TAYLOR
O akşam Calla’yı bulduğumda banyodaydı. Küvetin için doldurmuştu ve şimdi gözlerini kapatmış bir şekilde bu kısa sakin anının tadını çıkarıyordu.
Ve bunu yaparken bir tanrıça gibi görünüyordu.
Ve ben kimdi ki bir tanrıçaya karşı koyacaktım?
Hızla tüm kıyafetlerimden kurtulmaya başladım. Calla gözleri açıp bana bakmıyordu ama dudaklarındaki keyifli gülümsemeden, oradaki varlığımdan haberdar olduğu belli oluyordu. Umarım, birazdan ona yapacaklarımdan da haberdardı. Değilse bile, öğrenirken onu izlemek oldukça keyifli olacaktı.
Calla, küvetin içinde biraz öne kaydı ve bana oturabilmem için yer açtı. Arkasına oturup kollarımı ve bacaklarımı etrafına dolayarak kendime çektim onu. Vücudumun kontrolüm dışında verdiği tepkileri yok sayarsak, aslında şu anı hiçbir şeye değişmeyeceğimi söylemek yerinde olurdu. Öyle huzurluydu ki… Sadece o ve ben. Sessizliğin tadını çıkarıyor ve birbirimizin kollarında rahatlıyorduk. Başı göğsüme aslanmış, usulca nefes alıp veriyordu. Gözleri kapalıydı ama uyumadığını biliyordum. Uyuyamayacağını… Muhtemelen, o da benim gibi bugün olanları düşünüyordu.
“Sana düşünme dersem, işe yaramaz değil mi?” dedim ona böylece.
“Deniyorum,” dedi, başını hafifçe yana eğdi ve kollarımın arasında biraz daha kıvrıldı “Fakat pek başarılı olduğum söylenemez.”
“Düşünmeden durmana fırsat vermiyorlar da ondan. Biraz bıraksalar, kendi kendimize kötü düşünceleri dağıtabiliriz belki de.”
Bir anda doğruldu. Başı ne zaman göğsümden ayrıldı, ne zaman kollarımın arasından çıktı, anlayamadım. Bana çevirdi ürkek bakışlarını.
“Deli gibi korkuyorum Taylor!” dedi gözlerimin içine bakarken “Ya babam vazgeçmezse? Kendimi hep ölüme atıyor olmam, korkmadığım anlamına gelmiyor! Ya planladıkları gibi onu yakalamayı ve örgütü kontrol etmeyi başaramazlarsa? O zaman bize ne olur?”
Umutlu olmasını söylesem, boşa mı olurdu? Artık umut etmenin bile boşa olduğu bir noktaya gelip gelmediğimizi sorgulamak ne acıydı.
“Ve yaptığı ihanet içimde ki her şeyi öldürdü. İntikam hırsı, öfke, kin… Her şey ona karşı beslediğim ufacık inançla birlikte öldü. Sadece saf korku hissediyorum.” Bir elimle uzanıp hafifçe okşadım yanağını “Korkma,” dedim neredeyse fısıltıyla “Korkma, umutsuzluğa kapılma, çünkü elimizde bir tek bunlar kaldı Calla. Biz birlikte cesur olacağız, güçlü olacağız, umut edeceğiz ve sonunda başaracağız.”
Öne doğru kaydı bu kez ve kollarını etrafıma doladı. “Bir tek sen kaldın, Taylor. Gözüm kapalı güvenebileceğim bir tek sen kaldın. Sakın beni bırakma olur mu? Hep benim şampiyonum ol”
“Sen istesen de istemesen de hep senin şampiyonun olacağım, Calla. Sen de hep benim cici kızım olacaksın. Yakında her şey sona erecek. O zaman hak ettiğimiz normal hayatı yaşayacağız. Tartışmalarımız sen kendini Tanrı bilir hangi tehlikeye attın ve benim eski psikopat kız arkadaşım çıkıp geldiği için değil, oldukça saçma sapan sebeplerden olacak. Ben korumacı ve sahiplenici olacağım. Sen huysuz ve kıskanç olacaksın. Ara ara kavga edeceğiz ama sonra yine barışacağız. Ben seni kollarıma alıp öpeceğim. Sonra seni sevdiğimi söyleyeceğim. Sonra sen de özür dileyene kadar beni süründüreceksin… Kulağa harika geliyor değil mi?”
“Hayır! Ben kıskanç değilim! Yani… En azından abarttığın kadar değil”
Huysuzdu! Ayrıca kıskançtı da! Ancak şimdilik bu konuyu uzatmayacaktım. Tatlı itirazı güldürmüştü beni. Hep böyle sevimli olsaydı ya!
“Gülme Taylor!” dedi geri çekilerek “Ciddiyim ben! Kıskanç değilim! Daria kendi kaşınmıştı. Sen de biliyorsun.”
