeler birbirine çarpıp düşüyordu.
— Gördüğünü sandığın şey… öyle değil, Rüzgâr. Dinlesen… anlardın.
Özgü, araya girip sesini yükseltti:
— Ne gördün ki? Bu kız sana ne yapmış olabilir?
Rüzgâr gri gözlerini kısmış, hâlâ Mevsim’e saplamıştı bakışlarını:
— Onları… onları öpüşürken gördüm. Beni aptal yerine koydun.
Mevsim’in gözlerinden yaşlar süzüldü; hıçkırıkları kelimelerin arasına giriyordu.
— Hayır… Hayır, Rüzgâr! Mert beni zorla öptü. Ben… seni yeni bulmuşken, seni bu kadar severken nasıl böyle bir şey yaparım?
Rüzgâr’ın yumrukları daha da sıkıldı; öfke damarlarından taşacak gibiydi.
Bir anlık sessizlik çöktü. Rüzgâr’ın nefesi kesildi, omuzları ağır bir yükle düştü. Yüzündeki öfke, yerini yavaşça pişmanlığın ağır gölgesine bıraktı.
Mevsim’in sesi tekrar yükseldi; bu defa bir sitemdi bu:
— Dinleseydin… açıklasaydım. Ama dinlemedin beni.
Rüzgâr gözlerini sıkıca kapattı, yumruğu havada titredi. Bir saniye daha orada kalırsa kendini kaybedeceğini hissediyordu. Hızlı adımlarla uzaklaşmak için geri döndü.
— Dur! — Özgü kolundan yakaladı. — Böyle olmaz. Kaçmakla hiçbir şey çözemezsin.
Rüzgâr kolunu kurtarmaya çalıştı ama Özgü’nün bakışları sertti.
— Eğer gerçekten bilmek istiyorsan, hadi… gel benimle. İkinizin de konuşmaya ihtiyacı var.
Kısa bir sessizlikten sonra Rüzgâr dişlerini sıkarak başını çevirdi. Sonunda Özgü’nün ısrarıyla okulun kalabalığından uzak, sessiz bir köşeye geçtiler. Beton merdivenlerin üzerinde üçü karşılıklı oturdu.
Mevsim’in sesi titrek ve kırıktı:
— Rüzgâr… gördüğün şey düşündüğün gibi değil.
— Ben kendi gözlerime mi inanayım yoksa sana mı? — dedi Rüzgâr, hâlâ öfke ile kırgınlık arasında sıkışmış hâlde.
Mevsim, gözyaşlarını bile silmeden devam etti:
— O… Mert. Daha önce bana, beni sevdiğini söyledi. Ben de ona böyle hissetmediğimi söyledim. O da anladı, uzaklaştı. Her şey normale döndü sandım. Ama bugün… birden geldi. “Olmuyor, yapamıyorum, arkadaş kalamıyorum” dedi… ve beni öptü.
Rüzgâr’ın yüzünde şaşkınlık ve şüphe birbirine karıştı.
— Ee? Sen de izin verdin, öyle mi?
Mevsim başını hızla salladı, hıçkırıklarının arasından konuştu:
— Hayır! Onu ittim. Ama tam o an sen geldin. Bana hiç sormadan… inanmadın.
Özgü araya girdi, gözlerini Rüzgâr’a dikerek:
— Ben Mevsim’i tanırım. Eğer “yapmadım” diyorsa, yapmamıştır. Kardeşime böyle dolu dolu bakarken yalan söylediğini mi düşünüyorsun?
Rüzgâr sessiz kaldı. Gözleri Mevsim’in yüzünde dolaşıyor, kalbi öfke ile pişmanlık arasında çırpınıyordu.
Mevsim kısık bir sesle ekledi:
— Sadece… bana inanmanı istiyorum.
Rüzgâr’ın bakışları yere kaydı. Öfke çoktan dağılmış, yerini ağır bir pişmanlık almıştı. Gözlerinin kenarı kızarmıştı, sesi fısıltıya dönmüştü:
— Mevsim… Senin gözyaşlarını görmek, cehennemde yanmaktan beter benim için. Ama kendime engel olamadım. Seni kaybetme ihtimali aklıma bile gelince… delirdim.
Mevsim titreyen parmaklarını göğsüne bastırdı; kalbi sanki oradan çıkıp yere düşecek gibiydi.
— Ben sana defalarca, kalbimde kimseye yer olmadığını göstermek istedim. Senin dışında kimseye… Ve sen… bana inanmadın, Rüzgâr. En çok buna kırıldım.
Rüzgâr bir adım attı, sonra tereddütle durdu. Gözlerini Mevsim’den ayırmadan kısık bir sesle konuştu:
— Kıskançlığım… sevgimden büyük oldu. Seni korumak isterken en çok seni incittim. Kendimden utanıyorum.
Mevsim’in gözlerinden yaşlar süzülürken, sesi ince bir çizgi gibi çatladı:
— Beni değil… güvenimizi incittin. Kalbim hâlâ seninle ama… yaralı.
Rüzgâr ellerini yavaşça kaldırıp onun titreyen parmaklarını tuttu. Sesindeki kırılganlık en derin itiraf gibiydi:
— Eğer izin verirsen… bu yarayı kapatana kadar bırakmam ellerini. Gerekirse ömrümün sonuna kadar uğraşırım. Yeter ki sen bir daha bana “git” deme, Mevsim. Çünkü ben sensiz… nefes bile alamam.
Mevsim’in bakışları dolu dolu ona yükseldi. Dudaklarından güçlükle döküldü:
— Gitme… Ne olursa olsun, bir daha asla gitme.
Rüzgâr gözlerini kapatıp alnını onun alnına yasladı. Sessizlik, ikisinin kalp atışlarını birbirine karıştıracak kadar yakın bir bağ kurmuştu.
Sonra Rüzgâr, tereddütsüzce kollarını açtı. Titreyen bir nefesle fısıldadı:
— Gel… izin ver, seni sarıp bütün korkularını susturayım.
Mevsim önce gözlerini kapadı; sanki içinde kırık dökük ne varsa o an kabuğundan çıkmak üzereydi. Sonra bir adım atıp kendini Rüzgâr’ın kollarına bıraktı.
Rüzgâr onu sımsıkı sardı, göğsünde kaybolan saçlarına yüzünü gömdü.
— Affet beni… — dedi boğuk bir sesle. — Seni kırmaya, ağlatmaya değil… yanında olmaya geldim ben bu hayata.
Mevsim gözlerini kapatıp onun kalbinin ritmini dinledi. İçinde bir huzur dalgası yayıldı. Dudaklarının kenarında küçük ama gerçek bir gülümseme belirdi.
— Seni affediyorum, Rüzgâr. Çünkü ne olursa olsun… seni seviyorum.
O an, sanki bütün yanlış anlamalar, bütün yaralar bir anda eriyip gitmişti. Geriye kalan tek şey, birbirine sarılmış iki kalbin aynı anda attığı sessiz bir yemindi: Birbirinden asla vazgeçmemek.
Özgü, biraz uzakta onları izlerken derin bir oh çekti. Yüzleri gülümseyerek el ele ona doğru yürüdüklerinde içten içe rahatlamıştı.
— Oh be… çok şükür iyisiniz. Konuyu tekrar açmak istemiyorum ama merak etmeyin, o Mert’i yakaladığımda parça pinçik edeceğim! — dedi, yüzünü öfkeyle buruşturup ardından kahkahaya karışan bir bakış attı.
Rüzgâr’ın azalmış gerginliği, Özgü’nün bu sözleriyle yeniden yükseldi.
— Siz hiçbir şey yapmayın. Onunla ben konuşacağım. — dedi ama aklında farklı planlar vardı. Şu an anın tadını çıkarıyor gibi görünse de, gerçekte Mert’e karşı hazırladığı intikamı kafasında kuruyor, bunu Mevsim’e hissettirmemeye çalışıyordu.
Kara bulutlar artık dağılmış, üçü birlikte oturmuş tatlılarını yiyip çaylarını içiyorlardı. Sanki birkaç saat önce yaşananlar hiç olmamış gibi davranıyorlardı.
Mevsim’in aklından ise Mert’in yaptığı ihanet geçiyordu; yıllardır süren dostluklarının bu şekilde sarsılması canını en çok acıtan şeydi.
Rüzgâr ise bu sakinliğin altında gizli bir fırtına taşıyordu. Kimin bozulacağını, hangi tepkinin geleceğini düşünüyordu ama ikisi de çok iyi rol yapıyordu; kimse gerçeği fark etmemeliydi.
Biraz zaman geçtikten sonra üçlü, güle oynaya evin yolunu tuttu.
Tam arabayı park edip Rüzgâr ve Mevsim el ele apartmana giriyorlardı ki… onları bekleyen sürprizden tamamen habersizdiler.
Mevsim’in yüzünde günlerdir olmadığı kadar huzurlu bir gülümseme vardı. Özgü yanlarında şakalaşıyor, Rüzgâr arada bir onun elini sımsıkı tutup göz ucuyla ona bakıyordu.
Sanki az önce yaşanan fırtına hiç olmamış, içlerinde kırılan ne varsa onarmaya başlamışlardı.
Ama apartman kapısına yaklaştıklarında, o huzur bir anda yerle bir oldu.
Kapının önünde iki siluet bekliyordu. Biri, tanıdık ama şimdi bambaşka bir yüz taşıyan Mert’ti… Diğeri ise Mevsim’in birkaç kez uzaktan gördüğü, uzun saçlı, dar mini eteğiyle dikkat çeken o kadındı. Dudaklarının kenarında, rahatsız edici bir gülümseme vardı.
Rüzgâr’ın adımları ağırlaştı, bakışları bir anda sertleşti. Yüzündeki ifade bir saniyede değişti; huzur dolu adam gitmiş, yerini öfke ve şüpheyle bakan biri almıştı.
— Bu da ne şimdi?.. — diye mırıldandı Rüzgâr, sesi buz kesmiş gibiydi.
Mevsim’in kalbi sıkıştı, içini kötü bir his kapladı.
— O kadın… — dedi fısıltıyla.
Özgü kaşlarını çattı, bir adım geriye çekildi.
— Ne işleri var burada? — diye sordu temkinle.
Kadın, dudaklarında sinsice büyüyen bir tebessümle onlara doğru bir adım attı.
— Tam zamanında geldiniz… konuşmamız lazım. Özellikle de seninle, Rüzgâr.
Rüzgâr’ın çenesi kasıldı, gözlerini kısmıştı.
— Ne hakkında konuşacakmışız?
Kadın, Mert’in koluna alaycı bir şekilde dokundu.
— Önce sakin ol. Öyle hemen saldırmaya kalkma… Çünkü söyleyeceklerim senin hayatını değiştirecek.
Mevsim’in elleri terledi, boğazı kurudu. Özgü kolundan tutup hafifçe geri çekti.
— Bir tuzak gibi kokuyor bu. — dedi, gözlerini ayırmadan. — Bu kadın hayra alamet değil.
Kadın yaklaşırken adımlarını yavaşlattı, sesi her kelimede daha da keskinleşti:
— Rüzgâr… ben hamileyim.
Hava bir anda kesildi. Sessizlik, kulakları sağır edecek kadar gürültülüydü.
Mevsim’in göz bebekleri büyüdü, dizlerinin bağı çözüldü. Özgü refleksle onu tuttu, yoksa yere yığılacaktı.
— Ne?.. — diye fısıldadı Mevsim, sesi neredeyse çıkmadı. — Ne… dedin sen?..
Rüzgâr bir adım geri çekildi. Kalbi göğsünde gürültüyle çarpıyordu; ne duyduğuna inanmak istemedi.
— Bu… bu saçmalık. — dedi, sesi çatlayarak. — Sen… En son ne zaman görüştük onu bile bilmiyorum. Ne hamileliği?
Kadın kahkaha attı; kahkahasında zehir vardı.
— Elbette bilmiyorsun. Çünkü bu senin için sadece bir “gece”ydi… Ama benim için değil. Ve şimdi bu gece, ömrünün geri kalanını değiştirecek.
Rüzgâr’ın yüzündeki öfke yerini şok ve korkuya bıraktı.
— Yalan söylüyorsun. YALAN! — diye bağırdı, sesi titriyordu.
Kadın, çantasından bir şey çıkardı bu bir ultrason fotoğrafıydı ve başını salladı.
— Test sonuçları elimde. Gerekirse mahkemeye bile giderim. Ama önce gelip konuşmamız gerektiğini düşündüm… çünkü artık sadece sen ve ben değiliz, içimde senin bir parçan var.
Mevsim’in gözyaşları sessizce süzülmeye başladı. Dizlerinin üzerine çökmemek için tüm gücüyle kendini tuttu.
— Rüzgâr… — dedi boğuk bir sesle. — Bu doğru mu?..
Rüzgâr’ın dudakları aralandı ama kelimeler çıkmadı. O an yüzündeki her ifade —öfke, pişmanlık, şaşkınlık— birbirine karıştı.
— Mevsim… yemin ederim… ben… — diye başladı ama boğazı düğümlendi.
Özgü öne atıldı, kadının tam karşısında durdu.
— Bu yaptığın oyun kokuyor. Her şey planlanmış gibi. Mert’le birlikte mi çevirdiniz bu tezgâhı? — dedi gözlerini kadının üzerine dikerek.
Kadın sadece gülümsedi, göz ucuyla Mert’e baktı. Mert’in yüzü solgundu, hiçbir şey söylemiyordu.
— Plan mı? Belki evet, belki hayır Mert sadece yardım etti bana. Ama gerçek şu ki… artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Mevsim geri adım attı, nefesi kesilmişti. Rüzgâr ona ulaşmak için elini uzattı ama Mevsim, parmaklarını geri çekti.
— Bana… biraz zaman ver. — dedi gözyaşları içinde. — Buna hazır değilim…
Ve o an, apartman kapısından çıkan Mert ve kadının arkasından dünya durmuş gibiydi. Sevgiyle onarılan kalpler yeniden dağılmanın eşiğindeydi. Ve bu defa, hiçbir şey eskisi kadar kolay olmayacaktı…
Mevsim şok içinde geri geri adım attı, basamaklara sırtı çarptığında olduğu yerde durdu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki, nefesi boğazına düğümlendi. Gözlerini kapıya çevirdiğinde nefesi iyice kesildi… Kapıda Mert vardı. Yanında da uzun sarı saçlı, kısa etekli bir kadın, kollarını kavuşturmuş, küçümseyen bir tebessümle onları izliyordu.
O an zaman dondu. Rüzgâr kadını görünce yüzü bir anda gerildi, çenesi sıkıldı. Yumruk yaptığı elleri titriyordu.
— Ne işi var burada… diye fısıldadı dişlerinin arasından.
Özgü Mevsim’in koluna sarıldı, sesi korkuyla titredi.
— Mevsim… hadi gidelim buradan… Lütfen…
Mevsim ise kıpırdayamadı. Rüzgâr ona doğru bir adım attı, elini uzattı ama Mevsim hızla geri çekildi.
— Bunu bana yapma Mevsim… Dayanamam. Daha yeni bulmuşken seni… benden seni bırakmamı isteme…
Mevsim’in gözleri doldu. Titreyen elleriyle yanaklarındaki yaşları sildi, sonra Rüzgâr’ın yüzüne dokundu.
— Ben de seni yeni buldum… Ama yere göğe sığdıramadığım adamı bir fotoğraf karesine sığdırıp, ona olan güvenimi yerle bir ettiler. Anlıyor musun?
— Yapmadım Mevsim! Yapmadım… Sana yemin ediyorum! — diye haykırdı Rüzgâr.
Tam o sırada sarı saçlı kadın ileri çıktı, gözlerini Rüzgâr’a dikip sinsice gülümsedi.
— Ne çok bağırıyorsun sevgilim… Belki de biraz daha dikkatli olmalıydın. Sonuçta… içinde senden bir parça taşıyorum artık.
Bu sözler ortalığa buz gibi bir sessizlik bıraktı. Mevsim’in nefesi kesildi, Özgü’nün eli dudağında dondu. Rüzgâr bir adım geri attı, gözleri büyüdü.
— Ne diyorsun sen? — diye kükredi.
Kadın kıkırdadı.
— Ne dediğimi gayet iyi anladın. Bebeğimizi kucağımıza almamıza birkaç ay kaldı…
Mevsim’in gözleri karardı, başı dönüyordu. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi bir basamak daha geri çekildi. Kalbini söküp almışlardı sanki…
Derin bir nefes aldı ve arkasını döndü sevdiği adama.
— Biraz zaman ver bana… toparlanmam için. — dedi fısıltıyla. İçinden ise başka bir ses yankılandı: “Bir de o sarı yellozun saçını başını yolmam için…”
Yumruğunu sıkarak uzaklaştı oradan.
Rüzgâr’ın gözünden iki damla yaş süzüldü.
Bir Rüzgâr esti, bir Mevsim geçti…
Ama yine Bahar geldiğinde esecekti Rüzgâr…