1.
Bölüm 1
Suriye’nin kuzeyinde, rüzgârın bile yönünü şaşırdığı bir sınır kasabasında kurulmuş sahra hastanesinin etrafı sessizdi. Gündüzleri kalabalık, geceleri ürkekti. Çadırlar arasında dolaşan gölgeler, çoğu zaman insan değildi. Ama o gece, bir gölge diğerinden farklıydı.
Asker, nöbetten yeni dönmüştü. Üzerinde hâlâ toz, gözlerinde hâlâ tetikte bir bakış vardı. Ama adımlarında bir amaç gizliydi. Hastanenin arka tarafına yöneldiğinde, kimseye görünmemeye çalışmadı. Görülmek istemediği için değil—görülmeye alışkın olduğu için.
Cerrahı ilk kez iki gün önce görmüştü. O sabah, bir yaralının başında eğilmişti. Gri tişörtü, sırtına yapışmış. Saçları ensesinde toplanmış. Elindeki neşteri, ışığa tuttuğu an, asker gözlerini kısmak zorunda kalmıştı. O an, bir şeyin başladığını anlamıştı. Ama ne olduğunu henüz bilmiyordu.
Cerrahın adı yoktu onun için. Üniformasında bir etiket vardı ama okumamıştı. Kadınlar genelde ona bakardı. Bu kadın, onu fark etmemiş gibi davranıyordu. Ama asker, fark edilmediğini düşündüğü anlarda bile izlenmeyi severdi. Bu kadının bakmaması, onun için bir davetti.
O gece, çadırın önünde durdu. İçeride loş bir ışık vardı. Cerrah, masanın başında oturuyordu. Elinde bir dosya, gözleri satırların arasında. Asker bir süre izledi. Kadının omuzları dikti. Yorgunluk yoktu. Sadece dikkat.
İçeri girdiğinde, cerrah başını kaldırmadı. “Dosya mı getirdiniz?” dedi.
Asker cevap vermedi. Birkaç adım attı. Aralarındaki mesafe üç adım. “Sizi izledim,” dedi sonunda.
Cerrah gözlerini kaldırdı. Göz göze geldiler. “Ne zaman?”
“Askeri bölgeye ilk geldiğim gün. Bir hastanın başındaydınız. Elinizde neşter vardı.”
Cerrah dosyayı kapattı. Ayağa kalktı. “İzlemek için sebep gerekir.”
“Siz sebep oldunuz.”
Cerrah sustu. Gözleri askerin yüzünde gezindi. “İzlemek yetmez. Temas etmek istersiniz.”
Asker gülümsedi. “Temas etmek için önce neye dokunduğunu bilmek gerekir.”
Cerrah bir adım attı. “O zaman bilmeden dokunmayın.”
Asker elini uzattı ama dokunmadı. Parmakları havada asılı kaldı. Cerrah geri çekilmedi.
Asker elini uzattı ama dokunmadı. Parmakları havada asılı kaldı. Cerrah geri çekilmedi. Ama yaklaşmadı da.
“Ne istiyorsunuz?” dedi.
“Sizi,” dedi asker. “Ama sadece bu gece değil.”
Cerrah gözlerini kaçırmadı. “Ben geceyle gelmem. Ama sabahla da kalmam.”
Asker elini indirip bir adım geri attı. “O zaman temas, sadece temas olur.”
Cerrah başını eğdi. “Temas, iz bırakır. Bunu kaldırabilecek misiniz?”
Asker cevap vermedi. Gözleri cerrahın ellerine kaydı. Uzun parmaklar, hızlı ama dikkatli hareketler. “Bu eller,” dedi içinden, “birini öldürmez. Ama birini unutturabilir.”
Cerrah önlüğünü çıkardı. Tişörtü terden sırtına yapışmıştı. Ama hâlâ dimdikti. Asker gözlerini kaçırmadı. Ama yaklaşmadı da.
“Yaralı yok mu?” dedi asker.
Cerrah başını çevirmeden cevapladı. “Yaralılar öldü.”
Asker birkaç adım attı. Aralarındaki mesafe kapanmadı ama hava ağırlaştı. “Sen hiç temas ettin mi?” dedi asker.
Cerrah döndü. Gözleri yorgundu ama hâlâ keskin. “Temas etmek için önce neyi hissettiğini bilmen gerekir.”
Asker gülümsedi. “Ben önce dokunurum. Sonra hissederim.” Cerrah bir adım attı. “O zaman bu gece hiçbir şey hissetmeyeceksin.”
Asker elini sırtına koydu. Tişörtün altından geçen parmakları, terin izini takip etti. Cerrah gözlerini kapattı. Bir anlık sessizlik.
Sonra tişörtünü çıkardı. “Temas istiyorsan, temas et. Ama bu beden, savaş kadar karmaşık.”
Asker yaklaşırken, dışarıda bir çığlık duyuldu. İkisi de durdu. Cerrah tişörtünü yere bıraktı. “Savaş bitmez. Ama biz bitmeden temas edebiliriz.”
Asker onu öptü. Sert, hızlı, ama dikkatli. Cerrah karşılık verdi. Ama kontrolü elinde tuttu. O gece, temas sadece bedenle değil, geçmişle, korkuyla ve sessizlikle kuruldu.