Fatih banyoda sıkılmış, çıkmak istiyordu herhalde. Gözümle banyo kapısını işaret ederek “Bakkalın oğlu Fatih” dedim, “Matematiği zayıfmış, ders veriyorum. Sen geldiğinde tuvalete girmişti.”
Güniz elini ağzına koyup şaşkınlığını işaret etmiş, sonra da ceketini ve çorabı alıp özür dileyen bir ifadeyle odaya koşmuştu.
Önünü yıkamasından oluşan belirsiz ıslaklık dışında Fatih’in falso bir hali yoktu ama Güniz’in varlığı rahatsız etmiş olmalı ki kalmak istemedi. Hemen toparlandı. “Yarın aynı saatte” diyerek yolcu ettim. O paldır küldür, biraz çok ses yaparak merdivenleri inince dedikoducu kaynanam Muteber’in kapısı aralanmıştı. Kadının kulağı hep dışarıdaydı, dedikodusunu edecek olay arıyordu. Dedikodu için malzeme vermediğimi umarak kapıyı kapadım. Ama bizim evdeki trafikten, Güniz’in gelip Fatih’in çıkmasından kıllanacağı kesindi.
Tedbir olarak hemen Ömer’i aradım, Fatih’in matematiğinin zayıf olduğunu, babası rica ettiği için bugünden başlayarak her öğleden sonra ders vereceğimi söyledim. O da karşılık olarak “Hafta sonlarını bize bırak” deyip, “İşyerinde bir kursa katılıyorum, ben de bugünden başlayarak haftada bir gün bir saat geç geleceğim, haberin olsun” demişti.
Güniz salona dönmemişti, biraz bekledim, gelmeyince odada hala ne yapıyor, ayılıp bayılmasın endişesiyle bir bakayım dedim. Eteği, gömleği, çorabı, sutyeni yerdeydi, külotu zaten yoktu. Yeniden gelir umuduyla kirliye kaldırmadığım Yılmaz’dan kalan örtünün altına girmiş, sırtüstü yatmıştı. Odaya girişimin sesini duyunca gözlerini açmış, yakınlaşınca da örtüyü biraz kaldırmış, yanına yatmamı işaret etmişti. Tamamen çıplaktı.
“Ama.. nasıl olur..” gibi itiraz cümleleri etmem gerektiğini biliyordum, edecektim de ama daha tek bir sözcük bile söyleyemeden bileğimden kavradığı gibi beni yatağa, yanına çekivermişti.
Üzerimize örtüyü örttüğü anda da bana dönmüş, iki eliyle yanaklarımı kavramış, dudaklarımdan öpmeye başlamıştı. Çok ustaca, insanı arzuyla dolduracak şekilde öpüyordu. Karşılık vermemem mümkün değildi. Kollarımla çıplak bedenini sarmış, vücudumu vücuduna bastırmış, dilimle dudaklarımla karşılık vermeye başlamıştım. Bedenlerimiz birbirimizin kolları arasında zevkten kıvranırken, bacaklarımız birbirine sarılmış, dizlerimiz kasıklarımıza yerleşmişti. Onun ustalıklı ataklarına aynı şekilde karşılık veriyor, sert ve kısa boynunu, bedenine göre biraz geniş omuzlarını, küçük birer portakal boyutlarında, kocaman kapkara uçları olan ve biri diğerine göre biraz yana kaymış gibi görünen memişlerini öpücüklere boğuyor, her yerini okşuyordum.
Bu arada Güniz başörtümü atmış, düğmelerini çözdüğü gömleğimle birlikte yeleğimi çıkarmıştı. Ben de kopçasını açıp gevşettikten sonra sutyenimi yukarı doğru çekerek en çok öpülüp okşanmasını istediğim yerimi sunmuştum ona.
Elleri çok mahirdi. Parmaklarını da iyi kullanıyordu. Müthiş bir ustalıkla aynı anda hem okşuyor hem de öpüp emiyordu memişimi. Zevkten tüm bedenim yanıp kavruluyordu. Vadimi sular seller basmıştı. Elimi vadisine kaydırırken, boştaki elini vadime bastırmıştım. Artık dizlerimizle birlikte ellerimiz ve parmaklarımız da vadilerimizdeydi ve zevk dediğin, doruk dediğin böyle olurdu. Tanımlanamaz bir şeydi, daha önce böylesini yaşamamıştım.
Soluk soluğa kalmıştım. Biraz kendime gelirim umuduyla yanında yatıyordum. Yanağıma bir şefkat öpücüğü kondurup “Biliyordum böyle olacağını” diye fısıldamıştı..
Kafamı ona doğru çevirip “Ne olacağını!” diye sorar gibi bakmıştım.
Gülümsedi. “Sen de benim gibisin, kadın erkek ayrımı yapmadan herkese karşı sevgi dolusun. Daha ilk karşılaştığımızda, pencerede seni gördüğümde anlamıştım.”
Bu kadar mı kolay kızdım! Fatih’in hemen üzerime atlamasını anımsamıştım. Herkes ne mal olduğumu anlıyordu demek. Üniversiteliler de anlamıştı, Tuğba’nın kocası da. Keyfim kaçmıştı.
Güniz keyfimin kaçtığını görünce “Yanlış anlama. Bu his sadece bizlerde vardır. Sen de bana dikkatli baksan anlardın. Örneğin o pısırık arkadaşın… adı neydi?”
“İnci.”
“Hah İnci. Bak onda o ışık hiç yok. O kimseyle sevişemez.”
Benimle sevişti, demiyorum. Gerçi ertesi gün ortadan kayboldu ama yaz sonu gelince yine bir şeyler yaparız diye umutluyum. Bunları da demiyorum. Zaten demeye fırsat bırakmıyor. Yanağımdan öperken eli duyarlı yerlerimde dolaşıyor.
Gözlerimi yumup kendimi öpüşlerine ve dokunuşlarına bırakmıştım. Memişlerimi avuçlarken dudağı karnımdan vadime doğru gidiyordu. Ama burnumda Yılmaz’ın kokusu vardı. Çarşafa iyice sinmiş kesif sigara kokusu ile karışık teninin kokusu bana onu anımsatıyordu. Mesajıma cevap vermedi. Hiç ses yok, adamdan. Kahretsin!
Neyse ki Güniz’in vadimin derinliklerine dalan dili kafamdaki içkarartıcı düşünceleri dağıtıyordu. Koku dağılsın diye üzerimizdeki örtüyü atmıştım ama çarşafa da sinmişti kokusu. Çaresiz gözlerimi yumdum onunla, Yılmaz’la seviştiğimi hayal ettim.
Bu arada Güniz pozisyonunu değiştirmiş, kasığı tam benim başımın üzerine gelecek şekilde terslemesine üzerime yerleşmişti. Vadisi hemen ağzımın ve burnumun üzerindeydi. Çok kullanılmış gibi bir görüntüsü vardı, dudaklar falan her şey dışarıdaydı. Tadı şekerli ve tuzlu karışıktı. Ben bunları düşünürken Güniz iki eliyle kalçalarımın yanaklarından kavramış, hızla dil atıyordu. Kalçam beynimin akisne olaya gayet iyi uyum sağlamıştı ve Güniz’in dilinin vadimin derinliklerine dokunuşlarına aynı ritimle çalkalanarak, daha çok hissetmek arzusuyla öne bastırarak karşılık veriyordu.
Kafamdan saçma düşünceleir atıp ben de Güniz’in küçük ve kaslı kalçalarını iki elimle kavrayıp tatlı tuzlu tadını duyarak yalamaya başladım. Onun kalçası da dilmin dokunuşlarına, dudaklarıma, burnuma karşılık vermeye başlamıştı.
Zevk sesleri çıkararak arka arkaya doruğu bulmuş, sarmaş dolaş kalmıştık. İyi ki Ömer’in geliş saatinin yarım saat öncesine ayarlamışım telefonumun alarmını. O çalınca uyanmıştık. Hızlıca toparlanıp, üzerimizi giydiğimizde ancak aklıma gelmişti Ömer’in bir saat gecikeceğini söylediği.
“İlk fırsatta yine buluşalım canım” deyip, dudağıma anlık ama ıslak ve etkileyici bir öpücük kondurup çıkmıştı Güniz.
