19.Bölüm

2637 Kelimeler
MINDY Gün erkenden başlamıştı bugün benim ve hatta bu evdeki her bir kişi için. Aylardır ilk kez keyifli bir şekilde açmıştım yeni güne gözlerimi. İçimde ufakta olsa bir heyecan dalgasıyla. Bugün bir düğüne katılacaktım. İnanılır gibi değildi! Hollywood tarzı bir aksiyon filmine dönmüştü hayatım. Azılı bir araba kovalamacası sahnesinin ortasındaydım sanki ama tüm o patlayan silahlar ve dört bir yanımızı saran güçlü kuvvetli alevlerin ortasındayken, bir anda durmuş ve kendini bir aşk sahnesinin içinde bulmuştum. Bu heyecanlanmak için kesinlikle harika bir sebepti bana kalırsa. Vera ve Parker. Savaşın ortasında birbirlerini bulan aşıklar. Bir film olsa, kesinlikle izleyeceğim bir konuydu bu! Hızla yataktan kalkıp giyinmeye başladım. Kahvaltıya inmeden önce yapmak istediğim bir şey vardı ve bunun için elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Birkaç gün önce eve ellerinde poşetlerle bir grup kişi gelmişti. Marcus onları Vera ve Parker’ın düğünü için alışverişe gönderdiğini söylemişti. Bu sırada ihtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz için bize de bir şeyler almalarını söylemiş. Burada bize beş yıldızlı otel hizmeti sunduğu ikna edilemezdi. Bir düğün bile ayarlamıştı! Fakat sanki tüm bunları elimizi kolumuzu bağlamak için yapar gibiydi. Benim açımdan fark yaratan herhangi bir durum yoktu. Ben zaten ortaya atılıp kötü adamlarla savaşacak durumda değildim. Ne dövüşmeyi bilirdim, ne de silah tutmayı. Fakat diğerlerinin bu durumdan rahatsız oldukları belliydi. Marcus’un aldırdığı kıyafetler arasından rahat bir şeyler bulup giydim ve derhal çıktım odamdan. Hızlı adımlarla koridorda ilerledim ve neredeyse sekerek üst kata çıkan merdivenleri tırmandım. Üst katta da birkaç adım ilerledikten sonra, sonunda hedefime ulaşmıştım. Henry’nin odasına! Yüzümden keyifli bir gülümsemeyle uzanıp çaldım Henry’nin kapısını. “Gel,” diyen sesi duyuldu içinden ve hemen açıp girdim içeri “Günaydın,” dedim neşeyle. NEŞEYLE! “Günaydın,” dedi bana yüzünden sanki kafası karışmış gibi duran bir ifadeyle. Henry de tıpkı benim gibi erkenden uyanıp giyinmişti. Bunu tahmin etmiştim. O yüzden odamdan olabildiğince erken çıkıp buraya gelmeye çalışmıştım. “Buraya geldiğimizden beri her sabah kalkıp, kahvaltıya inmeden önce odama geliyorsun. Bu sabah da ben geleyim dedim.” Sonra dönüp yan tarafımda duran yatağı işaret ettim “Oturabilir miyim?” “Elbette,” dedi Henry “Sen neden mutlusun?” “Sana söyledim, herkesin arada bir mutlu olmaya ihtiyacı vardır.” Gözlerini devirdi “Evet Pollyanna, bana bunu söylemiştin.” “Pollyanna mı? Bu bana prenses demekten vazgeçtiğin anlamına mı geliyor?” Bir kahkaha koptu dudaklarından. Bir iki adımda gelip yatakta yanıma oturdu “Hayır,” dedi “O anlama gelmiyor prenses. Ee? Neden mutlu olduğunu söylemeyecek misin?” “Çünkü bir düğüne katılacağız! Çok heyecanlı değil mi?” Yüzünde pek de bana katılmadığının kanıtı bir ifade belirdi “Hadi ama Henry!” İtiraz ettim bu ifadeye “Biraz keyiflen. Bir düğün! Düğünlere bayılırım. Sen sevmez misin?” Omuzlarını silkti “Bilmem,” dedi, Henry karşılığında. “Nasıl bilmezsin?” “Daha önce hiç düğüne katılmadım ben. O yüzden, sevip sevmediğimi de bilmiyorum.” Nasıl olurda daha önce hiçbir düğüne katılmamış olurdu? Bu inanılır gibi değildi! Fakat sonra, ben tam bu sözlerinin inanılmazlığı hakkında kafa patlattığım sırada bir aydınlanma geldi bana. Henry, içinde düğünler, partiler, kutlamalar olan bir hayattan gelmemişti. Onun hayatı, bütün ömrü boyunca dövüşler, savaşlar ve belki de işkencelerle dolu olmuştu hep. Kendi yetiştiğim hayatla, onu hayatını karşılaştırmadan edemedim o anda. Varlıklı bir ailenin kızı olarak gelmiştim bu dünyaya. Şimdi özlemleri kalbimi sızlatan muhteşem bir annem ve babam vardı. Sevgiyle, kıymet görerek büyümüştüm. Bir damla gözyaşım için dünyayı yerinden oynatmaya hazırdı her ikisi de. Doğum günü partileri, mezuniyet baloları ve daha birçok kutlamaya yer vermişti hayat hikâyem. İlk tanıştığımız zaman biraz bile hoşlanmamıştım ben Henry’den. Korkutucu, öfkeli, nefret dolu, ukala ve sinir bozucu bir adam olduğunu düşünmüştüm. Sınırları, merhameti olmayan biri gibi gelmişti bana ve bu ondan nefret etmem için yeterli olmuştu. Ancak şimdi durup düşünüyordum da, Henry’nin tüm bunları olmak için yeterli sebebi olmuştu bu hayatta. İçimde engel olamadan bir üzüntü baş gösterdi o anda. Müthiş bir acı belirdi ardından. Kalbimi kırdı. Bu bir acıma duygusu değildi, hayır. Sanki… Sanki ben… Sanki ben yas tutuyordum. Evet, bu daha doğru bir tanım olurdu. Yas tutuyordum Henry için, yaşayamadığı hayat için onun yerine yas tutuyor, hatta acı çekiyordum. Yenilmemeliydim yaslı duygulara ama. Bugün güzel bir gündü. Bir düğün vardı. Yas tutmanın değil, mutlu olmanın zamanıydı şimdi. “O halde,” diyerek şen şakrak bir şekilde başladım konuşmaya “Katıldığın ilk düğünde çok eğlendiğinden emin olmamız gerek. Böylece sen de düğünleri en az benim kadar sevebilirsin! Bu harika bir fikir değil mi?” Bu onun katıldığı ilk düğün olacaktı ve ben, içimde bu ilkin onun için unutulmaz olmasını sağlamak için dayanılmaz bir istek duyuyordum. Bu ilki onun için anlamlı kılmak istiyordum. Tüm bunların yanında, hayatında tecrübe edeceği bir ilki benimle paylaşacağı fikri de beni ayrıca heyecanlandırıyordu, çünkü… Hayır, bunu sorgulamak istemiyordum. Düşündükçe kalbim sıkışıyor, karnıma kramplar giriyor ve başım dönmeye başlıyordu. Hastalanıyor muydum acaba? Tek mantıklı açıklamam buydu. Bir kez daha kahkaha attı Henry sözlerim üzerine. “Sahiden de harika bir fikirmiş,” dedi “Peki, bir düğünde neler olur?” Ah, cevap vermekten oldukça keyif alacağım bir soru sormuştu bana “Bir düşüneyim, elbette ilk önce nikah olur. Gelin mihraba doğru yürür ve damatla buluşur. Sonra yeminler edilir, yüzükler takılır, nikah kıyılır ve yeni evli çift ilk öpücüklerini paylaşır!” Hevesle anlatmaya devam ettim bir düğünde olanları. Hiçbirini atlamadan, her bir ayrıntıyı tek tek anlattım ona. “Ve sonra,” dedim “Dans edilir.” “Demek dans edilir,” dedi Henry karşılığında “Bu düğünde sen de dans edecek misin peki prenses?” “Bilmem,” dedim, omuzlarımı silkerek “Yani, dans etmeyi severim ama şu anda buradaki herkes çift ve onlar birlikte dans ederlerken ben tek kalmak istemem doğrusu. O yüzden muhtemelen bu düğünde bu kısmı pas geçebilirim.” “Ama bu düğünün bir parçası, bunun bana söyledin. Pas geçemezsin.” Gözlerimi devirdim bu sözleri üzerine. Şimdi de düğün uzmanı mı olmuştu? “Bu düğünün o kadar da önemli bir parçası değil. Gelin ve damat dans ettiği sürece benim ne yaptığım pek önemli değil. Pistte tek başıma kalmaktansa oturmayı tercih ederim.” “O zaman,” dedi Henry, hafifçe öne eğilerek “Sen de benimle dans edersin.” Bu sözleri, beni bütünüyle şoka uğratmaya yetmişti. “Seninle mi?” “Evet,” dedi hiç duraksamadan “Neden olmasın? Yoksa dans kartınız mı dolu prenses?” Ukala sözleri şaşkınlığımdan kurtulmama yetmişti. “Hayır, Mr. Darcy, dans kartım boş,” ve sonra biraz ürkek bir edayla ekledim “Ama istersen senin adını yazabilirim.” Işıl ışıl oldu bir anda gözleri. Dudaklarında bir gülümseme yeşerdi. Sahiden de benimle dans etmek istiyor muydu? Bana doğru biraz daha yaklaştı Henry ve sonra tek bir kelimeyle benim şu sersem kalbimin hızla atmasına sebep oldu. Tek bir sözcük, tek bir fısıltı… “İsterim.” ** VERA Ben siyahlar giymeye alışkındım. Kamuflajlar giymeye. Zaman zaman yeni bir ten, başka bir beden ve hatta kişilik giymeye alışkındım. Korkular giyerdim, sırlar, günahlar… Tam da bu yüzden aynadaki görüntüme bakıyor ve gördüğüm şey karşısında büyülenmeden edemiyordum. Hiçbir zaman bir düğün, bir gelinlik hayalim olmamıştı benim. Hırsızlar çetesinde böyle hayallere sahip olmanıza izin yoktu. Size soğuk hücrelerin, kelepçelerin, tabutların hayalleri kurdurulurdu orada. Şimdi ben, bana yasak olan bir hayali daha yaşıyordum. Parmaklarım, sanki gerçek olduğundan emin olmak istercesine bir kez daha beyaz elbisemin kumaşının üzerinde gezindi. Marcus, bu elbiseyi benim için aldırmıştı. Düğünde giyebilmem için. Bir düğün ayarladığını, buna çok da keyiflendiğimi söyleyemem. Bizi salak mı sanıyordu? Resmen gözümüzü boyama çalışıyordu! Fakat itiraf etmek gerekirse buna izin vermeye tamamıyla gönüllüydüm ben. En azından bugün için gözümü boyamasına izin verecektim. Çünkü bir hayali yaşıyordum. Bir gerçeği. Bir ailem olacaktı, bir eşim ve bir bebeğim. Bir gün sonunda mutlu ve özgür olacaktım, buna inanıyordum tüm kalbimle. Korkuyla yaşamayacağım gelecek güzel günler yakındı. Bir kez daha gözlerimi beyaz elbisemin üzerinde gezdirdim. Eğer fırsatım olsaydı, gelinliğimi kendim dikmek isterdim. Fakat ne böyle bir zamanım olmuştu, ne de herhangi bir dikiş malzemem. Yine de kendi kendime verdiğim bir söz vardı ve bunu tutmakta kararlıydım. Bebeğimin bu dünyada giyeceği ilk şeyi ben kendi ellerimle dikecektim. Nasıl yapacağım hakkında bir fikrim yoktu ama başaracaktım. Ellerim bu defa usulca karnıma gitti. Belli belirsiz bir şişkinlik duruyordu şimdi orada. Bazen henüz çok az kilo almış olmam beni endişelendiriyordu. Hamile biri gibi durmuyordum. Fakat Jeffrey bana her şeyin yolunda olduğunu söylemişti. Bu tamamen benim vücut yapımla alakalıymış. Zaten her şeyin yolunda olduğunu söyledikten sonra da umursamaktan vazgeçmiştim. Ayrıca, artık bebeğin cinsiyetini de biliyordum. Jeffrey kontrol sırasında bize söylemişti. Bir kızımız olacaktı. Amelia Hope Robinson… Ya da yasal olarak alacağı isimler Amelia Hope Ronald. Parker, Marcus bize yeni birer isim seçmemizi söylediğinde, ben Vera Carter, o Parker Ronald olmuştu. Marcus ilk isimlerimizi değiştirmemiz konusunda da ısrarcı olmuştu ama biz kabul etmemiştik. Parker bir soyisim ararken, ona oğlunun ismini almasını önermiştim. Böylece kızımız doğduğunda her ikisinin ismini de taşıyacaktı. Kaybettiği herkes, bu bebekle yeniden doğacaktı sanki. Parker, bana bebeğe annemin adını da verebileceğimizi söylemişti. Fakat ben kabul etmedim. Ona çok öfkeliydim. Onu özlemiyor ya da sevmiyor değildim fakat bencilce yaptığı tercihlerle ikimizin de hayatını mahvetmişti ve ben bebeğimin bunun gölgesinde büyümesini istemiyordum. Onun adı Hope’tu. O adından yeni umutları, ikinci şansları taşıyacaktı. Ben aynada kendimi incelemeye devam ederken Calla ve Mindy yanıma geldiler. Bugün bütün gün bana yardımcı olmuşlardı ve onlara ne kadar teşekkür etse azdı. Benim bu hayatta tek arkadaşım Zack olmuştu. Fakat bir kız arkadaşın yerini tuttuğu söylenemezdi. Bugün yanımda olmaları benim için o kadar anlamlıydı ki! “Vera!” Hayranlık dolu bir nidayla döküldü adım Calla’nın dudaklarından “İnanılmaz görünüyorsun.” Mindy, kırmızı güllerden oluşan çiçeğimi bana uzatırken “Parker aklını kaçıracak,” diye ekledi. Eh, bu kısmen benim işimdi. Onun aklını başından almak... “Seninle ilk karşılaştığımız günü hatırlıyor musun?” diye sordu Calla “Berbat görünüyordun, sürekli bağırıp küfür ediyordun ve sakatlanmıştın,” Güldü Calla bu sözleri üzerine. “Onu görmen lazımdı Mindy. Çok acı çekiyordu, tamamen dağılmış durumdaydı ama buna rağmen muhteşem görünüyordu! O zaman bunu biraz kıskanmıştım doğrusu. Bu kadar iyi görünmek bir suç  olmalı Vera! Özellikle ben bunu başaramazken.” Evet, hatırlıyordum ve o günü asla unutamazdım, çünkü o gün, aynı zamanda Parker’la ilk kez tanıştığım gündü. Gavril, beni onun evini soymam için göndermişti. O gün o evden sakat bir ayakla kaçarken hem beni bir polisin evine gönderen Gavril’e hem de bir anda karşıma çıkıp işimi bozan bu adama lanet etmiştim. Şimdi dönüp bakınca, o gün belki de hepimizin hayatlarında bir dönüp noktası olmuştu. Kaderlerimizi değiştirmişti hatta! Tanrım! Kaderlerimizi Gavril mi değiştirmişti yani? Belki de bana yaptığı tek iyilik beni o eve göndermesi olmuştu. Aslında tek istediği bana işkence etmekti ama aslında bana hayatımın en büyük mutluluğunu vermişti dolaylı olarak. Bu da sana kapak olsun pis domuz! Kadere inanıyordum ve o an ayna bize bakarken hissediyordum ki mutlu olmak bizim kaderimize çoktan yazılmıştı. Sadece biraz daha zamana ihtiyacımız vardı bunun gerçekleşmesi için. Çok az bir zamana… Birkaç saniye sonra odanın kapısı çaldı ve Robin içeri girdi. Bugün beni mihraba o götürecekti. Babam gibi davranmaya başladığında, aklında olan şeyin tam olarak bu olduğundan emin değildim. Fakat aklıma bu görevi üstelenecek daha doğru bir isim gelmemişti. Robin, benim hayatımı kurtarmıştı. Umutsuzluğa düştüm bir anda bana ışık tutmuştu. Tüm huysuzluklarıma, aptalca davranışlarıma rağmen sabırla beklemişti benim ayağa kalkmamı. Bana savaşmak için sahip olduğum sebepleri hatırlatmıştı. Bana Parker’ı getirmişti Robin. Ben ondan kaçmak adına her gün yavaş yavaş ölürken, o neye ihtiyacım olduğunu anlamıştı. Parker’a ihtiyacım vardı. Hem benim, hem de bebeğimin. Tıpkı bir baba gibi davranmıştı. Benim ailem olmuştu. Robin yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bize doğru yürüdü “Harika görünüyorsun Vera,” dedi yanıma gelir gelmez “Parker’ın aklını başından alacaksın.” Mindy hızla “Ben de aynı şeyi söyledim,” diye ekleyince gülmeye başladık hepimiz. Benim de istediğim tam olarak buydu zaten. “Hazır mısın?” diye sordu bu defa Robin. Hayatımda hiçbir şey için bu kadar hazır olmamıştım ben. Sanki bu an için yaşamıştım onca felaketi. Sonunda yaşadığım tüm acıların karşılığında bu mutluluğa kavuşabilmek için yaşamışım gibi. “Hazırım,” dedim Robin’e. Robin uzanıp omuzlarımdan tuttu beni “Vera,” dedi “Biliyorsun değil mi, sen hepimize umut veriyorsun.” Aman Tanrım! Beni ağlatıp makyajımı mı bozmaya çalışıyordu? “Sen,” diyerek devam etti konuşmasına “İkinci şanslara inanmamıza sebep oluyorsun. Mutlu olmaya devam et Vera. Umut etmek için senin mutlu olmana ihtiyacımız var.” Ve o anda, hayatımda ilk kez mutluluktan ağlayacakmışım gibi hissediyordum. Bu his hem çok harika hem de korkunçtu. Sebebi hamilelik miydi, yoksa ilk kez tecrübe ettiğim bu anın şoku mu? Robin kolunu bana doğru uzattı ve ben de hemen hareket geçip uzattığı koluna girdim. Bir elimde kırmızı güllerden oluşan çiçeğim, yanımda Robin ve arkamda Calla ve Mindy’le, artık gitmeye hazırdım. Parker’ın karısı olmaya hazırdım. Odadan çıktık hep birlikte. Marcus, düğün için göl kenarında bir düzenleme yaptırmıştı. Büyüleyici görünüyordu. Sanki bir peri masalında yaşıyormuşum gibiydi her şey. Bana hayatın tüm kabuslarını unutturuyordu. Nikahın kıyılacağı alana doğru giden yol ışıklandırılmıştı ve beni Parker’a götüren adımları aydınlatıyordu adeta. Sonunda nikah alanına vardık ve beni mihraba götürecek kısa koridorun başında durduk. Şimdi Parker, beyaz takımı ve yakasını açık bıraktığı gömleğinin içinde tüm yakışıklılığıyla karşımda duruyordu. Tanrım! Muhteşem görünüyordu. Bu düğünün bir an önce bitmesi gerekiyordu. Mihraba doğru giden son adımları da aştık Robin’le birlikte. O yolun kenarlarına da kırmızı güller yerleştirilmişti. Bu çiçekleri Parker özellikle seçmişti. Ona beni hatırlatıyorlarmış. Her bir adımda dizlerim titriyordu ve sanki kızım karnımda dans ediyordu. Belki de hayal ediyordum, bilmiyorum ama ben Parker’a yaklaştıkça karnımda kıpırdandığını hissediyordum. Kutlama yapıyor gibiydi ya da belki babasına koşuyor gibi. Ah, büyüyüp de bunu yapabileceği anı iple çekiyordum! Ve sonunda Parker’ın yanındaydım işte. Robin beni ona teslim ettikten sonra geri çekilip yerine geçti. Parker uzanıp elimi tuttuğunda heyecandan titriyordum. “Sen,” dedi Parker soluk soluğa “Muhteşem görünüyorsun Vera. Tıpkı bir melek gibi. Aklımı başımdan alıyorsun.” Bunun olacağını zaten tahmin etmemiş miydik? “Sen de çok yakışıklı olmuşsun,” diye karşılık verdi ben de ona ve bir adım öne atarak ona yaklaştım. Fısıltıyla “Ama ben üzerinde hiçbir şey olmadan daha harika göründüğünü biliyorum.” Bu sözlerim dudaklarına kocaman bir gülümseme yerleşmesine yeterli olmuştu. Hadi bir an önce kıyın şu nikahı artık! Kocamla konuşmam gereken şeyler vardı. Nikahı kıymak için gelen kişi bir papaz mıydı, emin değildim. Bizi karı koca ilan etmesi için yeterli yetkiye sahip olduğu sürece de umurumda değildi. Pek dindar biri olduğumda söylenemezdi. Nikahı kıymak için gelen görevli, bir şeyler anlatmaya başladı. Ne dediği hakkında hiçbir fikrim yoktu, kulaklarım duymuyordu adeta, mutlulukla uğulduyordu. Sadece bana onu eşim olarak kabul edip etmediğimi sorduğu anı duyabilmiştim ve kendi evet diyen sesimi. Ben bir tek Parker’ın beni eşi olarak kabul ettiği anı duydum, beni hep seveceğine dair yeminlerini… …Ve sonunda karı koca ilan edilişimizi. O sözleri duyduğumuz anda aynı anda dolandı kollarımız birbirimize. Dudaklarım Parker’ın dudaklarını bulana kadar bir rüyada yaşıyor gibiydim sanki ve o öpücük “bu gerçek,” diye fısıldamıştı bana sanki. Bu an gerçekti. Bu an benim başıma gelen en güzel şeydi. Artık bir kocam vardı. İnanılır gibi değildi! Daha dün bir hırsızdım ben. Şimdi bir eş olmuştum ve bir anne olacaktım. Umuyordum ki bu an, gelecekte daha fazla şey olabileceğim günlerin bir başlayıcıydı. Mutlu olacağım günlerin ilk adımı, Parker’ı öptüğüm bu anda atılmıştı. Onu karı koca olarak öptüğüm bu ilk anda. Tanrım! Söylemesi ne de tuhaftı. O benim kocamdı! Bu fikre alışmam çok zamanımı alacakmış gibi geliyordu bir yandan, bir yandan da dünyanın en kolay şeyi olacakmışım gibi. Dudaklarımız ayrıldığında, ikimizin de bunu istemediğini biliyordum. Fakat bu kadar insanın önünde öpüşmeye devam etmemiz pek parlak bir fikir olmayabilirdi. Birileri onun kocam olduğunu söylediğinden beri tüm bedenimde bir elektrik dalgası geziyordu. Evlenmenin bende afrodizyak etkisi yaratacağını kim tahmin edebilirdi ki? “Benimle evli olmak sana çok yakışıktı yakışıklım,” diye fısıldadım dudakları hâlâ dudaklarımdayken. “Sana da öyle meleğim, hem de çok.” Sonra dönüp bu anı, evliliğimizi alkışlarla kutlayanlarla paylaştık. Ailemizle paylaştık. Aile her zaman içine doğduğunuz hayat değilmiş, artık biliyordum bunu. Aile bazen bir seçimmiş ve ben bu insanları seçmiştim. Artık bir aileydik ve bu aile el ele verecek, daha pek çok mutluluğu birlikte paylaşabilmemiz için kötü adamların kıçlarını tekmeleyecekti!      
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE