İnci’nin aradığından, kapılarında bulduğum kargo makbuzundan söz etmiştim. İnciler köye giderken köyden de onlara bir koli yollamış annesigil. Her ay böyle bir koli ile fasulye, bulgur gibi bakliyat, taze sebze, meyve yollarlarmış meğerse. “O koli gelmiştir” demişti İnci, daha sonra makbuzu haber vermek için aradığımda. “Koliyi gidip alır mısın! İçinden ne çıkarsa güle güle yiyin. Bizim dönüşümüz eylülü bulur,” diye eklemişti.
Kargo şirketi bizim eve üç sokak kadar uzaktaydı. Koliyi gidip almıştım ama aldığıma da pişman olmuştum. Oldukça ağırdı meret. İçine taş koymuştu herhalde İnci’nin annesi. Taşınacak gibi değildi, zorlanıyordum. Doğrusu koliyi açıp içinden çıkanları poşetlere bölmekti ama bu kadar ağır olacağını akıl edemediğim için yanıma poşet almamıştım. Koca kutu kucağımda yürümeye çalışıyordum ve gittikçe gücüm azalıyordu. Tam birisi şu kolinin ucundan tutsa ne güzel olurdu diye düşünürken duymuştum sesi. Bir adam yardım teklif ediyordu.
Tabi ki ilk tepkim “Teşekkür ederim. Yardıma ihtiyacım yok” oldu ama içimden biraz daha ısrar etse diye dua ediyordum. “Olur mu hiç! Zaten yorulmuşsunuz! Verin bana!” deyince daha fazla nazlanmadan koliyi kollarının arasına bıraktım. Ağır geldiği belliydi ama yiğitliğe mok sürmemek için zorlandığını çaktırmamaya çalışıyordu.
Taşıdığı yükü unutturmak amacıyla “Siz hep böyle centilmen misiniz! Tanımadığınız kişilerin yardımına mı koşarsınız!” diye gereksiz bir sohbet açmıştım. Meğerse ben onu tanımıyormuşum ama o beni tanıyormuş. Üst katta oturan yazarmış kendisi. “Pek rastlaşmıyoruz ama bir keresinde apartmanın merdivenlerinde karşılaşmıştık” diye eklemişti.
Yakışıklı bir adam değildi ama açık kumral, renkli gözlü ve ince uzun olduğu için genç ve dinamik haliyle dikkati çekecek bir tipti. Yazık ki benim dikkatimi çekmemişti. Tabii ki bunları ona söylemedim.
Merdivenleri tırmanmış, bizim kata çıkmıştık ve adamın çok yorulduğu belliydi. Soluk soluğa kalmış, dinlenmek için sırtını duvara dayamıştı. Haline acımıştım, içeri buyur edip, soğuk bir şey ikram etsem iyi olur diye düşündüm.
O da ikiletmeden hemen içeri dalmıştı. Hemen girişteydik. Kapıyı kapamış ayakkabılarını çıkarmasını beklerken. “Çok yoruldunuz değil mi? Sizi rahatlatmak gerek” demiş, dediğim anda da sözümün yanlış anlaşılacağını fark edip kızarmıştım.
Adam da lafımın nereye gittiğini anlamış hafiften gülümsemiş, “O kadarını hayal etmemiştim ama biraz okşasan çok iyi gelirdi” demişti pişkince sırıtarak.
“Saçmalamayın, yanlış anladınız” diye korkuyla bir adım gerilemiştim ki “Hayır doğru anladım!” diyerek bileğimden tutup pantolonunun önüne çekivermişti elimi. Bileğimi mengene gibi sıkarak kot pantolonunun üzerinden fark edilen kabarıklığın üzerine bastırınca avucumda sertliğini hissetmiştim. Direnmeye çalışıyor, elimi çekmek istiyordum. Bunu hissetmiş, bileğimi sıkmaya devam ederken diğer eliyle fermuarını açmış, şeyini çıkarmıştı.
Bileğimi bırakmadan tutturdu, elimi ileri geri hareket ettirmeye başladı. Hafifiçe bileğimi gevşetiyordu. Tepkimi ölçmek istiyordu sanırım ama dokundukça, okşadıkça tüm direncim yıkılıyordu ve bırakacak halim yoktu. İkimiz de başımız önde, hiç ses çıkarmadan elimin hareketlerini izliyorduk.
Çok zevk aldığı belliydi. Elimin hareketleri ile birlikte yavaşça bedeni salınmaya, kalçası ileri geri hareket etmeye başlamıştı ki bu hali beni de etkiliyordu. Derinden zevk sesleri çıkardığımı inkar edemem.
İyice bana doğru eğilmiş, yüzlerimiz karşı karşıya gelmişti. Artık soluğunu yüzümde hissedebiliyordum. Göz gözeydik ve onun gözlerindeki arzuyu görmemek için gözlerimi kısmıştım. Dudağı çok hafif dudağıma değmeğe başlamıştı. Belli belirsiz ve kararsız bir halde, her an kaçmaya hazır dudaklarımız birbirine değerken ben çok hafif bir şekilde sıvazlamaya devam ediyordum. Korkak flörtler gibi üst dudak, alt dudak birbirini buluyor, hemen kendimi çekiyor, kısık gözlerle gözlerinin içine bakıyor, arzuyu görünce yine hafiften bir öpücük veriyordum.
Beni yavaşça duvara dayamış, gömleğimin üzerinden memişimi nazikçe avuçlarken ben de öpücüklerine daha çok karşılık vermeye başlamıştım. Öpüşmenin yavaş yavaş artan şiddetiyle elim de hız kazanmaya başlamıştı. Bu arada o gömleğimin düğmelerini çözüyordu acele etmeden. Bir an durdurmayı düşündüm, iş iyice tehlikeli hal almıştı. Ama öyle güzel öpüyor, öyle nazik davranıyordu ki karşı çıkmam mümkün değildi. Bıraktım düğmeleri açsın.
Yine de düğmelerin tamamını açınca boştaki elimle önümü kapadım, hayır der gibi başımı iki yana hafifiçe salladım. Karşılık olarak dudağıma hafif ama arzulu bir öpücük daha kondurdu.
Gömleğimin önünü sıkıca tutuyordum açmasın diye, o da elimi çekmeye çalışıyordu. Hayır diye fısıldayarak gözlerinin içine baktım. Bir öpücükle karşılık verip gevşeyen kolumu indirip gömleğimin önünü açmakla kalmadı, gömlekle birlikte uzun yeleğimi de sıyırdı. Elim hala şeyini sımsıkı tutuyordu, dudaklarımız buluşurken. Yavaş, nazik ama arzulu öpüyordu.
Tam anlamıyla zevke gelmiştim. Tüm direncim kaybolmuştu. Sutyenimi yukarı doğru sıyırıp memişimi avuçlamasına, avucunda yoğurmasına, ardından da eğilip öpüp emmesine tabii ki ses etmedim. Aynı anda eteğimin fermuarını indirmesine ise “Daha fazla ileri gitmesek mi” diyen ve “kendimi tutamayacağım” diye yalvaran bakışlarla karşılık verdim. Hiç aldırmadı.
Külotlu çorabımla kalmıştım. Tabii ki içinde külotum vardı. Çorabı avucuyla sıvazlayarak incecik naylon kumaşı, külotun pamuklu kumaşının altındaki arzu dolu tenimi hissetti. Kalçalarımı, bacaklarımı okşadı, sonra da beni hafifçe çevirip çorabı indirdi. Çömelip çorabı ayaklarımdan çıkardı.
Yüzümü duvara çevirip sarıldı, bacaklarımın arasında hareket eden şeyini hissettim. Zevk sesleri çıkararak, kalçamı hafifçe hareket ettirerek karşılık veriyordum. Külotun üzerine sürtmekten keyif aldığı çıkardığı seslerden belliydi.
Muhteşem bir duyguydu. Memişlerimi avuçlayan ellerini hissediyordum. Benim ellerim de çıplak bedenimde geziniyordu. Yavaşça döndüm, dudaklarına yumulurken, normal boyutlarda ama uca doğru sanki kavis yapan şeyini kavradım. Onun da bir eli külodumdan içeri girmişti. Uzun süre öyle birbirimizi okşayarak öpüştük. Külotun içinde eli, parmakları iyice hızlandı. Çıkardığım seslerden benim tam havama girdiğimi anlayınca da külotu indirip tekrar yüzümü duvara çevirdi, bedenini bedenime bastırdı.
Ayaklarımın ucunda biraz yükselip boyumuzu eşitledim. Kalçamı tamamen sundum, o da bir eliyle belimden diğeriyle memişimden kavrayıp güzel bir tempo tutturdu. Kalçam da ona aynı şekilde karşılık veriyordu. Yavaş yavaş hızlanırken bu durumun keyfini çıkardık. Sonra beni kendine çevirip bacaklarımı beline sardı,sırtımı duvara bastırdı ve dudaklarıma yumulup öyle devam etti.
Zevkten olduğum yere yığılmış, biraz da kendimden geçmişim. Gözlerimi kapının kapanış sesiyle açmıştım. Bir hayal gibi geçip gitmişti bedenimden.
Bir saat sonra Fatih kapıyı çaldığında ancak yıkanıp toparlanabilmiş, İnci’nin kolisini açıyordum ve hala o zevk anlarının sarhoşluğuyla doluydum. Adını bile bilmediğim üst komşu beni darmaduman etmişti. Onun sevişmedeki ustalığı, hiçbir şeyi acele etmeden ve benim arzularımı bilerek yada kendi istediği gibi istememi sağlayarak yönetmesi beni hayran etmişti. Kültürlü adamın hali bir başka diye düşündüm. Sadece bu tavrı nedeniyle bile ona aşık olabilirdim. Aşık olmak bir yana kölesi olmaya hazırdım, yeter ki beni hep böyle sevsin, doruklara uçursun..
Koliden bir sürü bakliyat, taze sebzeler, hatta bir kaç kilo peynir bile çıkmıştı. Bize günlerce yeterdi. Fatih’in yardımıyla koliden çıkanları mutfağa yerleştirirken bir yandan çocuğu süzüyor, diğer yandan bu ders işini neden başıma açtığımı düşünüyordum.
“Kocam istemiyor” diye bir bahane uydurmayı düşünmüştüm ama Ömer, “iyi fikir, zamanını güzel değerlendirmiş olursun. Birine de hayrın olur. Boş boş televizyon izlemekten iyidir” demişti. Yani yalan atamazdım. Her gün bakkala uğruyordu. Belki çoktan aynı fikirleri Fatih’in babasına ya da bizzat kendisine söylemişti.
Geçen sefer yaşananları unutmuş gibi davranmaya ve tamamen derse yoğunlaşmaya karar verdim çayı koyarken. Bu sırada Fatih internetten bulduğum bir testi çözüyordu.
Gerçek bir öğretmen gibi davranacaktım. Ciddi bir suratla salona geçtim.Aramıza mesafe koyma dikkat ederek yanına oturdum. Böyle kanepede oturmanın gereksiz bir samimiyet yarattığını düşünüp “Masaya geçelim, orası daha rahat olacak” dedim.
O ana kadar ciddiyetimi ve mesafeyi korumuştum ama yine yan yana oturmak durumundaydık ve neredeyse diz dize ve omuz omuzaydık.Fatih’in sıcaklığını, heyecanını, terli ve adrenalin yüklü teninin kokusunu hissedebiliyordum.
Testin tek bir sorusunu bile doğru çözemeyen Fatih suçlu bir kedi yavrusu gibi öyle bir bakmıştı ki içimdeki son soğukluk kırıntısı da erimiş yine ona anaç bir sevgiyle dolmuştum. Elini kolunu, bir yerini tutmamak için kollarımla kendimi sardım, “Bu işi beceremeyeceğiz galiba Fatih,” dedim.
O matematik öğrenemeyeceğini kastettiğimi sanmış, “Haklısın abla, bu konulara hiç kafam basmıyor. Hem babam gibi bakkal olacaksam toplama çıkarmayı bilsem yeter. O da hesap makinesiyle yapılabiliyor. Bana ne fonksiyonlardan, iki bilinmeyenli denklemlerden!” diyerek ağlak gözlerle gözlerimin içine bakmıştı.
Anladım der gibi başımı salladım. “En iyisi biz koltuklara geçelim de birer çay içelim. Sonra da dağılırız” dedim. Fatih de beni onaylayıp kalemini defterini, laptopu toplamaya başlamıştı. Gereksiz işgüzarlığı yapıp ona yardıma kalkmasaydım, buraya kadar işi iyi yürüttüğüm söylenebilirdi.
“Kitabı, defteri bana ver, laptopu da sen alırsın” demek için yerimde doğrulmuş, ona doğru hamle yapmıştım ki bir anda kolları bana uzanmış, “Ama ben seni çok seviyorum Nehir Abla!” diye ağlamaklı bir sesle hamle yapmıştı.