Akşam yemeği için hazırlık yaparken yine aklıma takılmıştı Yılmaz. Düşündükçe kuruyor, kendimi dolduruyor, sinirleniyordum. O sinirle “Sen ne biçim adamsın! İnsan bir arar sorar” diye yazdım. Geçen sefer mesajı kimin yazdığını anlayamamıştır diye sonuna adımı da ekledim. “İnşallah karısına yakalanır” diye içimden geçirerek neredeyse yanacak olan soğanlara yoğunlaştım.
Ömer söylediğinden de bir saat geç gelmişti. Ama keyfi yerindeydi. Kurs iyi geçmişti. Başka karılarla kırıştırmasın bu diye düşünüp “Çok özledim kocacığım” diye sarılıp iyice kokladım. Üzerinde farklı bir koku yoktu. Yine de tedbiri elden bırakmayıp hem banyoya girerken çıkardığı iç çamaşırlarını kokladım, inceledim, hem de cep telefonunu karıştırdım.
Aradığımı bulmuştum. İş çıkış saatine yakın 544’lü bir numarayı aramıştı. Numaranın kayıtlı olmaması da bir işaretti. Kötü kadınlara mı gidiyor bu adam diye içimden geçirdim ama hali malumdu, o halle hangi kadına gidecekti?
Bu karıların ne yapacağı belli olmaz, hem bizim adam dışarıdan bakınca aslan gibi ne bilecekler kuşunun ötmediğini diye düşünüp iyice kendimi doldurdum ve numaraya dokundum. Dört defa çalmıştı ki banyonun kapısının açıldığını duydum. Ömer bornozunu giymiş geliyordu. Hemen telefonu kirlilerinin yanına attım ama beni görmüştü sanırım. Yüzüne bir gülümseme yerleşti.
Yanıma gelip sevgiyle sarıldı ama istemiyorum dercesine kendimi çekmeye çalıştım. Kızdığımı fark etmiş olmalıydı. “Benim kıskanç karım yine neye kafayı taktı!” derken güçlü kollarıyla beni kendine çekip istemiyorum diye direnip yanağımı çekmeye çalışsam da ıslak bir öpücük kondurdu.
Sonra da beni serbest bırakıp telefonun aldı. “Neyi merak etmiştin! Kızların fotoğraflarını mı!” diye sordu.
“Ne kızı! Kızlar nerden çıktı!” derken sesimi titiryordu ve gözyaşlarına boğulmam an meselesiydi. Pişkin herif kızlarla gezmekle kalmamış, bir de fotoğraf çektirmişti.
Benim halimi görünce şefkatli bir sesle “Al sen bak!” diye telefonu uzattı. Sanki ateşe değmiş gibi bir adım ileri sıçrayıp “Bakmam!” diyerek kafamı olumsuz anlamda salladım.
Ömer benim gereksiz kıskançlık hallerime alışkındı. Hemen müdahale etmezse küslüğümün günlerce süreceğini evde gereksiz bir stresin yaşanacağını bilirdi. Özellikle aybaşı hallerimde böyle tepkilerime sık rastlanırdı, nedense.
Israr ederek, bakmam için bir kez daha uzatıyordu ki telefonu çalmıştı. Ekrandaki numaraya baktı. Yüzü aydınlandı. “Al sen konuş. Demin aradığın numara” dedi.
Hayır almam der gibi yine başımı sallayıp bir adım daha geri atmıştım. “Deli karı seninle uğraşamam” der gibi bir bakış atıp “Buyrun doktor bey” diye telefonu açmıştı. “Hayır, yanlışlıkla aramışım. Özür dilerim. Tabii görüşmek üzere. İyi akşamlar” deyip kapamıştı telefonu.
Ömer konuşurken gereksiz bir kıskançlık tribine girdiğimi de anlamıştım tabii. Kendimi affettirmem gerekiyordu. Kedi gibi sokulup kollarının arasına girdim. Koynuna başımı yasladım. “Seni kimselerle paylaşamam. Biliyorsun. Seni çok seviyorum. Beni hiç bırakma!” diye saçma lafları sıraladım, o da anladım der gibi başımı okşadı, yanağıma bir öpücük kondurup “Haydi artık yemek yiyelim. Kurt gibi acıktım karıcığım” deyip konuyu kapattı. Oysa neden doktoru aradı diye merak etmem gerekirdi.