Gözlerimi açtığımda, bir yatakta ellerim ve ayaklarım kelepçeli sırt üstü yatıyordum. Kollarım başımın üzerinde kelepçelenmiş, kelepçe de yatağın baş kısmına bağlanmıştı, ayaklarım da bacaklarım açık olacak şekilde iki yandan yatağın kenarlarına kelepçeliydi. Bağırmayayım diye ağzıma bir tıkaç tıkamışlardı. Gözümde de bir bant vardı. Çevreyi göremiyordum. Kelepçeli olduğumu da kıvranıp kurtulmaya çalışınca anlamıştım.
Çırılçıplaktım ve bedenimde önce sert ama küçük bir el, kemikli parmaklar dolaşmış, sonra da ince bir dudak ayaklarımdan başlayarak öpe öpe yukarı çıkmıştı. Hem zevk alıyor, hem de kurtulmak için kıvranırken kelepçelerden canım yanıyordu.
Dudakları dudaklarımı bulduğunda bir eli vadimin derinliklerini, diğeri memişimi bulmuş, canımı acıtacak şekilde sıkmaya, parmaklamaya başlamıştı. Acı ve zevk bir aradaydı.
Ben zevkin doruklarına ulaşırken çanlar, zil seslerine karışmıştı.
Gözlerimi açtım. Evde, kanepenin üzerinde yatıyordum. Kabusla karışık bir rüya görmüştüm. Bizim apartmanın otomatları pek iyi değildir. Sanırım ucuz malzemeyle yapıldıkları için sık sık sönüyorlardı. Merdivenleri tırmanırken bile bir iki kez sönüyor tekrar yanıyordu. Ben bodrumda İncilerin kapısındayken de birden ışıklar sönmüştü ve içimi korku kaplamış, bir filmde gördüğüm gibi güçlü bir elin arkamdan sarılacağını, kloroformlu bir bezle ağzımı kapayıp beni bayılttıktan sonra fantazilerine kurban edeceğini hayal etmiştim. Bu birinin de karşı komşu Neslihan olması çok normaldi. Çünkü kadından tırsıyordum.
Neyse ki birazcık kıpırdanmam yetmiş, otomat tekrar yanmıştı.
Üstümü başımı düzeltmiş, kapıyı açmıştım. Gelen tahmin ettiğim gibi Fatih’ti.
Fatih kitabını defterini de getirmişti. İnternete bağlanıp EBA’dan ders notlarına ve sorulara da bakacaktık. Kitaba şöyle bir göz atınca bir anda aklım başıma gelmişti. Kabadayılık etmiş, ders veririm demiştim ama bu konuda pek bilgili ve yetenekli olduğum söylenemezdi. Zaten okulda da matematiğim iyi değildi. Konuların çoğunu da unutmuştum. Bir iki kere derse gelir sonra bıkar gelmez ya da ben bir bahane bulur dersleri aksatırım, usanır gelmez diye içimden geçirmiştim. Anlayacağınız yapacağım işten gözüm korkmuştu.
“Seviyeni ölçelim” bahanesiyle internetten bir deneme sınavı bulmuştum. O soruları yanıtlarken ben de çay demlemiş, çayla birlikte Fatih’in babasının yolladığı bisküvileri tabaklara koymuştum. Daha fazla sallanamazdım. Çayları, bisküvileri servis ettim, kanepeye Fatih’in yanına yerleştim.
Ben her zamanki gibi ev giysilerimleydim, yani uzun etek, gömlek ve kalçaları örten uzun yelek. Henüz hayal ettiğim devrimi gerçekleştirememiş, daha rahat ve özgür giysilere geçememiştim. Fatih de her zamanki gibi eşofmanlıydı. Ve ilginçtir önünde bir çadır oluşmuştu. Benim geldiğimi görünce hemen bacak bacak üzerine atıp çadırı gizlemeye çalışmıştı ama ben göreceğimi görmüştüm. O da gördüğümü anlamış olmalı ki kızarıp bozarmış, hemen gözlerini ekrana dikmişti.
Doğrusu böyle bir atak beklemiyordum. Çocuk nasıl dolmuşsa, daha yanına oturduğum anda kollarıyla sıkıca sarıvermiş, dudaklarıma uzanmaya hamle yağmıştı. Dudaklarını vantuz gibi yapmıştı ve bu hali gülüceğimi getirmişti. Kendi halime gülmem gerekirdi oysa küçücük çocuk bana tecavüz ediyordu. Aslına bakarsanız pek de küçük değildi. Yememiş yedirmişlerdi, azman bir şey olmuştu. Ama bu azmanların kof olduklarını da biliyordum.
