Çok bilindik bir semtin uzağında park edilmiş araçlarından birlikte inip yokuş yukarı, dar sokakların arasına konumlandırılmış merdivenleri tırmanarak geçtiler Esma ile Serdar. Gecenin ıssızlığı, tekinsizliği hiç oluyordu onun yanında. Aşinalıklar yükleniyordu geceye... Gündüzün sunduğu eminlik... Esma, sırt çantasının kulplarına iki yandan asılmış, karanlığa sığınmış sokağı gündüz görmekten daha büyük keyif aldığını duyumsuyordu. Sebebi gece sanıyordu... Dolunayın haşmeti diye aldanıyordu ama sebebi yanında yürüyen adamın ta kendisiydi. "Buradan," diyerek ona yol gösterdiğinde adam, ürkerek önünden girdiği han kulaklarına belirgin bir uğultu doldurdu. O hana gece gelmemişti... O hanın insanları uyumaya düşmemişlerdi daha... Istaka seslerine karışıyordu taş sesleri... Etrafta kahveler vardı ve kepenkleri inmiş dükkanlar... Kepenklerinin ardından gördü Esma, kimi aktardı dükkanların, kimi hediyelik eşyacı... "Buradan," diye yeniden yol gösterdi Serdar. Daracık bir merdivene çıkan sol köşede "Başına dikkat, tavan çok alçak," deyince adam epeyce eğildi. Esma uzun bir kızdı ama kendisi bile epeyce eğildiğine göre Serdar gibi devasa boyda biri iki büklüm oluyor olmalıydı. Arkasına bakıp onu öyle görmek istediğinde kalbi tekledi... Yatağını bulan durgun suyun, bayır aşağı hızına kavuştu içinde bir şeyler. Vazgeçti, merdivenlerin bitiminde gözlerini kendine hapsederek durdu, adamın eli beline değdi. "Böyle gel doktor hanım." O belinde ki histen kurtuldu çarçabuk. Birkaç adım sonra, demirli pencerelerin önüne konulmuş, cilalı koyu ahşap masalar, sandalyeler vardı karşısında. Masalardan birinde iki adam vardı, diğerinde hıçkırarak ağlayan bir kadın ve kadının karşısında pervasız duran adam. "Gel otur şöyle Esma." Kendine gösterilen yere otururken dikkati ağlayan kadındaydı. Öyle içli içli ağlıyor olmasına rağmen karşısında ki adam ses etmiyordu. "Anlatayım ben sana," deyince Serdar, başını çevirdi Esma. Ne anlatacaktı ki? Mekan sahibi yaklaştı masaya, daha uzaktan, "Selanikli, hoş geldin," dediğinde Serdar da ayağa kalktı. Esma karanlığı aydınlatan bir dolu florasan lambanın altında Serdar ile tokalaşan adamın sağ yüzünün boydan boya yara izi olduğunu gördü. Bıçak yarasıydı, ya da düşmüş sivri bir taşa kestirmişti yüzünü. Bilemedi...
"Hiç gelmiyorsun Selanikli buralara artık, unuttun bizi."
"Unutulur mu Osmanlı, unutulduğundan değil, aklımdasın hep."
Osmanlı, Selanikli'nin omzunu pışpışlayıp Esma'ya çevirdi yönünü. Başıyla edepli bir selam verdi. Serdar yerine otururken, Esma selamı aynı şekliyle aldı. "İki kahve istiyoruz biz, değil mi doktor hanım?"
"Sade," diye düzeltti Esma. Osmanlı, Selanikli'nin nasıl kahve içtiğini iyi bilirdi, sormaya lüzum duymadan geri çekildi. Serdar, az evvel yarım kalan mevzuya dönecekken Esma sordu.
"Hep sahiplerini tanıdığın mekanlara mı gidersin?"
"Gece vakti yanımda bir bayan varsa evet. Bu saatte tek başıma olsam mühim değil de..."
"Bir nevi koruma iç güdüsü mü?"
Dudaklarını kıvırdı Serdar. Şimdi onunla psikolojisinin alt nedenlerini araştırmayacaktı. Kollarını masaya dayadı karşılıklı ve anlatmaya başladı. O anda mekana kısık sesli bir Orhan Gencebay müziği yayılınca gözlerini anlık kapatıp gülümsedi genç adam. Osmanlı, müziği onun için açmıştı, emindi. "Bak şimdi ne güzel diyecek?" gözlerini açtı, bildiği şarkıdan bir mısrayı şairene tekrar etti. "Aklımı başımdan, beni şu canımdan sanki edecek gibisin."
"Şarkı mı bu?"
İşaret parmağını kaldırdı Serdar, sözleri başlarken şarkının kaçırsın istemedi Esma. Sözler tek tek yayıldı ikisinin arasında.
"Her günün ardında senden bir ümit var.
Hep gelecekmiş gibisin
İçimde bir duygu gözümde bir hayal
Sanki sevecekmiş gibisin
Sevmek acı dolu sevmek çile dolu
Çektirecekmiş gibisin
Aklımı başımdan beni şu canımdan
Sanki edecekmiş gibisin
Ne sevdim diyorsun nede seviyorsun
Açmayan bir çiçek gibisin
Ne senle ne sensiz geçmez oldu hayat
Vazgeçilmez tesellisin
İçimde bir duygu gözümde bir hayal
Sanki sevecekmiş gibisin
Her sözün ardında gizli bir davet var
Gel diyecekmiş gibisin
Aşkın kanununu kaderinin yolunu
Sanki çizecekmiş gibisin
Gönül toprağına dert yağmurlarını yağdıracakmış gibisin
Yeşeren ümidimi kendi ellerinde sanki koparacak gibisin
Ne sevdim diyorsun nede seviyorsun
Kokmayan bir çiçek gibisin
Ne senle ne sensiz geçmez oldu hayat
Vazgeçilmez tesellisin
Aklımı başımdan beni şu canımdan
Sanki edecekmiş gibisin "
Kahveleri önlerine konulduğunda dalgınlaşan çift ancak kendine geldi. "Gene çalsana Osmanlı, özlemişim," dedi Serdar.
Adam yaptığından emin "Hay hay," diyerek geri çekildi.
Esma o an emindi ki Serdar biraz arabeskti. Babası gibi... Aslından ondan ne kadar uzak bir adamdı, aslında ona ne kadar az benziyordu ama bu küçük nüanslar mucize gibi işliyordu kanına. Muhabbetinde ki delikanlı tavırlar, etrafı ile ağabeymiş gibi babacan göründüğü haller... Ancak babasının hayatında ki düzen, tertip yoktu Serdar'da. Onlar da Mete'de bütündü. Kıyafetlerinde ki nizam, tavırlarında ki efendilik, bağlılıklarında ki sadakat...
Müzik yeniden başladı. Serdar kahvesinden bir yudum alırken ekledi. "Burada içtiğin kahveyi hiçbir yerde bulamazsın."
"Kaça kadar açık olur bu yer?"
"Aşağıda ki kahveler kapanana dek. Osmanlı'nın kimi kimsesi yok. Evinde bir bekleyeni de. Erkenden gittiğinde usanır evinde, dört duvar yüklenir omzuna, uykunun bile sınırı var der o, uzun uzadıya uyuyamazmış."
"Ailesine ne olmuş?"
"Anne baba rahmetli olmuş."
"Karısı, çocukları..."
"Hiç evlenmemiş."
"Nereden baksan kırkında adam neden evlenmemiş ki?"
"Bende nereden baksan kırkımdayım. Daha genç olduğumu mu sanıyorsun?"
"Yaşını biliyorum. Zannetmeme gerek yok. Söyleyemeye çalıştığım şey, hiçbir kadını sevmemiş mi? Neden yalnızlığı seçmiş?"
"Sevmiş," Esma kahvesinden bir yudum aldı. Önce köpüğü doldu ağzına. Annesinin yaptığı kahvelerin lezzeti yayıldı damağına. Serdar'a çevirdi bakışlarını. Adam kızın kahveyi beğendiğini görebiliyordu. Sormadı o bir yudum daha çekerken kahvesinden. "Buranın kürtlerindenmiş ailesi kızın. Biraz mütasıplarmış. Vermemişler Osmanlıya. Sarhoş demişler Osmanlı için."
"Çok mu içer?"
"Bilmem, ben bildim bileli ayık. Tövbe etmiş sonradan öyle söylüyor. Kızı memleketlerinde zengin bir esnafa vermişler. Gelin arabasının penceresinde görmüş en son yüzünü. Ağlıyormuş kız, bir umut son kez kurtar beni der gibi bakmış Osmanlı'ya..." Eğdi başını Serdar, dudakları bükülürken, "Bilmem ben, öyle anlattı esas oğlan, ben olsam o kızı arabadan indirirdim," diye ekledi.
"Niye indirmemiş?"
"Korkmuş. Yaşlı bir anası babasından başka kimsesi yokmuş. Parası pulu da... buralar falan sonradan olmuş, önce çırağıymış sonra ustası olmuş. Ama o kızı hiç unutamamış. Duymuş sonra üç çocuk doğurmuş o adama. Görmek istemiş bir bayramda, bir seyranda babasının yanına geldiğinde. Her bayram kapılarını gözler olmuş. Meğer kız gitti gideli hiç gelmemiş. Meğer Osmanlı uğruna herkesi silmiş."
"Mutlu muymuş peki?"
"Kim bilir Esma? Mutluyum dese, içinde kalanları kim bilir? Ona batanları kim görür? Belki mutlu ama bir adamın gönlü bir ömür onda kaldıysa mutlu değildir. Mecburdur!"
"Üzüldüm... Belli ki sadık bir aşıkmış Osmanlı. Bu zamanda böyle adam bulmak zor."
Karşı masada toparlanmalar oldu. Ağlayan kadını kolundan tutup kaldırdı adam. Cebinden bir yirmilik çıkarıp bıraktı masaya. Girdi koluna kadının, sendeliyordu kadın biraz, adamın omzuna yasladı başını, sallanarak uzaklaştılar oradan.
"Adam kadının pezevengi..." dedi Serdar. Pot kırdığı için yüzünü buruşturdu, Esma'nın çatık kaşları onu bulduğunda elini kaldırdı. "Affet, küfür yok." Kabullendi Esma, sevimli bir tebessümle başını salladı. Devam etti Serdar, "Kadın adama aşık."
"Daha neler?"
"Böyle kadınlar, böyle adamlara aşık olurlar. Onlara ilk kez sahip çıkan, eline para tutuşturan adamları... Neden ağlıyordu bil bakalım?"
"Neden?"
"İşten eli boş döndü diye. Adama para getiremedi diye."
"Nereden biliyorsun?"
"Biliyorum."
"Tamam da nereden? Yani adamı mı tanıyorsun, kadını mı?"
Güldü Serdar. "Kadını tanımıyorum. Adamı bilirim... Buraların çocuğudur, Osmanlı'nın eski müdavimlerinden."
"Çok garip adamsın. Her tarakta bezi olan, karanlık bir tarafın var. Yanında korkmam lazım."
"Korkulacak bir şey yapmıyorum." Gene kaldırdı işaret parmağını Serdar, üçüncü kez başlatılan şarkının sözlerine atıfta bulunarak. "Her sözün ardında gizli bir davet var. Gel diyecekmiş gibisin..." nağme nağme yayıldı sesi Esma'nın kulağına. İçten bir sesle ulaştı ona... Bu adam şarkı da mı söylüyordu? Gözlerini kaçırdı, alt dudağını dişlemeye başladı. Bu saatte bu adamın yanında ne işi vardı ki zaten?
"Acımıyor mu?" Esma, merakla yöneldi ona. Adam kızın meraklı bakışına karşılık dudaklarını işaret etti. "Dişlerine söyle eziyet etmesinler."
Anında çekti dişlerini dudaklarından Esma. Oturuşunu dikleştirdi, kahvesinden bir yudum daha aldı ilgilenmez gibi. Serdar, dikkatle izledi onu, dikkati büyük keyifler taşıyordu.
"Demek Mete'ye üzüldün."
Konu niye Mete'ye gelmişti ki şimdi?
"Mete biraz hassastır Esma, yani onun her üzüntüsüne üzülürsen evin yolunu bulamazsın. Yarın sabah, daha doğrusu bu sabah arar beni, konuşuruz biz. Küstüğümüz hiç olmadı merak etme."
"Olmasın da zaten. Hele ki böyle arada kalıp, sebep benmişim gibi oldu... Hisar Hanım hakkında sorular sorup durunca..."
Serdar, Hisar'a Hanım deyince kız, gülme isteğini bastırmak zorunda kaldı. "Senin suçun yok..."
"Mete bana onun senin sevgilin olduğunu söyledi."
"Mete'ye bakma sen. Sevgilim olsa niye demeyeyim?"
"Yani niye demeyesin bence de?"
"Hisar, benim için kıymetli biri ama daha derin, daha farklı... Belki bir gün anlatırım sana."
Bir gün... Sohbet etmeye devam edeceklerinin karşılığı bir başka gün.
"İnsanın hayatında çok sayıda kişi gerçek anlamda önemli olmuyor maalesef. Bazen sadece menfi duygularla önemliymiş gibi addediyoruz ama o kadar. Bazı insanlarda asla üçüncü kişilerin anlayamayacağı kadar dolduruyor kalbimizi. Anlatsan, kadınsa sevgilin diyorlar, erkekse ya baban ya kardeşin... Oysa her seviştiğin sevgilin olmaz, her sırtını sıvazladığın da öz kardeşin... Bazen bir düşman tohumuna kucak açarsın. Bile bile..."
"Ne anlamam gerekiyordu bunlardan?"
"Dedim ya anlamak zor. Ama anlaman gereken net Esma, ben öyle herkes gibi bir adam değilim. Bak Osmanlı da bekar ben de bekarım. Benden bir iki yaş büyük en fazla. Onun hayata küsme nedeni yalnızlığı benim ise çok daha bucaksız nedenlerim var."
"Nedir o nedenler?" Bir an sorduğu için pişman oldu Esma. Elini kaldırıp "Kusura bakma, haddim değil," dedi. Serdar başını iki yana salladı.
"Belki bir gün anlatırım bunu da sana. Bak görüyor musun daha seni ne kadarlık tanıyorum ama sana anlatacaklarım git gide çoğalıyor."
"Gizemli olduğun için. Benim karşılığında sana anlatacak hiçbir şeyim yok."
"Mutlaka vardır."
"Sıradanım benim... bildiğin ağlak, sulu zırlak bir kız... Sen bilmiyorsun, annemle babam beni buraya yerleştirmeye geldiklerinde arkalarından üç gün ağladım."
Güldü Serdar. Böyle bir masumiyetin tam karşısında ne işi vardı hiç bilmiyordu?
"Gül sen, ama ben ciddiyim. Şimdi de, aslında tam olarak seninle çorba içtiğimiz o gece bana onları hatırlattın sen. Unutmuş değildim. Telefonda hep konuşuyoruz ama özlediğimi hatırlattın. Ne işim var bu şehirde dedim? Uzakta değil ki çık git. Ama ispat etmeye çalıştım bu kadar zaman kendimi, babam özel bir hastanede çalışmam için ısrar edip dururken en çok da ona kendi kendime yapabildiğimi göstermeye çalıştım. Çok uzaklara da tayin olabilirdim. Yakın olunca bir derin nefes almadım değil. Ama gene de onlara göstermek istediğim Esma bu değil. Böyle onları birkaç hafta da özleyip zırlayacak..." durakladı Esma. Bu adamı görünce neden burnunun direği sızlıyor, hele ki en çok annesini ölüyordu ki? "Sende anneni özler misin Serdar?"
Adını ilk kez anmıştı genç kız. Ön adsız, Bey'siz... Samimiyetle... Ama sorduğu başkaydı... Başını iki yana salladı Serdar, önce yalan söyleyecekti, kendine de söylediğini ama sonra vaz geçti. Bu kız ona yalan söylüyor gibi değildi ki!
"Özlüyorum..."
"Nerede?"
"Öldü!"
Babalarının ölümünden daha mı eski diye düşündü Esma? Adama hatırlattığı için, kendi sağlığı yerinde olan ailesinden sürekli bahsedip onu üzdüğü için pişman oldu. Gafletle, düşünmeksizin uzanıp masanın üzerinde ki elini tuttu. Eli buz gibiydi... Esma'nınkiler ise yanıyordu. Serdar telaşla diğer elini kızınkinin üzerine bırakıp hapsetti onu orada. Gözlerinin hafif buğulu yeşillerini cilaladı tebessümü ile Esma'nın hüzünlü bakışlarına dönüp "Sen bana bir şey yapıyorsun Esma?" dedi. Genç kız, baş sağlığı dileyeceği cümlelerin hazırlığında kalakaldı. "Yaşıma başıma bakmadan beni çok eskilere götürüyorsun. Taşıdığım yükleri unutturup, silkeletiyorsun saklamaya çalıştıklarımı. Söylesene ne yapıyorsun?"
"Ben..." elini çekmek istedi Esma. Olmadı! Adam baş parmağı ile elinin yüzeyini okşuyordu. "Müsaade et," dedi Esma, o saniye sordu Serdar, "Sende müsaade et, biraz öğreneyim senden."
"Neyi?"
"Unuttuğum şeyleri... Geçmişte bıraktığım bütün günahların karşılığının iyi geçecek günler olabileceğini."
"Nasıl?"
"Yanımda olsan yetecek sanırım."
"Sen beni yanlış anladın. Benim arkadaşlıktan öte bir niyetim..."
"Mühim değil, bana göre bir kız olmadığını biliyorum zaten. Farklıyız... Senin gibi kızlar ancak Mete gibi cici adamların gönlüne layık olurlar. Benimkinin küfü, pası öldürür senin ruhunu."
"Neden öyle söylüyorsun kendine?"
"Öyleyim çünkü... Ne olduğumu biliyorum. İnkara, kaçışa lüzum yok. Sende az çok anlıyorsun. Belki de kendi kendine bana çok yüz verdiğin için kızıyorsun."
"Hayır, kızmam kendime bu yüzden. Bir kötülük yapmıyorsun ki bana?"
"Yapamam da merak etme... Kötülük denen şey kötü olmayana ulaşmaz, yarıda kalır, vicdanın azabına uğrar... Esma söylesene bana, "Çok mu çekeceğim var elinden?"
***