Nazenin
Gönderen; 0505…..
Mesaj; İlk iş gününü tebrik ederim. Bugün çevrene alış, yarından itibaren 60 günlük geri sayımın başlıyor. 60 gün sonunda Demir sana güvenmiş olacak. 60 günün sonunda senden çok önemli bir bilgi isteyeceğim, Demir’in sadece güvendiklerine verdiği bir bilgi. Beni hayal kırıklığına uğratma Nazenin. Günün sonunda kız kardeşin ve özgürlüğün tehlikede. Sadece hatırlatma. -Serkan Çelik
Okuduklarımla telefon elimden düştü. İki yandan lavaboya tutundum. “Allah kahretsin, nasıl bir pisliğe bulaştım ben?” Aynadaki yansımama konuştum. Korkudan titremeye başlamıştım. Gözyaşlarım akıyor, kalbim hızla atıyordu.
“Ben ne yapacağım şimdi?” Lavaboyu bıraktım, sırtımı dönüp olduğum yere çöktüm. İki elimde saçlarımı sardım ve ağlamaya başladım. Tuvaletin boş olmasını fırsat bilip sesli sesli ağladım. Hıçkırıklarım nefesimi kesene kadar da susmadım. Ne kadar zaman geçti bilmeden orada kaldım. Neden sonra kendime geldiğimde önce ayaklandım. Ayaklarım çökmekten uyumuştu, gözlerim şişmişti. Burnum hiç durmadan akıyordu. Yüzümü yeniden yıkadım. Akan makyajımı umursamadım.
Tuvaletten çıktığımda gözlerimin şişliği, burnum ve yanaklarımdaki kızarıklık ağladığımı belli etse de umurumda değildi. Aklımda olan bulaştığım bu dertten nasıl kurtulacağımdı.
“Nazenin, ne oldu sana böyle?” Tülay, tahmin ettiğim gibi ağladığımı anlamıştı.
“Yok önemli bir şey değil. Bir telefon aldım da üzdü biraz beni. Sen bana aylık raporların olduğu dosyayı gösterecektin,” diyerek konuyu değiştirdim.
Günün geri kalanı sessiz geçti. Demir bey, arkadaşları ile odasındaydı, Tülay da bana gerekli bilgileri vermişti. Akşam mesai bitiminde Tülay kişisel eşyalarını topladı, masa artık bana kalmıştı.
“Nazenin, çıkmadan mutlaka Demir beye haber ver. Kendisi bu konuda çok titizdir. Ben resmi olarak burayla ilişiği kestiğim için çıkıyorum artık. Sen de birazdan haber edip çıkarsın.” Tülay sözlerinin bitiminde yanımdan ayrıldı. Ben de çantamı toplayıp çıkmaya hazırlanırken Demir beyin kapısı açıldı.
“Kız kızıl, sen daha çıkmadın mı?” Adının Kaan olduğunu öğrendiğim adamın sorusunu ciddi duran, adının Mert olduğunu öğrendiğim adam kaş çatma ile karşıladı. Anladığım kadarıyla grubun eğlenceli olanı Kaan beydi.
“Kaan, Demir’i kızdırmak istemezsin bence.” Sesindeki uyaran tonu ben bile anlamıştım.
“Off, yaşlı herifler sizi. Bıktım senden de Demir'den de.”
“Yürü lan eşek herif.” Mert bey, Kaan beyi gerçek manada yakasından tutup götürdü. Şaşkınca önümdeki sahneye baktım bir süre. Nasıl bir şeyin içine düşmüştüm acaba ben?
“Bu işin sonunda kafayı etmezsem iyi.” Çantamı ve kabanımı bırakıp Demir beyin odasına doğru ilerledim. Kapıyı çalıp içeriden herhangi bir ses duymadan kapıyı açtım. Oysaki Tülay, gel komutunu duymadan girmemem konusunda beni ciddi olarak uyarmıştı.
“Demir bey, ben çık…” Cümlem karşımdaki manzar ile yarım kaldı. Patronum, sırtı kapıya dönük hâldeydi. Bunda bir sorun yoktu ancak çıplaktı! Gömleğini çıkarmış, masanın arkasındaki dolaplardan birisinden bir şey alıyordu.
Sırtı… Allah'ım insanın sırtında kas olur muydu? Vardı. Demir Karasu’nun sırt kasları vardı ve esmer teninde bu kaslar mükemmel duruyordu. Ağzım sulandı. Gerçek anlamda ağzımın suları aktı karşımdaki görüntüyle. Ancak gördüklerim yeterli değildi. Çünkü önünü dönmüştü.
