İnci o akşam eve geldiğinde kendini çok dinlenmiş, çok dingin ve farklı hissediyordu. Tarık bey sıcakkanlı, hoş sohbet ve kafa dengi bir insandı. Bilgisayarını açıp internette şöyle bir gezinti yaptı ve adamın mal varlığı karşısında dehşete düştü. Adım attığı her yer onun mağazası, restoranı, dükkanı, ayakkabıcısı kısacası işletmesiydi. Acaba kirada oturdukları bu bina da onun muydu? Öyle olsa hiç şaşırmazdı. Şaşırdığı şey bu kadar mütevazı olmasıydı. Özlem ve Yeliz hanım ve daha pek çok hastası da biraz gelir seviyeleri yüksek diye bazen öyle kuruluyorlardı ki yanlarına yaklaşılmıyordu. Karakteri değişmeyen insanları çok severdi İnci çünkü o insanların gerçekten kalbi zengindi.
Açıp sakin bir müzik koydu fona kendine de güzel bir melisa çayı yaptı. Bir yandan çamaşırları topluyor bir yandan ütüyle uğraşırken etrafın şöyle bir tozunu alıyordu. Derken Servet gelmişti. Hemen karşılamaya gitti hoş geldin deyişine cevap gelmeyince yanına gitti ve yüzünü asık gördü. Ne oldu diye sorunca aldığı cevap onu şaşırtmadı. Yine bir arkadaşı ile tartışmıştı. Mesele ne diye sorunca aldığı cevap tam olarak beklediği gibiydi. Servet son zamanlarda şaka kaldıramaz, en ufak bir eleştiriyi kabul edemez hale gelmişti. Buna gerekçe olarak söylediği şey de hep aynıydı. Çok stresliydi okul yönetimi onu çok geriyordu. Uzayan ders ve etüt saatlerinden dinlenecek vakit kalmıyordu. Çok yorgundu kafası hep doluydu. Tüm bunları her gün dinleyen İnci artık gülümseyerek tamam demeye ve onu avutmaya alışmıştı.
Servet kendisine göre her zaman haklıydı ne yazık ki tek kusuru da buydu. İnci onu ilk gördüğü an bu baskın karakterle savaş halinde bir ilişkisi olacağını anlamıştı ama bu yorgunluk bu mücadele elbet bir gün biter diye düşünmüştü. Kendisine karşı asla bir ters tavrı, hakareti yoktu hatta tek kelimeyle, bir bakışla bile incitmezdi. Ancak en ufak ir olumsuzlukta dışarı taşan öfkesi hem Servet’e hem de İnci’ye yorgunluk, yük ve zarar olarak geri dönüyordu. Oysaki o neşesini paylaşmak, güzel anıları her an gülümseyerek hatırlamak, hayat zor da olsa birbirinden güç alarak ilerek ilerlemek istiyordu. O da dertlerini anlatacak birini dayanacak bir omzu arıyordu. Ancak ne zaman kendisi en ufak bir sıkıntısını anlatmaya çalışsa, kocasıyla bir şeyler paylaşmak istese ya üzüldüğü şeyin çok yersiz ve boş olduğu açıklamasıyla karşılaşıyor ya da beş dakika içerisinde avutulan değil avutan moduna geçmiş olarak yakalıyordu kendini. İşte bu onu çok yoruyordu. Gerekirse uykusuz çalışabilirdi, günlerce temizlik yapabilirdi, akşama kadar aç kalabilirdi, ama duygusal yükle taşıdığı tüm bu dertlerden kat be kat ağır geliyordu ona. Gözyaşlarını içine akıtmayı öğrenmişti ama artık içine de sığmıyorlardı. Sakince anlattıklarını dinledi, onayladı derken o kadar uyuşmuştu ki düşünceleri bir an Servet kendisine gününün nasıl geçtiğini sorunca kalakaldı.
İş yerindeki günlük hastaları, aralarda arkadaşla yaptıkları muhabbetleri, günlük olağan şeyleri yine sırasıyla anlatmaya başladı. En son Tarık beyle kahve kısmına geldi onu da anlattı ama Tarık bey olduğunu belirtmeden patronlar diye bahsetti. Sonra ona da birer çay yaptıktan sonra göğsüne uzanıp televizyonda birkaç şey izlemeye başladı. İşte günün en sevdiği saati gelmişti. Acaba evliliğin tüm yükünü sırf bu göğüste onun kokusunu almak için mi çekiyordu? Saçlarını okşayan elleri, içini ve bedenini ısıtan nefesi, sıcaklığı tüm yorgunluğunu alıyordu. Sadece yanında olduğunu bilmek bile kendine en güvenli ve en huzurlu yerde olduğunu hissettiriyordu. Döndü gözlerine baktı ve hep aynı sevgiyle bakan ışıl ışıl gözleri gördü. Seni çok seviyorum dedi. Ve o sıcak o tatlı ses de aynı cümlenin tatlı bir yankısıyla karşılık verip sığınağı olan kollarıyla sımsıkı sardı.
Ertesi gün geç kalkıp kahvaltıya pikniğe gideceklerdi. İnci beş dakikada peynirli ve reçelli krepler, kahvaltı salatası ve yumurta yapmıştı çayı termosla aldılar. En sevdiği çizgili çay bardaklarını da aldı. Çatalları da aldıktan sonra hastasının kendisi için kurduğu zeytinleri de eklemeyi unutmadı derken piknik çantası hazırdı. Beykoz ormanlarına gidecek biraz yürüyüş yapacaklardı.
İkisi de doğayı çok seviyor kalabalıktan hazzetmiyordu. Hele Servet için çimlerin üstüne serili minder en konforlu mekandı. En son gittikleri piknikten bahsediyorlar o zaman sinir oldukları şeyleri gülerek anlatıyorlardı. Servet İnci’ye çay doldururken ağzı kapalı zannettiği ayranla ikisine ne de güzel banyo yaptırdığını anlatıyordu. İnci de yumurtanın üzerine tuz değil de şeker atarak eve aç dönmemek için yolda gittikleri pastaneyi anlatıyordu. Aslında ne kadar da kolaydı mutlu olmak. Servet İnci’ye sakarlıklarını anlatırken onun yüz ifadesinin taklidini yapıyordu İnci artık çayını yere bırakmış katıla katıla gülüyordu. Kendiyle dalga geçmek neyse ki en iyi yaptığı şeylerden biriydi.
Bir an tek bir an İnci’nin gülüşünde hafif bir düşüş oldu Servet bunu fark etti mi diye düşündü ama hayır öyle görünmüyordu. Çünkü o anda Tarık beyi kucağında dört beş yaşlarında tatlı bir kızı yakalamaya çalışırken yanlarında da çok güzel bir kadını onları izlerken görmüştü Servet’in omzunun üstünden. Diğer aileler gibi onlar da kendi hallerinde hafta sonunun keyfini çıkarıyordu. Ama işte İnci’nin hafta sonu keyfi şu anda bitmişti. Demek Tarık bey evliydi? Niye şaşırıyordu ki adam kendisine bekarım dememişti hiç… evli veya bekar olsa bile bu zaten İnci’yi ilgilendirir miydi! Demek ki her şeyi yanlış anlamıştı. Kendi kendine çok iyi oldu bu rahatladım diye iç geçirdi. Üzerinden bir yük kalkmıştı. Öyleyse neden kendisini aldatılmış gibi kandırılmış gibi hissediyordu? Veya biraz yenik? İşte bununla yüzleşmek istemiyordu. Çayını soğutmadan içmeye devam etmeye çalıştı.
Kahvaltıları bitince ufaktan toplanmaya başladılar. Son olarak kısa bir yürüyüş yapıp eve döndüler. Tarık bilgisayar oyununa döndü. İnci de günün ger kalanında nasıl aklımdan Tarık beyi çıkarırım diye düşünmeye başladı. Bu iç huzursuzluk ve verdiği rahatsızlık anlatılmaz bir duyguydu ama kendini suçlu da hissetmiyordu. Ama sonra aklına bir soru takıldı ve uzun süre çıkmayacaktı: Acaba Tarık da onu düşünüyor muydu?