Mevsim o sabah okula gittiğinde, herkesin kulağı birbirine eğilmişti. Fısıltılar koridorlarda yankılanıyordu. Kalbi sebepsiz yere hızlı atmaya başladı. Özgü’nün yanına yaklaştı. Özgü gözleri kocaman açılmış şekilde telefona bakıyordu.
— "Kanka... Şuna bak! Şok oldum resmen," dedi titrek bir sesle.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken Mevsim, Özgü’nün uzattığı ekrana göz gezdirdi… Ve dünya o an başına yıkıldı. Bir itiraf sayfasında, Rüzgâr'ın o kadınla sarmaş dolaş bir fotoğrafı paylaşılmıştı. Altında ise dalga geçer gibi bir cümle vardı:
"Rüzgâr hoca ve taş sevgilisi 😏🔥"
Mevsim’in boğazı düğümlendi. Kalbi göğsüne sığmıyor gibiydi. Bedeninden bir şeyler çekilip alınmış gibi hissediyordu. O sırada okulun giriş kapısından Rüzgâr’ın hızla çıktığını gördü. Göz göze bile gelememişlerdi. Mevsim ardında yine binlerce soru işaretiyle kala kalmıştı.
O gün derse de gelmedi Rüzgâr. İdareye izinli olduğu bildirilmişti.
Mevsim için zaman durmuştu sanki. Günün nasıl geçtiğini bile anlayamadı. Sabahki içini kıpır kıpır eden o tatlı neşeden eser yoktu. Aşk meltemi esecekken, Rüzgâr birden lodos olup esmiş, ardından fırtınaya dönmüştü.
Okul bitince Özgü ve Mert, onu yalnız bırakmadılar. Eve kadar eşlik ettiler ama ne Özgü'nün şakaları ne Mert’in samimi çabası Mevsim’in yüzünü güldürebildi.
Özgü olan biteni seziyordu ama Mevsim’in anlatmasını bekliyordu. Mert ise yıllardır içinde büyüttüğü duyguları artık saklayamayacaktı.
Özgü vedalaşıp uzaklaşınca baş başa kaldılar.
— "Mevsim," dedi Mert, sesi biraz titreyerek.
— "Sana bir şey söylemem lazım… Birkaç gündür iyi değilsin. Yanında olmak istiyorum ama ne olduğunu da bilmiyorum çünkü anlatmıyorsun… Ama ben... Ben seni çok seviyorum Mevsim."
Mevsim başını öne eğdi. İçinde dalga dalga büyüyen başka bir acı daha... Rüzgârı kaybetmişti, bugün bunu çok daha derin hissediyordu. Şimdi ise Mert’in sözleriyle bir başka çıkmazın eşiğindeydi.
— "Mert..." dedi derin bir nefes alarak.
— "Ben... böyle bir şeyi hiç düşünmedim. Sana bunu hissettirecek bir şey de yaptığımı sanmıyorum. Sen benim sırdaşım, en yakın arkadaşımsın. Seni kırmak istemem ama… arkadaşlıktan öte bir şey hissetmedim hiç."
Mert, gözlerini yere indirerek gülümsedi.
— "Bunu tahmin etmiştim zaten... Üzülme Mevsim. Ben sadece içimi dökmek istedim. Ama söz veriyorum, hiçbir şey değişmeyecek. Eskisi gibi kalacağız."
Vedalaşıp arkasını dönerken, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Mevsim başını kaldıramadı. Koşar adımlarla eve gitti, odasına kapanıp yastığına gömüldü. İçindeki yangın artık taşıyabileceğinden daha büyüktü. Dayanamadı, Özgü’yü aradı.
— "Alo… Kuşum…"
Sesi çatlamıştı. Kelimelerden önce içi konuşuyordu.
— "Sana ihtiyacım var…"
Özgü'nün sesi bir anne şefkati gibiydi.
— "Hemen geliyorum. Merak etme. Gelirken bir şeyler de alırım. Annemler de yok, sende kalırım bu gece. Seni yalnız bırakır mıyım hiç canımın içi?"
Gece olmuştu. Özgü geldiğinde elinde Mevsim’in en sevdiği çikolatalardan, içli köftelerden, bolca sarılma vardı ve tabii ki biraları.
Biralarını balkona geçtiler. Mevsim battaniyeye sarılmıştı, gözleri hâlâ kırmızıydı ama artık dökmüyordu yaşlarını.
“Ne oldu sana kuzum… Neden böyle oldun?” dedi Özgü, içli içli.
Mevsim bir süre sustu. Sonra dudakları titreyerek konuştu:
“Ben ona... çok kırıldım Özgü. En çok da, hiçbir şey olmamış gibi davranmasına. O fotoğrafı gördüğümde... içim buz kesti. Belki de benim hayalimdi bu aşk, belki de sadece ben hissettim…”
Özgü Mevsim'in Rüzgâr'a aşık olduğunu anlamıştı ama nedenini nasılını sormayacaktı. Mevsim Rüzgârın komyşu olduğunu nasıl tanıştıklarını aralarında geçenleri anlattı Özgüye...
Özgü gözlerini kısmıştı. “O fotoğraf bir tuzak olabilir Mevsim. O kadın… bir şey var onda. Sen Rüzgâr’ın gözlerine bakınca ne hissediyorsun?”
“Gizlediği bir şey var. Hep vardı. Ama artık çözmeye gücüm kalmadı.”
Bir süre sessizlik oldu.
O sırada Mevsim’in telefonu titredi. Ekranda tanıdığı bir numara vardı. Merakla açtı.
Lodos Rüzgârı:
"Ben kötü bir adamım, hiç tanımadığım, bana aşık olduğunu söyleyen birine duygularımı yazmak ne kadar doğru bilmiyorum ama... İçinde rengarenk çiçek bahçesi olan bir kadını paramparça ettim bu gün hemde ondan çok hoşlandığımı bile söyleyemeden."
Mevsim'in eli titredi. Kalbi sıkıştı bir an. “Rüzgâr…” dedi sadece.
Özgü hemen fark etti.
" Mesajlar Rüzgârdan mı?”
Mevsim başını salladı. “Bu sefer sanki … daha açık yazmış ama benim kim olduğumu bilmiyor. .” dedi.
Özgüyle konuştukça rahatladı Mevsim ama hala kalbindeki belirsizlik onu fazlasıyla sıkıştırıyordu.
Özgü uyuya kaldığında son birayı da alıp balkona çıktı, sarhoş değildi ama kafası hafif uyuşmuştu.
Bir mesaj daha geldi:
Lodos Rüzgârı:
"Onu görmeden geçen her gün, kendi cehennemimde eksik kalmak gibi. Ama onu mutlu etmeye cesaretim yok. Çünkü ben daha kendimi bile affetmedim."
Mevsim gözlerini kapattı. Rüzgâr’a ağlamakla, kızmak arasında gidip geliyordu.
Sonra mesaj yazdı:
Mevsim:
"Yaralarını başkalarının teninde gizlemeye çalışırsan, bir gün gerçekten seven biri de kaçar senden Rüzgâr… Belki de o kaçmalıydı en başından."
Ama göndermedi.
Sildi.
Sadece balkona çıktı, uzaktaki karartıya baktı.
Karşı balkondan bir sigara dumanı süzüldü.
Rüzgâr oradaydı.
Yine sustular.
Ama o balkon da içlerinden çok şey konuşuldu.
Gece – 04:17
📱 Mevsim (Bilinmeyen Numara):
> “Uyuyamadım. Gözümde bir tek senin cümlelerin var…
Söyle, bu kadar sevip de susmak... seni yormuyor mu?”
📱 Lodos Rüzgârı :
> “Yoruyor…
Hem de her gece.
Onu her gördüğümde nefesim kesiliyor.
Ama onun gözlerinde ben yokum sanıyorum.
Belki de yanılıyorum…
Ama korkuyorum.
Ya hayal ettiğim gibi çıkmazsa? Ya kalbimde büyüttüğüm kadının gözleri bana kapalıysa?”
📱 Mevsim:
> “Belki o kadın senin her gün sustuklarını duymak için can atıyordur…
Belki de tek korkusu, senin gözlerinin ondan başka birine bakmasıdır...”
📱Losos Rüzgârı:
> “Yok... Benim gözümde tek bir kadın var.
Adını bile söyleyemiyorum kendime, çünkü masal gibi geliyor.
Sanki söylersem yok olacakmış gibi...
Ben onun gülüşünü ezberledim.
Ama o beni sadece bir hoca, bir yabancı gibi görüyor sanırım…”
📱 Mevsim:
> “Keşke yanıldığını fark etsen…
Keşke gözlerinin içine baktığında, onun sana nasıl baktığını da görsen…”
---
Birkaç dakika sonra mesaj kesilir.
Rüzgâr telefonunu elinden bırakır. Derin bir nefes alır.
Üzerini giyer. Dalgın, biraz da içmiş… ama aklı bulanık değil, yalnızca kalbi sarhoş.
Ceketini geçirip kapıya yönelir.
Koridorda adımları yankılanırken iç sesi konuşur:
> “O olamaz… bu kadar benzerlik, bu kadar sıcaklık…
Ama ya oysa? Ya bu mesajları atan oysa?..”
Mevsim de kendi odasında gözyaşlarıyla bir yudum daha içer.
Son mesajını yazmak ister ama artık harfler ellerine itaat etmez.
Tam o sırada…
Zil çalar.
Mevsim şaşkın, tereddütlü… Adımlarını sürükleyerek kapıya gider.
Kapı koluna uzandığında…
Tam aynı anda, dışarıda Rüzgâr elini kapı zilinden çekip bir adım geri atar.
Kapı açılır.
Göz göze gelirler.
Hiçbir şey söylemeden…
Sessizlikte yankılanan bir bakış, bir itiraf gibi…
Mevsim’in gözleri yaşlı…
Rüzgâr’ın gözleri dolu…
Sanki dünya durmuş, tüm kelimeler bu anı bekliyormuş gibi...
Ve… Rüzgâr bir adım atar, Mevsim’in yüzüne yaklaşır.
İkisinin de kalbi çarpar.
Ve dudakları buluşur.
Sessizce, içten, biriktirilmiş bir aşkın fısıltısıyla…
---
Dudakları birbiriyle buluşur adeta yanan kor ateş gibi.
Zaman durdu.
Ne Mevsim bir şey söyleyebildi,
ne Rüzgâr...
Sadece kalpleri konuştu o anda.
Titreyen eller, gözyaşlarına eşlik eden dudaklar...
Uzun zaman bastırılan her şey, o an bir kıvılcım gibi patladı aralarında.
Rüzgâr bir şey söylemek ister gibi oldu ama Mevsim başını yana çevirdi, bakamadı gözlerine.
Kalbinde çarpan her heceyi susturur gibiydi.
Sessizce içeri girdiler.
Ne konuşma… ne soru…
Sadece aynı koltuğa, yorgun yüreklerle yan yana kıvrıldılar.
İkisi de yarım kalmış cümlelerin arasında uyuyakaldı.
---
Sabah – Güneşin İlk Işıkları
Rüzgâr gözlerini araladığında…
Burnuna tanıdık bir koku doldu.
Başını hafifçe çevirdi.
Mevsim’in saçları omzuna dökülmüş, yüzü ona dönüktü.
Masum ve huzurluydu uykusunda.
Kalbi yine o tanıdık ritimde çarptı.
Ama bu kez korku değil, hayranlık vardı içinde.
Bir gecede hiçbir şey değişmemiş gibi… ama aslında her şey değişmişti.
Mevsim gözlerini açtı usulca.
Karşısında Rüzgâr’ı gördü.
Hiçbir şey söylemediler.
Birbirlerine uzun uzun baktılar.
O gece konuşamadıkları her şey…
o sabah bakışlarında sessizce yankılandı.
Mevsim hafifçe doğruldu.
Kelimeler boğazına düğümlendi,
ama bir tek şey fısıldayabildi:
> "Sen... geldin..."
Rüzgâr gözlerini kaçırmadan, kısık sesle yanıtladı:
> "Gelmeme sebep olan şeyin... Sen olduğunu anlayamadım meğer aradığım, beklediğim senmişsin.
Ama sabah seninle uyanınca anladım nefes almak sadece yaşamak değilmiş..."
Mevsim’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Ama bu seferki acıdan değil… belki ilk defa, tam anlamıyla bir kabullenişten. Kalbinde hâlâ bir sızı vardı ama üstü örtülmüş, sarılmış gibiydi.
— “Rüzgâr…” dedi usulca, adını söylerken sesi titrese de içinde bir huzur vardı. — “Ben çok korktum. Seni gerçekten kaybettim sandım.”
Rüzgâr bir an sustu. Elini Mevsim’in elinin üzerine koydu, sımsıkı tuttu.
— “Ben zaten çoktan kaybolmuştum… Ama sen beni buldun.
Göz göze geldiler. Bu defa arada soru yoktu, açıklama beklentisi de yoktu. Sadece kabul vardı. Mevsim başını Rüzgâr’ın omzuna yasladı, gözlerini kapadı.
O sırada mutfaktan çay kokusu yükseldi. Mevsim kalkıp sessizce çay doldurdu bardaklara. Ocağın yanış sesi bile evdeki dinginliğe eşlik ediyordu. Özgü ise hala misafir odasında içeride olanlardan habersiz uyuyordu.
Rüzgâr, hâlâ koltukta oturuyordu. Etrafa bakındı. Duvardaki kitaplık, yastığa sıkıca sarılmış oyuncak ayı, pencere kenarındaki kurumuş saksı çiçeği… Her şey onun Mevsim’le ilgili öğrendiği küçük detayları tamamlıyordu. Ve hepsi ona “ev” gibi geliyordu artık.
Mevsim elinde iki çay bardağıyla geldi. Sessizce uzattı.
— “Biraz buruk ama sıcak,” dedi hafif gülümseyerek.
Rüzgâr, gözlerini ondan ayırmadan aldı çayı.
— “Tıpkı senin gibi…” diye fısıldadı.
İkisi de bir an gülümsedi. Gözyaşları gitti, yerine hafifçe içe işleyen bir umut geldi. Çayın buğusunda kaybolan sessizlik, artık bir huzur melodisi gibiydi.
Rüzgâr derin bir nefes aldı, kelimeleri dikkatle seçerek konuştu:
— “O fotoğraf gerçek değil, Mevsim. Ama yalanın en acı tarafı... doğru gibi görünmesi. Kadın, eski bir ilişkimden kalan, başkalarının beni kullanmaya çalıştığı bir parça. Ama sen… sen benim hayatta rastladığım en dürüst, en gerçek şeysin.”
Mevsim'in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Gözlerine baktı Rüzgâr’ın.
— “Neden sustun o zaman? Neden bırakıp gittin?”
Rüzgâr gözlerini yere indirdi, sonra tekrar Mevsim’e döndü.
— “Çünkü seni incitmekten, seni gerçekten sevdiğimi anlamaktan... ve senin de beni sevme ihtimalinden bile korktum. Sana layık biri olup olmadığımı bile bilmiyordum.”
Mevsim, uzun süredir içini yakan soruyu sordu:
— “Peki şimdi... hâlâ korkuyor musun?”
Rüzgâr bir an durdu. Sonra başını salladı.
— “Korkuyorum… Ama artık daha çok seni kaybetmekten korkuyorum.”
Mevsim hafifçe başını eğdi, sonra çay bardağını bıraktı ve iki elini Rüzgâr’ın ellerinin arasına aldı.
— “Ben de korkuyorum. Ama belki de artık birlikte korkmalıyız. Çünkü ne zaman senden uzaklaşsam, içim eksiliyor.”
Rüzgâr başını eğdi, alnını Mevsim’in ellerine dayadı.
— “Bundan sonra eksik kalmana izin vermem. Söz veriyorum. Ama her şeyi çok yavaş, çok gerçek yaşayalım… Hiçbir şey aceleye gelmesin.”
Mevsim gülümsedi.
— “Kalbimiz acele etmeye alışık değil zaten.”
Ve o sabah… hayatlarının geri kalanına küçük, titrek ama kararlı bir adım attılar.