“Evet,” Onu tekrar kollarımın arasına çekip, alnımı alnına yasladım “Biliyorum”
Öyle ne kadar durduk bilmiyordum ama bir ömür bu şekilde kalabilirdim. Kollarımın arasına tam uyuyordu bu kadın… Ona sarıldığımda tek düşünebildiğim buydu. Bana böyle uyan bir kişi daha yoktu. Eksik parçamdı o benim. Ruhumun kayıp yarısıydı.
“Taylor?”
“Efendim?”
Hafifçe yumdu gözlerini. Derin bir nefes alıp, dudaklarıma doğru bıraktı. Onun dudaklarındaysa harika bir gülümseme vardı şimdi “Düşüncelerimizi dağıtma fırsatı vermiyorlar demiştin ya?” diye sordu.
“Ee?”
“Sanırım bunu nasıl yapabileceğimizi buldum.” Bu konuşmanın gittiği yerden hoşlanmaya başlamıştım.
“Öyle mi?” diye sordum “Peki bunu nasıl yapacağız?”
“Beni öperek başlayabilirsin.”
Kollarımı beline dolayarak sımsıkı kendime çektim onu. Alaycı bir tavırla “Bilemiyorum, bunun işe yarayacağından emin misin?”
Dudakları dudaklarıma sürttü hafifçe. Kuş gibi dokunup geçti ama ufacık teması bile tüm bedenimi ele geçirmeye yetmişti. Şu an ve her zaman, ne kadar dayanılmaz olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu, değil mi?
“Ölümüm ellerinden olacak, cici kız”
“Belki de dudaklarımdan olur. Denemeden asla bilemezsin”
Eh, küçük bir denemeden de zarar gelmezdi!
Hızla çekip aldım dudaklarını. Ufacık bir temas bile delirtmeye yemişti beni. İkimizin özlemi de dudaklarımızdan birbirimize aktı. Kalbimiz huzura erdi. Kavuşma anını çok beklemiş ve bu öpücüğü sonuna kadar hak etmiştik! Omuzlarında ki kollarımı aşağıya doğru kaydırıp, bel boşluğunu hızlı bir hareketle doldurdum. Onu ne kadar sıkı sararsam sarayım etmiyordu sanki. Kolları boynuma doladı ve sıkıca tutundu bana. Öpüşmemizin şiddetiyle sarsılırken, yine benden destek aldı. Yine ve yine kendini benim güvenli kollarıma bıraktı.
**
Sabah ikimiz de erken kalkmak için çok uğraşmış ama ikimiz de başarısız olmuştuk. Kalktığımızda saat öğlene geliyordu. En son ne zaman böyle uzun ve huzurlu uyuduğumu hatırlamıyordum ancak bu çok iyi gelmişti.
Kahvaltı için aşağıya indiğimizde, herkes çoktan kalkmıştı. Vera, biz kahvaltı yaptığımız sırada yanımıza geldiğinde, diğerlerinin hazırlandığını söylemişti. “Aşağıda bir spor salonu varmış. Robin burada tutsak olduğumuza göre oyalanacak bir şeyler bulmamızı söyledi.”
“Robin oyalanmak istediğini mi söyledi?” diye soran şaşkın ses Calla’ya aitti. Evet, bu bana da tuhaf gelmişti. Dün Marcus rahatlayın dedi diye öfkeden deliye dönen o değil miydi?
“Bana sormayın, ben sadece olanı anlatıyorum,” dedi.
O sırada, Ian yanımıza geldi ve başının hafif bir hareketiyle selamladı bizi.
“Calla, Şef seninle konuşmak istiyor. Uygun musun?”
Şef şimdi ne istiyordu? Yine ne istiyor olabilirdi ki?
Calla da nedenini anlamamış gibiydi ama “Tabii,” dedi ve yavaşça kalktı oturduğu yerden “Zaten benim de kahvaltım bitmişti.” Bana doğru döndü ardından “Belki de biz de diğerlerine katılmalıyız. Seninle orada buluşalım mı?”
“Olur,” diyerek onayladım onu ben de “Orada görüşürüz.”
Bana ve Vera’ya son kez hafifçe gülümsedi ve Ian’la birlikte yanımızdan uzaklaştı Calla.
“Bu adam hiç güvenmiyorum Taylor,” diyerek hemen konuya girdi Vera “Kötülerden olduğunu söylemiyorum ama bize bir avuç beceriksiz çocuk muamelesi yapması sinirime dokunuyor. Ölü adam havalı ekibiyle James Bond’culuk oynarken, ben cehennemde hayatta kalmaya çalışıyordum. Daha ruhu duymadan bu evde sakladığı tüm sırları çalabilirim ondan ben!”
Aslında, bu hiç de fena bir fikir olmayabilirdi ama Robin’le konuşmadan Vera’ya çılgınca fikirler vermek pek de mantıklı değildi.
“Robin de aynı şeyi düşünüyor,” diyerek karşılık verdim ben de ona “Hatta bence düşünmekten fazlasını yapıyor. Eğer onu biraz olsun tanıyorsam bence çoktan planlar yapmaya başlamıştır bile. Yani, oyalanalım derken ciddi olduğuna inanmamı kimse beklemiyor değil mi?”
Öne doğru eğildi Vera “Sorun şu ki,” dedi “O adam… Şef… Marcus, her şeyi bize bırakın deyip duruyor ama ben hayatım boyunca kimsenin benim savaşlarıma girmesine izin vermedim ve bunu yapmaya başlamaya da hiç niyetim yok. Savaşmam gerekiyorsa, kendim için bunu ben yaparım!”
Biz tüm hayatı boyunca kendi savaşlarını kendisi vermiş çocuklardık.
Savaşmak için yetiştirilmiş çocuklardık ve Marcus bunu unutuğ duruyordu.
“Bir fırsatını bulup Robin’le konuşmalıyız,” diye ekledim sözlerine “Belki de tüm bu egzersiz saçmalığının sebebi budur? Robin dikkat çekmeden bir şeyler planlamak istiyordur?”
Vera, söylediğimi mantıklı bulmuş olacak ki başını hafifçe sallayarak onayladı beni “O zaman hadi,” diye kalktı oturduğu yerden “Gidip hazırlanalım. Bakalım Robin’in aklından neler geçiyor.”
Böylece ayrıldık oradan ikimiz de. Aşağıda buluşmak için sözleştik ve hazırlanmak için odalarımıza geçtik.
**
Ben aşağıya indikten kısa bir süre sonra Calla da yanımıza gelmişti. Belli ki Marcus onunla Vera ve Parker hakkında konuşmak istemişti. Calla’nın söylediğine göre evlenebilmeleri için ayarlamaları yapmış ve burada küçük bir düğün yapabileceklerini söylemiş.
“Biliyorum hayatlarımız tam bir felaket ama bunun harika bir haber olduğunu düşünmeden edemiyorum!” dedi Calla, MArcus’la konuşmalarını anlattığı sırada “Bir kutlama yapmayalı öyle uzun zaman oldu ki! Buna ihtiyacım olduğunu şimdiye kadar fark etmemiştim bile!”
Söylediği her şeye katılmadan edemedim. Hayatlarımızda güzel bir şeyler olmayalı bir ömür olmuş gibi geliyordu şimdi. Aslında sahiden de bir kutlama hepimize iyi gelebilirdi. Gelecek mutlu anlarımızdan bir kesit gibi, ruhlarımıza bir ilaç gibi…
“Bir de,” diyerek ekledi Calla “Jeffrey Vera’yı ve bebeği kontrol edebilmek için gerekli ekipmanı ayarlamış. Onun uzmanlık alanı değil aslında ama elinden geleni yapacağını söyledi. Herhangi bir sıkıntı görmediği sürece, bunun bir sorun olmayacağını söyledi. Fakat eğer bebekle ya da Vera’yla ilgili bir sorun varsa, başka ayarlamalar yapacaklarmış.”
Calla bu haberi ilan ettikten hemen sonra Robin yanıma yaklaştı. Sessizce, kimsenin duymadığından emin olduktan sonra “Vera ve Parker adına seviniyorum ama bunun bir göz boyama olduğunu bir tek ben düşünüyor olamam, değil mi?”
Hayır, ben de benzer şeyler düşünüyordum. Elbette Vera adına seviniyordum. Onun mutlu olmasını tabii ki istiyordum ama dün olanlardan sonra bir anda ortaya attığı bu düğün fikri çok şüpheliydi. Bana kalırsa Vera’nın kendisi bile aynı şeyi düşünüyordu.
“Bazı fikirlerim var Taylor,” diyerek devam ettirdi konuşmasını Robin “Henüz sağlam bir plan oluşturamadım ama fikirlerim var.”
İşte tam da duymak istediğim şey buydu! Bir plan olmaya bilirdi ama zaten en büyük planlar, ufacık düşüncelerle başlamaz mıydı?
“Ne gibi fikirler?”
Robin önce dikkatle etrafına bakındı. Kimsenin bu söyleyeceklerini duymasını istemiyordu belli ki.
“Kral’ın avantajı, kendine ait bir ordusunun olması. Kendi elleriyle yarattı o orduyu. Ona koşulsuz hizmet edeceklerinden emin olmak için tüm gücünü kullandı.”
Veya tüm işkencelerini…
Devam etti konuşmasına Robin “Marcus ve ekibi iyi bir destek ama yeterli değil. Daha fazlasına ihtiyacımız var. Bizim Kral’a karşı kendi ordumuza ihtiyacımız var. Anlıyor musun?”
Anlıyordum. Artık savaş alanında karşı karşıya gelmenin zamanıydı.
Ya da daha doğru bir metafor olacaksa, ringde.
Ziller çalmaya başlamıştı. Şimdi tek mesele ilk kimin yere yığılacağıydı.
Jones, ayakta kalmak için her türlü pisliğe bulaşabilecek bir adamdı. Onun için ringin tek bir kuralı vardı: Öl ya da öldür.
Ve Alexander Jones bu günlere sadece öldürerek gelmişti. Başkalarının ölümleriyle güçlü ve ayakta kalabilmişti.
Fakat artık yenilme sırası ondaydı.