-2021-
Merhaba günlüğüm,
Bugün onun 18. yaş günü. Geçen seneden beri bu sana ilk yazışım. Çünkü bugün özel, bugün farklı. Bugün o eğer yaşasaydı 18 yaşında olacaktı. Reşit olacaktı, ben bir ay önce reşit olmuştum, beni yanına alacaktı. Hep beraber olacaktık, beraber yaşayacaktık, evlenecektik. Mutlu olacaktık ama olamadık. Bir sene önce bugün, ikimiz de on yedimizdeyken, onun doğum gününü kutlayacağım için çok heyecanlıydım. Aylarca düşünmüş, onun için güzel hediyeler almış, hepsini güzelce paketlemiş, ona vermek için sabırsızlanıyordum. Her zamanki gibi bizim ağacın altında buluşacaktık. Süslü mekanlara gitmeyi hiçbir zaman sevmemiştik. Bizim için özel ve eşsiz olan tek yer insanlardan uzakta bulduğumuz o koca çınar ağacının altıydı. Onun için o ağacın altında güzel bir masa hazırladım, üstünü meyvelerle donattım, en çok meyveleri severdi çünkü o. Özellikle çilekleri, en çok onlardan dizdim masanın üstüne. Sonra haber verdim ona, işten çıkar çıkmaz yanıma gelecekti. Heyecanla onu beklemeye başladım. Ama yanıma gelen o olmadı, amcam oldu.
Bana Aslan'ın yolda kaza yaptığından, arabanın ona çarpmasıyla oracıkta öldüğünden bahsetti. İnanmadım ona. Yalancının biri o neden inanacaktım ki? Ama sonra... Sonra onu aradığımda hastaneden biri çıktı telefona. Bana onun öldüğünü söylediler. Düşünebiliyor musun? Doğum gününde, yaşam bulduğu günde, yaşamını yitirdiğini söylediler. Bana gelirken öldüğünü söylediler, bana koşarken bir arabanın altında kalarak can verdiğini söylediler. Susun dedim ama susmadılar. Gerçeği söylemeye devam ettiler. Kabullenmek istemedim, inanmak istemedim, duyduğum gerçekler onun ölümünü fısıldarken bana, tıkamamak istedim kulaklarımı hepsine. İşte o gün canımı söküp aldılar benden, yalnızca bir telefon konuşmasıyla. O öldükten sonra benim yaşayabileceğimi düşündüler bir de... O öldüğünden beri yaşamıyorum ki ben. Nefes almak yaşamak mı? Değil... Bir yıldır onu bekliyorum. Ona kavuşacağım günü bekliyorum bir yıldır. Sonunda o gün geldi. O'nunla, o'nun doğum gününde kavuşacağımız gün nihayet geldi. Bugün kavuşacağız sevdiğimle. Biz kavuşacağız ama tüm acılarıma şahit olan senle ayrı düşeceğiz.
Hoşça kal, günlüğüm.
?
-2021-
Günlüğümü son kez kapattığımı hatırlıyorum.
Sonrasında markete girdiğimi, meyve aldığımı, o nehre gittiğimi, önce günlüğümü sonra meyveleri o nehre attığımı, en sonunda ise kendi bedenimi o suya bıraktığımı hatırlıyorum.
Tıpkı Ophelia gibi, onun gibi boğularak ölmek için atladım nehre. Arkamda tüm güzel anlarımıza tanık olan o koca çınar ağacı varken atladım bir an bile düşünmeden... İlk kez ölmek için intihara adım attım. Ona kavuşacağım umuduyla ölmek istedim. Ona kavuşmak için... Ama sonra bir şey oldu. Orada, o suyun içinde ölmeden önce sevdiğimin yüzünü gördüm. Hayatın bana son kıyağı olduğunu düşündüm. Ölmeden önce sevdiğim adamın silüetini gözlerimin önüne getirerek bana kıyak geçiyor sandım ama yanılmışım. Yaptığı bundan daha iyisiymiş.
Bana silüetini değil, kendisini getirmiş.
Beni kurtaran Aslan'dı. Hem 6. yaşım, hem 16. yaşımdı. Kahraman'ımdı.
Bir saattir dil döküyorum insanlara. Bulunduğum hastanedeki doktorlara beni kurtaranın sevdiğim çocuk olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama nafile. Anlamıyorlar beni. İnanmıyorlar onun varlığına. Yaşadığını söylüyorum, dinlemiyorlar beni, öldü o diyorlar. Ölmemiş işte, geldi, beni kurtarmak için geldi. Her ne kadar mesajlarda aksini iddia etse de biliyorum ben, gelen oydu. Burada bulduğum telefonu da kullanıp atmıştım bir kenara. Artık yazışmak yoktu, artık insanları dinlemek yoktu. Tek şey vardı; o da kavuşmamız. Beni bekliyor o dışarıda, biliyorum. Yanına gitmem gerek ama izin vermiyorlar. Hepsinden nefret ediyorum!
"Bırakın beni!" Avazım çıktığı kadar bağırdım koridorun ortasında. Odadan çıkabilmiş ama koridordakileri aşamamıştım. İki hemşire kollarımdan tutmuş, engel olmuştu bana. Bir kez daha kurtulmayı denedim. "Bırakın! Bırakın diyorum size sevgilim beni bekliyor! Dışarıda beni bekliyor, yanına gideceğim, bırakın!"
"Oya Hanım lütfen zorluk çıkarmayın. Dışarıda sizi bekleyen kimse yok. Birazdan psikoloğumuz gelecek, kendisiyle görüşene kadar odanıza dönmeniz gerek. Lütfen direnmeyin."
Yanımdaki kadının gözlerinin içine baktım öfkeyle. "O psikolog seninle görüşsün, ben kimseyle görüşmeyeceğim. Bırakın!"
"Oya!"
Koridorun başından gelen sesle gözlerimi irileştirdim. İşte onur konuğumuz da gelmişti. Beni diri diri öldüren namı diğer sevgili amcacığım da gelmişti.
Çıplak ayak uçlarımdan ıslak saç diplerime kadar ürperdim. Onun sesini duymak bile beni korkutuyordu. Nasıl korkutmayacaktı ki? Para uğruna öz abisini, yengesini öldüren biriydi o. İğrenç zevkleri uğruna yeğenini sıkıştıran, ona zorla dokunmaya çalışan biriydi. Canavarın tekiydi! Öyle ki canavar amcamı görse karşısında esas duruşa geçer, saygıyla önünde eğilirdi. Aklında bin bir tilki dönerdi onun, ne zaman en yapacağını kestiremezdiniz. Bazen öyle şeyler yapardı ki şeytan bile ağzı açık izlerdi onu.
İşte benim öz be öz amcam, Fehmi Tüzel, böyle aşağılık biriydi.
"Oyacığım, neden odanda değilsin canım?" Ses tonundaki iğrenç samimiyet ve yaklaşan adım seslerini duydum. Yanıma gelmesini istemiyordum. Onun o aşağılık yüzüne uzaktan zor katlanıyordum, yakından görmek istemiyordum. Üstelik dışarıda Aslan beni beklerken! "Hadi gel, odana gidelim."
Uzattığı eline tiksinerek baktım. "Seninle dünyanın en güzel yerine bile gelmem, çek artık pençelerini üzerimden! Kurtulacağım senden. Onun yanına gideceğim, biz beraber çok mutlu olacağız. Sense arkamdan bakacaksın sadece, ses tonun dahi kalmayacak aramızda. Duydun mu beni? Kurtulacağım senden şerefsiz!"
Hemşirelere bakıp üzgünmüş gibi dudaklarını büzdü. O kadar usta bir oyuncuydu ki neredeyse beni bile inandıracaktı üzgün olduğuna. "Görüyorsunuz, yeğenim iyi değil. Yanlış şeyler düşünüyor, onu tuttuğunuz için teşekkür ederim. Yardım ederseniz birlikte odasına götürelim."
Eli koluma değeceği sırada içimden yükselen güçle, "Dokunma!" diye bağırıp geri çektim kendimi. Öyle sert çekmiştim ki hemşirelerin elinden kurtulmuştum. İlk birkaç saniye soluklanıp karşımda beni izleyen üç şaşkın yüze baktım. Benim gibi cılız bir kızdan böylesi kuvvetli bir hareket beklemiyorlardı elbette. Ama yetmişti yaşadıklarım. Yetmişti bana yaptıkları. Şu saatten sonra kimsenin kollarımı bağlamasına izin vermezdim. Gözümün önüne düşen yarısı hala ıslak duran siyah saç tutamlarımı geri attım sinirle. Amcamın o nefret ettiğim buz mavisi gözlerinin tam içine baktım. "Bana yaşattığını yaşatacağım sana. Yeminim olsun ki bana yaşattığının kat be kat kötüsünü yaşayacaksın. Sadece bekle."
Hiç olmadığım kadar aklı başındaydım o cümleleri kurarken. O da bunun farkındaydı. Gözlerinde beliren korkudan anlamıştım bunu. Yıllarca bana işkence ederken gülen gözleri ilk kez korkuyla bakıyordu bana. Çünkü ilk kez bu kadar ciddi ve dimdiktim ona karşı. Bir gün şu dediğimi başaracaktım.
Ama şimdi değil, simdi gitmem gereken biri vardı...
Bir kez daha bana engel olmalarına izin vermeden üzerimdeki kirlenen elbisemin uçlarını sıkarak oradan ayrıldım. Koşarak koridoru aştığımda hastanenin bahçesine çıkmıştım. O sırada peşimden gelen sesleri ve konuşmaları işitebiliyordum. Hastanenin bahçesinde bir an için durup etrafıma bakındım. Sudan çıkmış balık gibiydim. Bu halimi yarısı ıslak saçlarım, elbisem ve çıplak ayaklarım destekliyordu. Nereye gidecektim? İnsanların sesleri, kafamdaki sesler birbirine girerken o an bir korna sesi duydum. Hastanenin tam karşısı işlek bir caddeydi, arabalar hızlı hızlı geçiyordu oradan. İşte aradığım buydu. Beni o'na kavuşturacak şey tam olarak buydu. O bundan bir yıl önce bana gelirken ölmüştü. Benim yüzümden ayağı incinmiş olmasına rağmen koşmuş, benim yüzümden ölmüştü. Şimdi ben de ona giderken ölecektim, ödeşecektik, buluşacaktık. Buluştuğumuz yerde sonsuza dek mutlu yaşayacaktık. Dileğimiz kabul olacaktı. Bunun için atacağım son bir adım kalmıştı.
Son bir adım ve gerisi sonsuz huzur...
"Benim güzeller güzeli Ophelia'm elbise çok yakışmış, hiç üzerinden çıkarmasan mı acaba?"
Zihnime düşen anıyla gülümsedim. Geçen sene sevgililik yıldönümümüzü kutladığımızda bu elbise vardı üzerimde. O almıştı. Mor rengi ne kadar çok sevdiğimi bildiğinden almıştı. Koyu rengi bana yakıştırmadığından hep açık renk giyinmemden hoşlanırdı, o yüzden aldığı lila rengiydi ama o hep aksini iddia etmişti. Mor olduğunu söyleyip durmuştu. Sorduğu soruya çıkarmayacağım yanıtını vermiştim o zaman. Şimdi de öyle yaptım. Onun 18.yaş gününde yine aynı elbiseyi giydim. Caddeye doğru bir adım atarken, "Çıkartmayacağım," dedim. "Sana geliyorum sevgilim, üzerimde en sevdiğin elbisemle. Islanmış biraz, sorun etmezsin değil mi?"
"Sen ölmeyeceksin Oya, bizim için yaşayacaksın..."
Zihnime düşen başka bir anıyla adım atmayı kestim. Sinirli olduğum 16. yaşımdan bir gündü. Amcamla kavga etmiştik, o'nun yanına gitmiştim. Sinirle ağzımdan 'ölümüm o adamın elinden olacak' cümlesi çıkmıştı ve o da endişeye bürünen mavi gözlerini, gözlerime dikip kaşlarını çatmıştı. Hemen ardından alnıma beni sakinleştirici bir öpücük kondurup bu cümleyi kurmuştu. Cümlesi zihnimde tıpkı o günkü ses tonuyla yankılandığında gözlerim doldu. "Yaşayamıyorum, bizim için yaşayacak gücüm kalmadı sevgilim..."
"En çok gülüşünü seviyorum galiba, koyu gözlerine bulaşan mutluluk gözlerinin rengini açıyor sanki, bana bakarken ışıldıyorlar. En çok o gözlerindeki ışığı seviyorum. Sen hep gülümse Ophelia, hep ışık saç etrafına, ben seni izlemek için gözlerimi kısarım."
Zihnimdeki başka bir anıyla gözümden bir damla düşüp yerdeki kaldırım taşına karışırken sol ayağımı ileri atıp işlek caddedeki asfalta bastırdım. İlk adımı attım caddeye, kısaca ölümüme. Neden? Neden şimdi bunları bana gösteriyordu aklım? Aylardır türlü türlü kötü senaryoyu bana sunan aklım şimdi neden onun o güzel yüzünü, ses tonunu sunuyordu bana? Bu sözleri yine bir 16. yaşımda sarf etmişti. Onunla çimlerin üzerinde uzanırken neyimi sevdiği hakkında konuşuyorduk. Başta 'o ne biçim soru kızım her şeyini seviyorum işte' dese de ben ısrar edince devamına bu sözcükleri eklemişti. O böyle söylediğinde gün boyu gülümsemiştim. Mutlu olmuştum. "Şimdi yeniden gülümseyeceğim sevgilim, ışık saçacağım ve sen yanına geldiğimde gözlerini kısmak zorunda kalacaksın..."
"Özledim Oya. Özlemimden delireceğimi bilsem de çıkartmayacağım seni o evden. Canının yanmasını istemiyorum, lütfen kapını kilitleyip uyu sevgilim. Yanıma gelirsen her şey daha da kötü olacak."
Başka bir anıyla sağ ayağım havada kaldı, inmedi diğerinin yanına, asfalta. Evden kaçıp kaçıp yanına gidiyordum. Bir iki derken amcam fark etmişti kaçmalarımı. Kaçtığım her günün ertesinde dayak yemiştim ondan. Öncekiler gibi tokatla da yetinmemişti bu sefer, gözümü korkutmak için beni yerden yere vurmuştu. Çok düşmüştüm, sert hamleleriyle çok savrulmuştum o koca salonun içinde ama bir an olsun pişmanlık duymamıştım. Pişman olmamıştım kaçtığıma, onun yanına gittiğime... Yine kaçacağım bir akşam bana attığı mesajdı bu. Gerçek bir mesajdı o zamanlar. İyiliğimi düşündüğü için özleminden eksilterek beni kendinden uzak tutmuştu. O bu denli düşünürken canımın kıymetini, nasıl bir adım daha atacaktım şimdi? Nasıl yakacaktım canımı?
Bu zamana kadar yaptığın bu değil miydi?
Zihnimde zehirli bir ses yankılandı bu sefer. Evet, canımı yakmıştım. Jileti parmağıma değdirdiğimde, salıncağı bilerek başıma çarptırdığımda, kırdığım bardağın camını boğazıma dayadığımda, dönme dolapta sertçe kabinin içine düştüğümde, dans gösterisinde ipleri kollarıma sıkıca doladığımda, çatışmaya girmemek için ayağımı çöp konteynerine vurduğumda, ilaç içip midemin yıkanmasını sağladığımda, akşam yemeğinde kendimi bıçakladığımda, okulda kendimi kilitleyip nefessiz kaldığımda, nehre atlayıp boğulduğumda... Hepsinde ölmemiştim ama bir şekilde canımı yakmıştım.
Bunlara rağmen o sesi kabullenmeyerek başımı iki yana salladım. "Hayır, bu zamana kadar yaptıklarımın hepsi kurtarılmak istediğim içindi." Sağ ayağımı da ileri atıp tamamen kalabalık olan o caddeye indim. "Kimse kurtaramadı işte beni, ölüyorum sonunda."
Kendini o yatağın altından çekip çıkarman gerektiğini söylemiştim. Yapamadın mı? Zavallı gibi bir başkasını mı bekledin?
"Sen hiçbir şey bilmiyorsun," dedim zihnimde uzun süredir benimle birlikte olan sese. "Sus artık!"
Sustur beni, nasıl yapacağını artık biliyorsun.
Arabaların sıklıkla geçtiği caddede bir adım attım ileriye doğru. Arabanın teki bana korna çalarak geçip gitti yanımdan. Onun rüzgarıyla sarsılıp gözlerimi yumdum. Şimdi zihnim tamamen susmuştu. Ne kendi iğrenç sesi ne de sevdiğimin sesi vardı. Tamamen karanlıktı orası. Belirsizlikti, boşluktu... O da benden ümidi kesmişti. O da ölmemi bekliyordu artık. Arkamdan bağıran insanları daha net duyabiliyordum şimdi. Doktorlar ve amcam olacak herif sesleniyordu bana. Zihnimdeki sesler susmuşken onların bir önemi kalmamıştı. Bu düşünce beni daha çok ağlatırken ileriye doğru bir adım daha attım. Biliyorum. Bunlar artık intihar adımları değil, ölüm adımları. Ölüme yürüyorum. Ölüme kucak açıyorum son kez. Ancak o sarar beni, buradan geri dönüşüm olmaz, bunu da biliyorum. Aylardır dillendirdiğim o korkuyu işte şimdi hissediyorum. İliklerime kadar işleyen o korkuyu gerçek anlamda ilk kez hissediyorum, tir tir titriyorum. Tanrım ölmek böyle bir şey mi? Bu kadar zor mu? Beni bu kadar dehşete düşürmesi normal mi? Ölmek gerçekten böyle bir şey mi? Amcamın hissettirdiklerinden daha mı kötüsü?
Ölmek bile zor sevgilim, sana çıkan yolların hepsi çok zor. Bunları bile bile yürüyeceğim. Anne, baba sizi de çok özledim. Sizi unuttuğumu sanmayın sakın, size de sarılmaya geliyorum...
Etrafımdan arabalar geçiyordu. Hepsi bana en az bir kere korna çalıyordu. Son anda manevra yapıp bana çarpmadan dönüp gidiyorlardı. Elbet biri çarpacaktı. Elbet biri ölümüm olacaktı. Bana düşen sadece o arabayı beklemekti. Beklerken sevdiklerimi düşünmek...
"Doğdu!"
Üçüncü adımımı atacağım sırada duyduğum sözcükle duraksadım. Amcamın nefret ettiğim, aklıma kazınan sesiydi bu.
Durduğumu fark edip devam etti. Sesi daha yakından geliyordu şimdi, kaldırımda bekliyordu muhtemelen, iki adım uzağımda. "Doğdu Oya, beklediğin bebek doğdu. Şu an burada, bu hastanede. Bir adım daha atarsan onun yüzünü göremezsin. Görmeyeyim ne olacak, yaşar gider diye düşünme. Sen görmesen bile o yaşayacak evet ama benimle birlikte yaşayacak çünkü annesi biraz önce doğumda öldü. Benimle yaşayacak diyorum Oya, duyuyor musun?"
Onunla yaşayacak.
Yani onunla her gün biraz daha fazla ölecek.
Tıpkı benim gibi.
Öğrendiklerimle birlikte dehşete düşerek arkama döndüm. Dönmemle amcamın yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi ama umurumda değildi. Tek umursadığım doğan o bebekti. O bebek, Aslan'dan bana kalan tek somut şeydi, tek emanetti. Aslan'ın gidişinden sonra amcam olacak şerefsiz bana sormadan Aslan'ın öz ailesini araştırmıştı. Beni o'nun gidişinden sonra yanında tutamayacağını biliyordu, kendine yeni şantaj malzemeleri bulmak istemişti. Bulmuştu da. Önce Aslan'ın ailesini bulmuş, beni yanından gidersem onları öldürmekle tehdit etmişti. Umursamamıştım, sevdiğimi umursamayan insanları ben ne diye umursayacaktım ki?
Ama sonra Aslan'ın annesiyle tanıştırmıştı beni. Ben istemedim, kadını zorla karşıma çıkardı. El mecbur konuştum onunla. Şaka gibiydi. Sevgilimin annesiyle o yokken konuşmuştum. Hiç konuşmak istememiştim ama madem geldi diye ona ilk sorduğum soru Aslan'ı o çöpün kenarına nasıl bırakabildiği olmuştu. Masum bir canı sokağa atacak ne yaşamıştı? Canından olan birini nasıl bırakıp gidebilmişti? Yıllarca nasıl arayıp sormamıştı? Aldığım cevap o kadar tatmin edilemezdi ki. Elle tutulur hiçbir nedeni yoktu. Olsaydı da kabullenmeyecektim ama hiç olmaması... Dediğine göre o zaman bebeğinin babasıyla evli değilmiş, ailesi hamile olduğunu duyarsa onu öldürürmüş, zaten kendileri de bir bebeğin sorumluluğunu almaya hazır değillermiş, öylece bırakmışlar Aslan'ı. Bunları duyunca kan beynime sıçradı. Nasıl bir yüzsüzlüktü bu? Nasıl bir vicdansızlık? Bunlar yetmemiş gibi karşımdaki kocaman kadın yeniden hamile olduğunu söylemişti bana. O adamla birkaç yıl sonra evlenmişler, sonunda da hamile kalmış. Karnında Aslan'ın kardeşini taşıdığından bahsetmişti. Çok pişman olduğundan, bebeğine oğlu için çok iyi bakacağından, bakarken beni de yanında görmek istediğinden bahsetmişti. Çok düşünmüştüm. O bebeğe ne olacağını çok düşünmüştüm. Sonunda kabul etmiştim. Çünkü etmeseydim karnındaki bebeğiyle birlikte kadını öldürecekti amcam.
İşte bu yüzden o evden ayrılamıyordum bir türlü.
Bu yüzden ona bağlı kalıyordum. Sırf canımın canından olan biri daha yara almasın diye. Sırf o masum bebek ölmesin diye her gün kendimden öldürdüm ben.
Kimse görmedi, görmesindi. O'nun görmesi bana yeterdi.
Eğer şimdi doğumda annesi öldüyse bebek yapayalnız kalmıştı. Çünkü bundan iki ay önce babası da ölmüştü. Gençken sevdiği adam için oğlundan vazgeçen kadın, dul kalmıştı. Üstelik karnında doğmamış bebeğiyle birlikte. O adamın ölüm haberini alır almaz ilahi adalet demiştim. Şimdi de aynısını diyordum içimden. Onlar oğullarını sokağa bıraktı, Yaradan diğer bebeklerinin yüzünü onlara göstermedi, bu kadar basit. İkisi de önemseyeceğim insanlar değildi ama o bebek... Amcamın eline geçmemeliydi.
Attığım adımları kulağıma çalınan korna sesleri eşliğinde geri çekerken amcamın dibinde bittim ve, "Nerede o?" diye sordum. "Bebek nerede? Ona dokunmaya kalkarsan seni öldürürüm. Kendimi atamadığım arabanın önüne senin leşini atarım amca, bana bunu yaptırtma. Söyle bebek nerede?"
Gülerek üzerindeki ceketini düzeltti. Beni yanına çağırana kadar biraz kendini hırpalamıştı, elbet toparlanması gerekti önce. Hastaneye doğru bir adım atıp, "Orada," dedi. "Yenidoğan Ünitesi'nde. Doğum masraflarını karşıladım bile. Herkes bebeğin babası olduğumu sanıyor, bunun için annesiyle ölmeden önce küçük bir anlaşma yapmış olabiliriz. Sen, ben ve o küçük şey artık beraber yaşayacağız. Şahane değil mi?"
Şiddetli başımı iki yana salladım. "Asla böyle bir şey olmayacak, asla!"
Kimse duymasın diye sessiz konuşan amcamı da beni tutmaya çalışan insanları da aşıp çıktığım hastaneye geri girdim ve karşımdaki tabeladan gördüğüm Yenidoğan Ünitesi'nin olduğu kata çıktım. Camdan baktığımda içeride bir sürü bebek olduğunu gördüm, yalnızca birinin başında hemşire duruyordu. Rutin kontrolleri yapılıyordu tahminimce. Vakit kaybetmeden içeri girdim. Hemşire bana kaşlarını çatarak baktı. Bunda üzerimin paspallığının da etkisi olabilirdi. "Hanımefendi buraya giremezsiniz."
"O... O yeni doğan bebek mi?"
"Buradaki bebeklerin hepsi yeni doğdu, siz hangisine bakmıştınız?"
"Annesi doğumda ölen bebek."
Hiç duraksamadan bunu söylediğimde karşımdaki kadın hüzünle dudaklarını büzüp ilgilendiği bebeği kucağına aldı. "Evet, Tüzel bebek. Burada şanssız melek..."
Kadını dinlemeden kucağından bebeği çekip aldım. Tüzel bebek değildi o, Kahraman bebekti. Amcamın ne söyledikleri ne de yaptıkları umurumdaydı. Bu bebekle kan bağı olan tek kişi abisi Aslan'dı, o da şu an bizi bekliyordu. Bebeği hızlıca kucağıma çekmiştim ama o kadar küçüktü ki onu tutarken canını yakmaktan korkmuştum. Bir kolumun yarısı kadar edecek bir boya sahipti, zayıf bir bebekti. Gözleri kapalı, yüzü kırmızıdan hallice, başında beyaz şapkası, üzerinde pembe bir zıbını vardı. Kızdı. Bu zamana kadar cinsiyetini hiç sormamıştım çünkü kız ya da erkek olmasını önemsememiştim, her halükarda bakacaktım ona. Ama şimdi kız olduğunu öğrenmek kalbime bir hançer saplamıştı sanki. Kendimi görmüştüm onun masum yüzünde. Ve o yüzü kirletmek isteyecek birçok canavarı... Onu kimseye bırakamazdım. Ben hariç herkes onun canını yakmak isteyecekti.
Islanan gözlerimden bir damla akıp bebeğin yüzüne düştüğünde küçük yüzünü buruşturup başını başka tarafa çevirdi. Bu hareketi beni gülümsetmişti.
"Siz kim olduğunuzu sanıyorsunuz hanımefendi? Bebeği bana verin lütfen!"
Alev saçan gözlerimi bana yanaşan hemşireye çevirip geri adım attım. "Hayır, onu hiçbirinize vermeyeceğim. Ben onun ablasıyım, tek ailesi benim. Hiçbirinize bırakmayacağım onu!"
Der demez hızla çıktım oradan, giriş kata indiğimde kapının önünde beni bekleyen bir kalabalık vardı. Doktorlar, hemşireler, polisler, birkaç vatandaş, amcam ve... Hocam?
Karşılarında daha birkaç dakika önce doğmuş bir bebekle duruyordum. Abisinin doğum gününde, abisinin ölümünün birinci yıl dönümünde doğmuş bir mucizeyle karşılarında duruyordum. Hepsini aşıp buradan çıkmam imkansızdı ama başka çarem de yoktu. Gitmeliydim buradan, gitmezsem her şey ikimiz için daha kötü olacaktı. Gitmeliydik, Aslan bizi bekliyordu. Ona kardeşini götürecektim, kardeşini gösterecektim. Eminim çok sevinecekti. Fabrikadaki arkadaşlarına bile kardeşim der, keşke öz kardeşim olsa diye yakınırdı. Şimdi onu öz be öz kız kardeşine kavuşturacaktım.
Bunun için, "Çekilin," dedim sakince. "Gideceğiz."
"Hiçbir yere gitmeyeceksin, Oya."
"Sen kapa çeneni," diye tükürürcesine konuştum amcama doğru. Benim ardımdan kalabalıktan ayrılan bir adam daha aynısını söyledi. "Bence de siz o çenenizi bir kapatın artık."
Öne çıkan orta yaşlardaki adama baktım şaşkınlıkla. "Siz..."
"Merhaba Oya," diye döndü bana. Şaşkınlığımı gizleyemiyordum, bu adamın burada ne işi vardı? O da mı canımı yakmak için gelmişti? İntikamını almak için? Hiç öyle görünmüyordu. Bana gülümseyerek bakıyordu. "Benim. Rehberlik hocan, Salih Uğurlu."
"Burada ne işin var?" diye çıkıştım ne yapacağımı bilemeyerek. Gözüm arkasındaki polislere takıldı. "Sen mi çağırdın onları? Bana zarar vermeye mi geldin? Hapse mi attıracaksın beni?" Geri adım attım. "Girmem, bırakmam onu."
Paniklediğimi gördüğünde gülümsemesini silip elini bana doğru uzattı. "Hayır, hayır Oya yanlış anladın beni. Sana zarar vermeyeceğim. Ben senin için buradayım." Kucağımda uyuyan bebeğe kaydı bakışları. "Daha doğrusu artık sizin için buradayım. Başına gelenleri biliyorum," diye devam ettiğinde gözlerimi kısarak onu dinledim. Neyi biliyordu? Kaşlarını büktü yukarı doğru. "Aslan'ı, amcanı, kucağındaki bebeği... Her şeyi biliyorum, öğrendim. Senin psikolojini mahveden her şeyi öğrendim. Sana o zaman da söylemiştim Oya, senin psikolojik bir rahatsızlığın var."
Anında o güne gittim. Beni okulda yakından takip eden rehberlik hocam benimle çoğu kez konuşmuş, sonunda psikolojik tedavi almam gerektiğini, iyi olmadığımı söylemişti. Bende ona öfkelenmiştim. Söylediği gerçekle yüzleşmek istememiştim. Bu yüzden üzerine hırsızlık suçu atarak onu okuldan kovdurtmuştum. Anlaşılan hayatımdan kovamamıştım ki karşımda duruyordu. Ona ne amcamdan ne de Aslan'dan bahsetmiştim. Öyleyse nereden biliyordu? Bilmesi neyi değiştirirdi ki? Olan olmuştu, her şey bitmişti. "Hiçbir şeyim yok benim," dedim öfkeyle. "İyiyim ben, asıl rahatsız olan sensin. Beni takip edip buraya kadar gelmişsin."
"Değilsin," diye diretti. İyiydim! Aslan'a gitmeme izin verirlerse daha iyi olacaktım! "Bir an için durup beni dinlersen farkına varacaksın. İyi olmadığını, sağlıklı düşünemediğini, yanlış kararlar verdiğini, zihnindeki sesleri susturamadığını göreceksin. Bunların hepsi hastalığının sana yaptırdığı şeyler. Sanrılar görüyorsun. Olmayan kişileri, ölmüş kişileri görüyorsun, onlarla konuşuyorsun. Onlarla yiyip içiyor, hatta onlarla mesajlaşıyorsun. Ya da sadece o mu demeliyim? Aslan Kahraman, onunla konuştuğunu düşünüyorsun değil mi?" Düşünmüyordum. Biz konuşmuştuk, o beni yanına çağırmıştı. Şimdi de gidecektim işte! "Sosyal medya hesaplarına eriştim Oya," diye devam etti bana yaklaşırken. Olduğum yerden kımıldamadan dediklerini dinledim. "Sendeki değişikliği fark ettiğim an yaptım bunu. Hepsi kendi kendine yazdığın mesajlardı. Aylardır iki hesabı kullanan kişi de sendin. Sen hiçbir zaman başkasıyla yazışmadın. Hiçbir zaman Aslan'la konuşmadın. Konuşamazdın. Çünkü Aslan bir yıl önce vefat etti."
Aslan bizi dışarıda bekliyor.
Zihnimdeki sesin geri geldiğini işitirken gözlerimi yumup avazım çıktığı kadar bağırdım. "Etmedi!" Bağırırken tüm sesleri susturmak istiyordum ama başarılı olamıyordum. Nasıl olacaktım ki? Kimi dinleyecektim? Bağırarak kucağımdaki bebeği ürkütmüştüm. O da duysundu diyeceklerimi, o inansındı en azından bana. "Ölmedi o! Burada, beni kurtardı, beni nehirden çıkardı. Şimdi de dışarıda bizi bekliyor, saçmalıklarınızı da alıp çekilin önümden, gideceğim!"
"Gidemezsin Oya, lütfen beni dinle seni kurtaran Aslan değildi." Elini girişteki bankoya doğru uzattı, orada olup biteni seyreden benim gibi yarısı ıslak duran genç bir çocuk vardı, onu çağırdı yanına. "Çağrı bir gelir misin? Bugün yaşananları Oya'ya sen anlatır mısın?"
Benim yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim çocuk çekinerek yanımıza geldi. Uzaktan ne kadar da o'na benziyordu. Kahverengi saçları, mavi kısık gözleri, uzun boyu... Tıpkı onun gibiydi ama o değildi işte. Ben yanılıyor muydum? Beni kurtaran Aslan değil miydi? O nehirde gördüğüm yüz bu çocuğa mı aitti?
Çocuk karşımda mahcupça durduğunda yüzüme bakarak konuşmaya başladı. "Şey selam... Ben bugün biraz çiçek toplamak için evimizin aşağısındaki nehir kenarına inmiştim. Orada güzel kasımpatılar yetişiyor gördün mü bilmiyorum ama... Her neyse sonra seni gördüm. Nehrin başında durmuş, elindeki meyveleri nehre atıyordun. Tam ne yaptığını soracaktım ki bir anda kendin atladın nehre. Başta yüzmek için atladığını düşündüm ancak yüzeye çıkmayınca telaşlanıp peşinden atladım bende. Gözlerin kapalıydı, su yutmuştun, boğulmak üzereydin. Seni çekip çıkardığımda gözlerini açtın, bana bakıp gülümsedin, yeniden yumdun gözlerini. Sana bir şey oldu sanıp ambulansa haber verdim. Yol boyunca Aslan diye sayıkladın, o kim bilmiyorum ama seni oradan çıkaran kişi sandığın gibi Aslan değildi. Bendim. Üzgünüm..."
Yalan söylüyor. Nehirdeki Aslan'dı, bizi bekliyor, dışarıda.
"Yalan söylüyorsun," diye bağırdım tanımadığım çocuğun yüzüne. Çocuk irkilerek geri çekildi. "Hepiniz yalan söylüyorsunuz! Çekilin önümden gideceğim!"
"Nereye gideceksin?" diye yükselerek karşılık verdi Salih hoca. "Nereye gideceksin? Kim var? Kucağında ufacık bir bebekle kime gideceksin?!"
Sinirlenerek ona baktım. "Abisine gideceğim! O, ben ve abisi birlikte olacağız. Mutlu olacağız, hepinizi ardımızda bırakacağız! O'na gideceğim!"
"Gidemezsin. Onun abisi yok artık. Aslan öldü Oya, öldü!"
Kucağımda bebek olmasa ellerimi kulaklarıma bastırırdım duymamak için. Bunun yerine başımı omuzuma doğru eğerek duymamaya çalıştım. Adeta kıvranıyordum gerçekleri duyamamak, onlarla yüzleşmemek için. O ölmemişti, benimleydi, beni bekliyordu. "Ölmedi!" diye direndim. "Ölmedi o yaşıyor, siz hepiniz yalancısınız!"
"Beni dinle Oya."
"Dinlemem!" Kalabalıktan amcamın yüzünü seçtim, sakince bize bakıyordu. "Sen yaptın değil mi? Herkesi sen tuttun. Kendin gibi yalancı yaptın hepsini, hepsi senin suçun!"
Dışarıda. Tek bir araba. Sonunda Aslan'a kavuşacaksın.
Aklımdaki sese kulak verip ileriye doğru bir adım attığımda Salih hoca yeniden önüme geçerek kollarımdan tuttu beni, ona engel olacak gücü bulamadım kendimde bu sefer. Bebeğe zarar vermeyecek şekilde yakınıma girdi. Anlamıştı çünkü gardımı indirmeye başladığımı. O gardın her saniye giderek darbe aldığını... Çatladığını... Sulanan gözlerimden anlamıştı belki de. Gözleri bana samimiyetle uzanırken, "Her şeyin suçlusu o," dedi kısıkça. "Haklısın Oya, her şeyin suçlusu o, sen değilsin. Bak ben biliyorum, ben inanıyorum sana. Yıllarca yaşadığın istismarı ben görüyorum, sana yardım edeceğimi söylüyorum. Lütfen artık kendine daha fazla acı çektirme, daha fazla yakma canını. Bana izin ver, sana yardım edeyim. Beni bir öğretmenin olarak değil bir abin olarak, bir yakının olarak gör, izin ver, yardım edeyim."
Onun yüzüne bakarken, onun sözlerini işitirken aklımı bulandıran ses adım adım uzaklaşıyordu sanki benden. Onun yardım edeceğini haykıran gözlerine tutunmak istiyordum. Bir yandan da istemiyordum. Ne yapacağımı bilmiyorum. İstediğim tek bir şey vardı. Küçücük bir şey. Gözlerimden yaşlar sicim gibi süzülürken bu isteğimden karşımdaki adama bahsettim. "Ben yardım istemiyorum ki... Ben onları istiyorum hocam. Annemi, babamı, Aslan'ı... Hepsini çok özledim. Onları görmek istiyorum, onları hissetmek istiyorum, yaralarımı onlar sarsın istiyorum. Yalvarırım beni onlara götür. Ben onları çok özledim..." Hıçkırıklarım koridoru inletecek boyuta ulaştığında hocam hemen sıkıca sardı beni, aramızda kalan bebek huzursuzlanarak ağlamaya başlamıştı. Belki o da hissetmişti çektiğim acıyı... Başımı karşımdaki adamın omuzuna gömerken, "Çok!" diye sızlandım. "Onları çok özledim, hepsini çok özledim..."
"Biliyorum," diye sıvazladı sırtımı. "Biliyorum kızım, biliyorum. Ben de ailemi çok özledim, ben de onları kaybettim ama hiçbir zaman pes etmedim." Geri çekilip gözlerimin içine baktı, kollarımdan sarstı, aramızdaki bebeğin ağlamaları hala dinmemişti. "Sen de pes etmeyeceksin. Sevdiklerin için yaşayacaksın."
Sevdiklerine kavuşabilirsin.
Başımı sallayıp sesi duymazdan gelip karşımdaki adama baktım. Onun merhameti karşısında ezildiğimi hissediyordum. Yaşlı yanaklarımı omuzuma silip ona baktım şüpheyle. Kimseye güvenemeyeceğim gibi ona da güvenemiyordum. Tavırları samimiydi ama... Amcam da başta o sıcaklığı vermemiş miydi bana? Dağılan zihnimi toparlamayı denedim, başarılı olamadım. "Ben seni okuldan attırdım," dedim en sonunda mantıklı bir cümle kurarak. Saklamamın bir alemi yoktu, onu ben kovdurtmuştum. "Neden şimdi bana yardım ediyorsun?"
"Çünkü seni anlıyorum. Ben de ailemi kaybettim Oya. Eşimi ve kızımı aynı gün kaybettim. Onların kaybından sonra bende yanlışa düştüm, çok zor zamanlar geçirdim. Ama o anlarda sağlıklı kalan tarafıma kulak verdim, tedavi oldum. İyileştim, çalıştım çabaladım, öğretmen oldum. Yani olmuştum. Sen benim kovulmama sebep olana kadar..." Gülümsedi sanki bana bunun için hiç kızmıyormuş gibi. "İyi oldu biliyor musun? Seni yakından takip edecek vaktim oldu böylece. Yaptıklarını, yapacaklarını, yaşadıklarını görecek, öğrenecek vaktim oldu. Hayattaki amacımı buldum sanki sana bakarken. Bu yüzden sana, size yardım etmek istiyorum."
Sana sadece ben yardım edebilirim, beni dinle!
Dinlemedim. Karşımdaki adamın gözlerinin içine baktım ciddiyetle. "Ya sende onlar gibi gidersen?"
Ailem gibi, Aslan gibi o da ölürse... O zaman ne yapacaktım?
"Gitmeyeceğim. Seni tedavi ettirip okutana, mesleğini edinmiş ayakları yere sağlam basan bir kadın olduğunu görene, o bebeğin en iyi eğitimleri almasını sağlayana kadar gitmeyeceğim. Onu sana, seni Allah'a emanet edene kadar ayrılmayacağım yanınızdan. İnan bana kızım, bırakmayacağım sizi. Hem artık senin de seveceğin, bırakamayacağın birisi var aramızda, burada," diyerek başını kucağıma eğdi. "Baksana sen ağladığın için o da ağlıyor."
Gözlerim bebeğin küçük yüzünü bulduğunda hocamın söylediği gibi ağladığını gördüm. Onu kollarımın arasındayken yukarı kaldırdım ve yüzüne yakından baktım. Bakarken düşünüyordum da hocam haklıydı, bu küçük kızla beraber sevdiklerimiz için yaşamalıydık. Onlar öldü ama bizim ölmemizi istemezlerdi. Sevdiklerim benim yaşamamı isterdi.
Sevdiklerin seni yanına çağırıyor.
"Artık seni dinlemeyeceğim..."
Zihnimde bana yanlış yaptığımı, çıkıp bir arabanın önüne kendimi atmamı söyleyen sesi duymazdan geldim bir kez daha. İlk defa o sesi duymazdan gelebiliyordum. Yıllardır benimle olan, yıllar geçtikçe şiddetini artıran o sesi ilk defa duymazdan gelebiliyordum. Şu an odağımda bir kişi vardı, kucağımdaki bebek. Ben istedikten sonra kimse beni yönetemezdi, zihnimdeki sesler bile, bunu anlamıştım. Gözlerimi yumup burnumu bebeğin boynuna yasladım. Onun bebeksi kokusunu içime çekerken sakinleşmiştim. Sakinken her şey daha anlaşılabilirdi. Hocamın söyledikleri daha anlaşılabilirdi. Ne yapacağımı hala bilmiyordum ama bir yerden başlamam gerektiğini biliyordum.
Hala ağlayan bebeği sallayarak susturmaya çalıştım, bir yandan da konuşuyordum. "Şş, tamam sakin ol, ağlama. Ben buradayım, seni bırakmayacağım." Bana en kötü anımda en ummadık şekilde destek olan hocamın gözlerinin içine bakıp bebeğe ithafen konuşmaya devam ettim. "Söz," dedim. "Söz veriyorum seni bırakmayacağım. Sana en iyi şekilde bakacağım."
Abin için. Onun için yaşayacağız.
Ölmeyeceğiz küçüğüm. Çocukluğu katledilen kız çocuklarının yanında adımız yazacak, bir mezar taşında değil. Onlar için savaşacağız, onlar için yaşayacağız. Biz ölmeyeceğiz, bize bunları yaşatanlar ölecek. Elbet bir gün hepsi layığını bulacak.
Hocam bana gururlu gülümsemelerinden birini bahşetti. "Bunun için atman gereken ilk adımı biliyorsun değil mi?"
Derin bir nefes alıp başımı yukarı aşağı salladım. Zihnimdeki sesleri susturmam gerekecekti. Kendimi duyabilmem için onları sonsuza kadar susturmam gerekecekti. Bunun içinse... "Tedavi olacağım," dedim kendimden emin bir sesle. "Gerçekleri kabulleneceğim, onlardan kaçmayacağım. Sadece kendimi dinleyeceğim, iyileşeceğim."
"İşte böyle Oya," diyen hocam sakince kenara çekilip bana karşımdaki kalabalığı işaret etti. "Onlara söylemek istediğin bir şey var mı?"
Kısa sürede varlığını unuttuğum insanların yüzlerine tek tek bakıp, "Var," dedim. Önce amcam olacak şeytana döndüm yüzümü, beni engellemeye yeltenir gibi olmuştu ama hocam tarafından durdurulmuştu, onu aşıp beni dikkatle seyreden polislere çevirdim başımı. Derin bir nefes alıp yüzümdeki yaşları tamamen sildim, bebek de susmuştu, titreyen sesimi boğazımı temizleyerek düzelttim ve herkesin merakla beklediği o cümleyi bıraktım hastanenin ortasına bir bombayı bırakır gibi:
"Ben Oya Tüzel, yıllarca amcası tarafından cinsel istismara maruz kalmış bir genç kız olarak amcam Fehmi Tüzel'den şikayetçiyim."