Uçurum

1034 Kelimeler
Kulağımı dolduran siren sesleriyle, şiddetli gök gürlemesine korkup uyanan bebek gibi açtım gözlerimi. Ne olduğunu anlamadım fakat iyi şeyler olmayacağı kesindi. Kalbim hızla atmaya başladı. Etrafı kolaçan ettim, tek sığınağım olan Bora'yı arayan gözlerim bulduğuna şükretti fakat Bora, tüm sakinliği ile karşımda durmuş öylece beni izliyordu. Bir yabancı oluşunun tedirginliğinin yanı sıra o yabancıya güvenmekten başka çarem olmadığını da biliyordum. "Hey!" dedim sesimin kısık çıkmasına dikkat ederek. "Polisler geliyor, gitmemiz gerek!" İfadesizce bakıyor, gözlerini bile kırpmıyordu. Bir eli cebinde, diğer elinde sigarasını tutuyordu. Dudaklarına götürdüğü uzun, beyaz zehri uzun bir nefesle içine çekerken beni izledi. Sonra dalgınlıkla arkasını dönüp o çok sevdiğim manzaraya karşı dumanını üfledi. Siyah, kapalı bir kutuyu andırıyordu. O siyah kutuyla aynı tondaki saçları ılık rüzgarın eşliğinde ahenkle dalgalanıyordu. "Bora?" İlk kez adıyla seslenmenin verdiği tedirginlikle yutkundum. "Beni duyabiliyor musun?" Sessiz kalıp sigarasını içmeye devam etti. Bu sırada polisler araçlarından inmiş, mesafeyi daraltıyorlardı. "Korkuyorum," sesimin titremesi gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Gitmem gerektiğinin deli gibi farkında olmama rağmen gidemiyordum. Bir şeyler yapsın, benimle gelsin istiyordum. Bitirmediği sigarasını yere atıp ayağının ucuyla ezdikten sonra ardına döndü. Gece boyu yıldızların güzelliğini anlatan ve yüreğinden kopan şefkatiyle beni göğsünde uyutan adamdan eser yoktu. Gözlerimden bir damla yaş süzülürken Bora usul usul yaklaştı, yaklaştı ve yaklaştı. Tam önümde durdu. Bu kadar sakin kalması normal değildi. Panikle fısıldadım ona. "Hâlâ şansımız var, acele edersek yakalayamazlar!" Benim telaşımın aksine buz gibiydi. İşaret ve orta parmağının tersiyle yanağımı okşadı. Uzun uzun baktı yüzüme. Ardından titreyen elime uzandı ve arka cebinden çıkardığı metal bilekliği bileğime geçirdi. Yutkundum, gözlerim yuvasından fırlayacak kadar şaşkın bakıyordum. "Napıyorsun? Bu, bu ne Bora? Sen? Nasıl?" Boğazım çok güçlü iki el tarafından sıkılıyor gibiydi. Nefes alamıyor, almak istemiyordum. "Amirim!" dedi genç polis. Hayrete düşerek Bora'ya baktım. Yalvarıyordu gözlerim, bana bütün bunların kâbus olduğunu söyle ve gülümseyerek uyandır bu kâbustan diye yalvarıyordu. "Özür dilerim." dediğinde karnıma giren kramp nefesimi kesecek kadar şiddetliydi. Ellerimi karnımda birleştirip iki büklüm olacak kadar çok kıvrandım. Bu kadar kolay mı insanların yarasıyla oynamak? Bir anda beni tutmak isteyecek gibi olduğunda şimşek yemiş gibi geri adım attım. "Bırak!" diye bağırdım acıyla. Yüreğim harelenmiş, sesim acıyla yoğrulmuştu. "Aptalım ben. İnandım sana..." Boşta kalan elimle güçlüce vurdum ona. Gürledim ardından. "Beni kandırdın!" "Amirim, artık almamız gerek." dedi yine toy bir ses. Bora uyanmış gibi aniden başını ona çevirdi. Bir süre baktıktan sonra başını aşağı yukarı salladı. Diğer elime de kelepçenin diğer kısmını geçirip çekildi önümden. Adeta teslim etmişti beni. Kollarıma giren iki çelimsiz kol çekiştiriyordu bedenimi. Gözlerim, bana dilsiz ama şarkılar şakıyan o gözlerde hapsolmuştu. Ona söylemek istediğim onlarca söz gözlerimden yaş olup süzüldüğünde bile yüzünde donuk bakışlarından başka bir şey yoktu. Çaresizlik, öfke ile harmanlanınca ne yapacağını bilemiyormuş insan. Aklımdan geçen onlarca düşünce bir zehir gibi bırakıyordu kendini zihnime. Bu kadar çabuk mu bitecekti her şey. Bu kadar çabuk mu ihanete uğramalıydım? Bastığım yeri dahi görmeden yürüyordum. Arabaya binmem için kollarımdan çıktıkları anda aniden gözüme Rüya'nın silüeti belirdi. Bir dakika, bu Rüya'nın ta kendisiydi! Bana kaçmam için el kol işaretleri yapıyordu fakat öyle bir durumun içerisindeydim ki, buradan kolay kolay kaçılabileceğini düşünmüyordum. Fakat pek fazla vaktim olmamakla birlikte düştüğüm durumdan daha kötü ne olabilir diye düşünürken, diğer