Ben bunları düşünürken Fatih de bastırmaya devam ediyordu. Başımı iyice geriye çekmeme, iki elimle göğsüne, dizlerimle karnına bastırıp itmeye çalışmama rağmen durmamıştı. Bir eli eteğimin üzerinden bacağımı okşamaya çalışırken diğeriyle beni bastırmaya devam ediyordu ve düşündüğüm kadar da boş değildi. Oldukça güçlüydü. Üzerimden silkmem pek mümkün görünmüyordu ve biraz daha bastırırsa daha fazla dayanamayacak, pes edip sırtüstü yatacaktım.
Öyle de oldu, güçlü bir hamle yapıp bedenini sıkıca bastırınca biraz da sesli bir şekilde yere devrildim. Küs olmasak bu sese mutlaka gelirdi kaynanam, tam altımızda oturuyordu. Aşağıdan gümbürtü şeklinde duyulmuş olmalıydı.
Kendimi yerde bulmuştum ve üzerimde tüm ağırlığını veren Fatih vardı. Bütün gücüyle bastırırken hala vantuz gibi büzdüğü dudaklarıyla dudaklarımdan öpmeye çalışıyordu. Oysa biraz zeki olsa dudaklarla uğraşmaz, boynuma, omuzlarıma yönelir ve en çabuk tahrik olan hassas yerlerimi bulmuş olurdu.
Göğsünü göğüslerime, karnını karnıma, belini belime bütün ağırlığıyla bastırmıştı. Bu da hataydı, çünkü birazdan soluksuz kalacak ve can havliyle de olsa onu üstümden atacaktım oysa uyluklarıma değen sertlik hiç de fena değildi. Bana biraz düşünme hakkı tanısa bu güreşte sahte de olsa mağlubiyeti kabul eder, kendimi bırakabilirdim. Şimdi mecburen, küçük bir soluk almak için bile olsa onu üzerimden atacaktım.
Böyle durumlarda bana deli cesareti gelir. Soluğumun kesildiğini hissettiğim anda nasıl bir güç kazandıysam olanca gücüyle bastıran Fatih’i üzerimden silkip atmakla kalmamış, yattığım yerden fırlayıp ayağa kalkmayı da başarmıştım.
Deminden beri bana güç gösterisinde bulunan çocuk bir anda salya sümük ağlamaya başlamıştı. Herhalde babasına şikayet edeceğimden korkuyordu. Babası hem mutaasıp hem de sert bir adamdı, bu olanları duysa Fatih’i mahvederdi.
“Seni… seni… çok seviyorum Nehir abla… N’olur, n’olur bana bir şans ver, sana sevgimi göstereyim…” bunları söylerken hem sesi titriyordu hem de gözyaşlarına boğulmuştu. Biraz daha ağlarsa yufka yüreğimin dayanamayacağı, sevgi ve şefkatle dolacağım ve deminki hareketlerinin belleğimden silineceği kesindi.
Ağladı da… Tabii ben de dayanamadım, anaç bir şekilde sarılıverdim yavrucağa. Kollarımın arasında büyükçe bir kuzu gibiydi ama o bakışları öyle masum ve çocukçaydı ki anlatamam. Küçük bir kuzu gibi sevilmek, esirgenmek arzusuyla bakıyordu kocaman ıslak gözleri.
Daha da sıkı sarıp göğsüme bastırırken yanağına şefkatli bir öpücük kondurmuştum “Ah yavrum. Sevmek kötü bir şey değil utanacak bir şey yok! Tabii ki seveceksin beni. Ben de seni çok seviyorum.”
Tamamen salakça ve yanlış anlamaya uygun sözlerdi biliyorum ama o anın şefkatli havasıyla ve bir annenin duygularıyla, düşünmeden sarf etmiştim bu sözleri.
Tahmin ettiğim gibi bir sevgi gösterisi, aşkla dolu karşılık olarak anlamıştı bu sözlerimi. Güçlü kollarıyla boynumu sardı, gözlerinden yaşlar akmaya devam ederken yanağıma biraz da ıslak bir öpücük kondurdu. Hoşuma gitmişti ama rahatsız da olmuştum, yanağımı kaçırmak isterken dudakları boynuma kaydı, öpücükler kondurmaya başladı. Ahh, işte bunu yapmayacaktın, diye geçirdim içimden. Güçlü, sert ama deneyimsiz dudaklarının boynuma dokunuşu içimdeki tüm volkanları harekete geçirmeye yetmişti.
Yerimde duramıyor, zevkle kıvranıyordum. Bunu fark etmişti. Başımı iki elinin arasına aldı, gözlerimin taa içine baktı bir an. Sanırım orada içimdeki arzuyu gördü, dudaklarını dudaklarımla buluşturdu. Acemiydi ama içtenlikle öpüyordu. Ben de kollarımla geniş, sert sırtını sardım, gözlerimi yumup karşılık vermeye başladım. İlk öpüşmenin heyecanıyla ara vermeden öpüyordu. İlk gençlik çağlarımı, Berke’yle öpüşmelerimizi anımsamıştım o an ve içim özlemle dolmuş, biraz da Berke’yi öpüyorum hayaliyle dudaklarını dudaklarımın arasında uzun uzun ezmiş, dilimi ağzından içeri sokmuş, dillerimizin buluşmasını sağlamıştım.
Bir yandan da sırtını iki elimle sıvazlıyordum. O da benden örnek almış ellerini sırtımda, belimde gezdiriyor ama kalçama indirmiyordu. Bir elimle onun kalçasını avuçlarken, diğer elimle bileğinden tutup kalçama indirmiştim elini. Benim yaptığı gibi sıkıca avuçladı. Eli biraz ağırdı, öyle sıktı ki canım acıdı “Ahhh!” çekmişim, o bu lafı zevkten sandı “Canımmm..... Ablamm benimmm!” diye karşılık verdi. Kalçamı avucuyla iyice bastırdı, bedenlerimiz daha da yapıştı, kasığımda sertliğini hissettim. Tam tavında olmalıydı.
Elimi önüne kaydırdım, eşofmanın üzerinde önce yukarı aşağı okşadım, sonra tutup sıktım ve bu ona yetti. Dokunmamın yettiğini eşofmanın kalın kumaşına rağmen avucuma gelen ıslaklıktan anlamıştım. Zaten Fatih de rahatsız olmuş, biraz da sertçe kendini çekmiş, ben kollarımı gevşetince de banyoya koşmuştu.
İyi ki de öyle yapmış. Onun banyoya koşmasıyla eş zamanlı olarak çalmıştı kapı.
Kapıdaki Güniz’di. İş görüşmesinden geliyordu. Pek keyifli hali yoktu. Görüşme istediği gibi gitmemiş gibiydi. Suratı asıktı.
Ayakkabını çıkar bizim eve ayakkabıyla girilmez diye baktığımı hissedip ayakkabısını çıkarıp, terlik giyip koltuğa geçtiğinde kötü haberi verdi.
“İşe kabul edildim. Hem de istediğim ücretle. Bahanem kalmadı.”
Ceketini çıkarıp kanepenin üzerine astı. Ayağa kalktı, “Külotlu çorapla hiç rahat edemedim, izninle çıkarıyorum” dedi. Eyvah dedim içimden, banyoya girerse Fatih’le karşılaşacak. Telaşla odayı işaret ettim. “Aman senden mi utanacağım” deyip eteğini beline topladı, bir hamlede çorabı çıkarıp ceketin yanına attı. Çorabın altına bir şey giymemişti, külotu yoktu. Koyu kara tüylerle kaplı vadisini bir anlık da olsa görmüştüm. Bacakları pek güzel değildi, kaslı ve ince, dizden aşağısı da kemikli ve biraz çarpıktı ama o çıplaklıkla insanın içini gıcıkladığı kesindi.
Apışıp kalmıştım. “Ne orada kazık gibi dikiliyorsun” deyip yanına çağırdı. Ceketin üzerine oturup kırıştırmayayım endişesiyle biraz yakın oturmuşum Güniz’e, birbirimize çarprazlama ve diz dizeydik şimdi.
Güniz daha İş görüşmesine giderken başına gelecekleri biliyordu sanırım, dertleşmek için de beni seçmişti. Daha doğrusu tesadüfen rastladığı ilk kişi ben olduğum için dönüşte dert yanacağı kişi ben olmuştum. Döner dönmez de çalmıştı kapıyı.
Elini bacağımın üzerinde duran elimin üzerine koymuş, Ömrü boyunca hiç düzenli işte çalışmadığını, barlarda garsonluk, barmaidlik gibi işlerde çalıştığını, ama hem yaşı büyüdüğü, hem de artık haksızlıklara sessiz kalamadığı için “ihtiyar cadı” diye adının çıktığını, bu nedenle iş bulamadığını anlatıyordu.
Eli elimin üzerinden kolumun üstündeki ayva tüylerine kaymış, artık bir eliyle elimi avucunda tutarken diğeriyle kolumu okşuyordu ve gereğinden çok yakınlaşmıştık ve dudaklarımız öpüş mesafesine girmişti. Böyle ciddi bir konuyu konuşurken nasıl öpüşeceğiz acaba diye düşünürken banyo tarafından gelen tıkırtıyı duymuş, önce Güniz sonra ben kafamızı oraya çevirmiştik.