“Ben gel demeden içeri girilmeyeceği söylenmedi mi sana?”
Sorduğu soruyu idrak edemedim. Gözlerim bütün göğsü boyunca çizilmiş dövmedeydi. Kocaman bir gül vardı göğsünde. Kırmızı gülün yeşil ucu ve dikenleri karnına kadar iniyordu. Ancak asıl dikkat çeken etkeksi ve hafif kıllı göğsü boyunca alev almasıydı. Gülün kırmızısı net resmedilmişti, çevresindeki kırmızı alevler daha da netti. Sanki bütün gövdesi alev alıyor gibi canlıydı üstelik.
Karşımdaki görüntü, yeni patronumun karnı boyunca sıralı baklavaları ve esmer teninde parmak uçlarımı gezdirmek istediğim tüyleri… Yanaklarıma kan hücum etti. Karşımdaki görüntü aklımı başımdan almıştı.
“İncelemen bittiyse soruma cevap verecek misin artık?”
“Ne?” Boş bakışlarla yüzüne çevirdim bakışlarımı.
“Kapıyı çaldıktan sonra ben gel demeden odama girme bir daha.” Her bir cümleyi tıslar gibi vurgulamıştı.
“Ben, özür dilerim. İsteyerek olmadı.”
Ne diyeceğimi bilemediğim için en basit olanı söyledim.
“Ben hatalara müsamaha gösteren bir adam değilim. Sana bir istisna yapacağım ama yeni olduğun için. Bir daha odama girmeden önce benim çağırmamı bekle. Şimdi çık dışarı.”
“Ben, ben mesaim bitti diyecektim.” Yanaklarım bu kez utançtan yanıyordu. Yediğim azar yüzünden ağlamak istiyordum artık.
“Çık.”
Başka bir şey yoktu. Tek kelime ile beni odasından kovdu. Ayaklarım yeri döverken çantamı ve kabanımı alıp kendimi kışın buz gibi soğuğuna bıraktım. Sinirim ve utançtan kıpkırmızı olmuş yanaklarım için en iyi ilaç aralık soğuğu gibiydi.
…
1. Gün
Dün akşam iş yerinden çıkarken yaşadığım olaydan sonra bütün gecem kötü geçmişti. Sabaha kadar gördüğüm kabuslar yüzünden sürekli uyanmıştım. Ercüment’i, ölümünü ve kız kardeşimi içeren bu kabuslar yüzünden de neredeyse işe geç kalıyordum. Koştur koştur masama geldiğimde Demir bey hâlâ ortada yoktu. Hızlıca üstüme başıma çeki düzen verdim.
Vücudumu saran, ipek bir gömlek giymiştim. Transparan detayları olan ama aşırıya kaçmayan beyaz gömleğimin altına siyah, diz kapağımın üstünde kalem formunda deri bir etek tercih ettim. İnce, opak bir çorap ve siyah renkte, sivri burun bir ayakkabı ile tamamladım kıyafetlerimi. Kızıl saçlarıma hafif dalgalı bir şekil verip, gözlerimi ön plana çıkaran doğal bir makyaj yaptım. Gömleğimin üstüne tamamlaması için ekru blazer bir ceket almıştım. Kısacası ilk iş günüme hazırdım. Evden çıkmadan defalarca kontrol ettiğim kıyafetlerime birkez de iş yerinde çeki düzen verirken patronum geldi.
Yüzüme bile bakmadan, selam dahi vermeden yanımdan geçti. Tavırları sinrilerimi bozsa da tabletimi alıp arkasından ilerledim. Dünkü azardan sonra dersimi almıştım, kapıyı çalıp içeriden ses gelmesini bekledim.
“Gel,” diyen sesi duyduğum an içeri girdim.
“Günaydın efendim,” derken tamamen profesyonel bir tavır tanımıştım. Ancak, “Aferin, dersini almışsın,” diyen ses sinirlerimi bozmaya yetmişti. Yine de dışarıdan sakinliğimi korumaya özen gösterdim.
“Aptal değilim, bir kez söylenince anlarım.” Sakinliğimi korumam cevap vermeyeceğim anlamına gelmiyordu.
“Ateş gibi.”
“Efendim?”
Yavaşça ayaklandı. Ellerini ceblerine koymuştu. Bu hareketi kaslarını belirginleştirip gömleğinin üstüne oturmasına neden olmuştu. Kişisel alanıma girip bana tepeden bakmaya başladı.
“Diyorum ki, ateş gibisin. Tıpkı,” sözlerine ara verdi. Göz göze geleceğimiz şekilde eğildi. Odağım kapkara gözleri olduğunda tekrar konuşmaya başladı. “Tıpkı saçların ve gözlerinde yanan ateş gibi.” Kulağıma yaklaştı. Sıcak nefesi boynuma vuruyordu. Tek bir yerime bile dokunmamıştı ama bütün vücudum alev almıştı.
“Ateş Parçası…”
Dudakları kulağımda, nefesi tenime vuruyordu. Nefes seslerim odada yankılanıyordu. Kalbim boğazımda atıyor, her yerim karıncalanıyordu.
Burnunu tenime sürtmeye başaldı. Derin solukları kokumu içine çekiyordu. Elimdedeki tablete can simidi gibi sarıldım.
“Kokun…” Derin derin içine çekti kokumu. “Gözlerin…” Dudakları gözlerimle buluştu. Dokunduğu yerde kor gibi izler bırakarak göz kapaklarıma dokundu. “Dudakların…” Yanağımla dudağımın birleştiği noktada dokundu bu kez de. Çıldırtan bir yavaşlıkta aşağıya ilerledi. Boynuma geldiğimde hassas deriyi ağzının içinde kıstırdı.
“Ahh…” Ağzımdan kaçan inlemeyle boynumu geriye attım. Yaptığım hareketle boynuma giriş izni verdim. Emdi, yaladı ve öptü. Boynumdaki noktayı en son bir öpücükle terk etti.
“Ateş Parçası.” Sesiyle gözümü açtım. Tam karşımda duruyordu. Gözleri, kapkara birer küre gibiydi. İçine hapsediyordu beni.
“Seninle çok eğleneceğiz Ateş Parçası.”
Masasına oturdu. Başım dönmeye, dengem şaşmaya başlamıştı. Tableti tek elimle tutarken diğer elimle masadan destek aldım. Kalbim kafesinden çıkmaya çalışan bir kuş gibiydi.
“Programı konuşabiliriz artık.”
Ben aldığım derin nefeslerle kendime gelmeye çalışırken o karşımda hiçbir şey olmamış gibi koltuğunda oturuyordu. Tek kelime edebilecek, mantıklı cümeller kurtarmayacak kadar şaşırmış hâldeydim. Ağzımı açıp bir şey diyemedim. Şaşkınca bakmaya başladım sadece.
“Ben, şey…” Anlamsız kelimeler bütününden oluşan sesler çıktı ağzımdan. Yutkundum ve tekrar konuşmayı denedim. “Program…” Tableti açıp sesli nefeslerim arasında programa iletmeye başladım.
Nasıl becerdiğimi bilemeden programı okudum ve odadan çıktım. İlk olarak tuvalete gidip elimi yüzümü yıkadım. Yeniden masama geldiğimde daha iyiydim. Günün geri kalanında Demir beyle tekrar bir araya gelmedim. Tülay, akşama kadar çok nadir telefon ettiğini, genelde odasında kendi hâlinde çalıştığını söylemişti. Uzak olması işime gelmişti benim. Akşam mesai bitimine kadar kendi işime odaklandım. Mesai bitiminde eve gitmek için hazırlandım ve Demir beye çıktığımı haber vermek için odasının kapısına geldim. Tıklattığım kapıdan içeri girmem için komut gelene kadar bekledim. “Gel,” diyen sesi duyduğumda kapıyı açtım.
“Ben çıkıyorum Demir bey.”
Bilgisayarına odaklanmıştı. Sesimi duyunca bakışları beni buldu. Yine siyahları beni esir aldı.
“Bekle beraber çıkalım,” demesini beklemediğim için şaşkınca kaldım kapının önünde.
Günün geri kalanını patronundan uzak durarak geçirmiştim ancak yine de bir şekilde yan yana gelmiştik. Yaklaşık üç dakika gibi bir sürede eşyalarını toplayıp montunu giydi. Tam önüme gelip elini sırtıma koydu ve ikimizi birlikte odadan çıkardı. Üstümdeki kalın kabana rağmen elinin sıcaklığını hissediyordum. Sanki parmakları tenime değiyordu.
Kendimi sakin tutmaya çalıştığım, sessiz geçen birkaç dakikalık sürede önce asansöre ilerledik daha sonra garaja indik. Etrafımızda saran kalabalık bir koruma ordusu ile şaşkınca sağıma soluma bakarken oldu her şey. Silahlar patladığında ağzımdan bir çığlık kaçtı ve kendimi sert bir bedende buldum.
“Herkes yerini alsın,” diye bağıran Demir beyin sesi duyduğum son ses oldu. Silah sesleri her yerdeydi…