polislerin arabasına binmiş olduğunu gördüm. Yanımda yalnızca iki polis vardı ve eminim ki daha çok yeniydiler. Bakışlarım bir anlığına yüzü manzaraya dönük, bir eli ensesinde sertçe gezinen Bora'ya değdi. Neden yaptın diye defalarca sormak ve beni kendisine inandırabilecek bir cevap versin istiyordum. Bana yeniden her şey mümkünmüş gibi baksın istiyordum. Dudaklarımı ısırdım. Gerçekle yüzleşmek canımı bir hayli yakıyordu. Bu yapılan beni delirtecek seviyeye getirmişti. Yanımda, beni bekleyen toy polise dirseğimle vurduktan sonra hemen az ilerimde, kapıyı kapatmak için bekleyen diğer polisi ittirdim. Bu hareketin onları yalnızca birkaç saniye oyalayacağını biliyordum. Şoför polisten daha hızlı kaçmayı umut ederek koşmaya başladım. Kilolu olduğu için şanslı mı yoksa tecrübeli olduğu için şanssız mıydım bilmiyorum. Bir saniye oyalanacak vaktim yoktu. Telaş içinde beni bekleyen Rüya'ya ulaşır ulaşmaz koşmaya devam ettik. Duraksamadan otların, taşların arasından koşuyorduk. Muhtemelen havaya sıkılan bir el ateşten ve "Dur kaçma!" , "Yakalayın!" cümlelerinden takip edildiğime anbean şahit oluyordum. Birinin eli ensemdeymiş gibi hissediyordum hep. Fakat dönüşü olmayan bu yola çoktan girmiştim bile. Üç tarafı uçurumla sonlanan tepede izlenebilecek en iyi yol, uçmaktı. Fakat çaremiz de en az kanatlarımız kadar yoktu. Ben kenarda durmuş, Rüya'ya şimdi ne olacak bakışı atarken onun da biliyormuş gibi bir havası yoktu. "Önümüz uçurum." dedim yere bakarken. "Asıl arkamız uçurum." dedi çaresizce gülümserken. "Geri dönemeyiz." "Ben geri döneceğim, sen gideceksin. Ben onları oyalarım. Senin bir suçun yok. Başını derde sokamam." "Zamanımız az, mantıklı fikirler bulsak iyi olacak." dedi aldırmayarak. "Rüya," "Naz, geri dönemeyiz." "Naz," dedi, gür ama fısıltı halindeydi Bora'nın sesi. Şimşek yemiş gibi döndüm arkama. "Yerinde olsam bu utançla yaşayamazdım." Sesime, onun ne kadar aşağılık bir insan olduğuna dair bütün hisleri barındırmıştım. Gözlerim doluyordu ama buna izin vermemeliydim. "Oradan atlamayacaksın, değil mi?" dedi nefes nefese. Bir yandan panikle arkasından gelen olup olmadığını kontrol ediyordu. Güldüm. "Beni buraya sen getirdin, Bora amir." dedim sahte bir tebessümle. "Uçurumun eşiğine kadar getirip, neden atlıyorsun diyemezsin birine." "Dinle," dedi. Sözünü kestim, onu duymak, görmek istemiyordum. Onu öldürmek istiyordum. "Uçurumdan atlamak yaşayanlar için tehlikelidir. Ben, eğer buradan atlarsam yaşayacağım. Anlıyor musun?" "Naz..." dedi kendini ifade etmek isteyerek. "Sana güvenmemeliydim..." dedim boğazıma bir yumru oturduğunda. "Öyle kolayca, bir insana güvenilmemesi gerektiğini bilmeliydim..." Başını yanına büktü, gözlerinde mağrur bir ifadeyle baktı. "Şimdi," diye fısıldadım sesimin güçlü çıkmasına özen göstererek. "Hiç gelmemiş gibi git hayatımdan." Fakat gözlerimden bir damla süzüldü. Yine kendime yenilmişliğin verdiği hüzünle baktım ona. "Hiç öyle bakmamış gibi, hiç dokunmamış gibi, hiç sarılmamış gibi uzaklaş." Gözlerini ne yapacağını bilemez bir edayla sımsıkı kapatıp açtı. "Bir yabancısın, öyle kal." "Her şeyi izah edeceğim ama şimdi değil. Sadece kaç Naz! Bir şekilde kaçın ama oradan atlama." Söylediklerine karşın beni bu denli düşünüyor gibi konuşması hala yalanlarının bir parçası olduğunu kanıtlıyordu. "Yalvarırım..." diye ekledi fısıldayarak. "Sana asla güvenmeyeceğim. Asla..." Bir adım geriye attım zaten kıyısında olduğum uçurumdan. Hışımla bana doğru adım attı. "Sakın, Naz. Sakın öyle bir hata yapma!" "Ve asla, bana bir daha ne yapacağımı söylemeye kalkma! Beni tutuklamana izin vermeyeceğim!" Sonraki cümlesi kulaklarımda yankılanırken Rüya çığlık çığlığa düşüverdi uçurumdan aşağı. Gözlerim aniden karardı. Afallardım böyle durumlarda aslında ama sanki ondan önce düşersem onu tutabilecekmişim gibi hissettim ve bu hisse karşılık hiç düşünmeden ruhumla beraber bedenimi de aşağı bıraktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE