BÖLÜM 30

3644 Kelimeler
Bulunduğum noktadan, Güney'den, geçmişimden iyice uzaklaştığımı ancak tökezlemeyi bırakıp ayaklarım düz zemine bastığında anladım. Gerçi yollar ne kadar düzgün olursa olsun attığım adımlar sarsak olduğu sürece aynı kendi hayatımda olduğu yürürkende tökezliyordum. Elimden tutacak birine ihtiyacım vardı artık. Tek başıma yürümeyi bile becerememeye başlamıştım, ruhumu nasıl taşıyacaktım ki? Oysa yirmi bir gramdı bize hayat veren ruh. Ben ruhumun her gramında yirmi bir ton acı taşıyordum. Daha fazla yürümeye dayanamadığımdan kanayan avuçlarımdan birini taş duvara yasladım ve bedenimin yan tarafıyla kendini taş duvara teslim ederken aldığım rutubet kokusuna rağmen umursamadan burnundan derin bir soluk çektim. Dudaklarımı araladığımda ise boşalan göz yaşlarımla birlikte hıçkırığımın sesi duyuldu. Güzel olmayan dünyaydı belki ama çirkinliklerden güzellik çıkarmayı bilemeyen kişilerden biride bendim. Oysa annem biliyordu. Çektiği onca şeye rağmen bana hep gülümserdi. Çirkinlikleri güzelleştirirdi benim annem. Bunun en büyük kanıtı ise benim onuncu yaş günümde ince bileğime taktığı renkli boncuklardan yaptığı bilezikti. Şimdi o bilezik odamdaki şifonyerin cekmecesinde, kutunun içinde duruyordu. Kaybolmasından korktuğum için her sabah kontrol ediyordum. Sanki babam gelip onuda elimden alacakmış gibi hep kilitli çekmecelerin içinde saklıyordum. Korkudan bileğime bile takamıyordum. "Bileklikten daha fazlasına ihtiyacım var anne," diye inledim duvar boyunca hareket edemeden dururken. Adım atacak halim kalmamıştı. Gökyüzünün gözyaşları sonunda dinmişti ama ben ne kadar ağlarsam ağlayayım dindiremiyordum göz yaşlarımı. "Sana ihtiyacım var. Kokuna, varlığına, gözlerine, gülümsemene, benim en güzel ninnim olan kalp atışlarına ihtiyacım var." Sesimi duyan duvar sanki acıma ortak olmak istemiyormuş gibi soğukluğunu estiriyordu bedenime. Üşümüştüm. Hatta deyim yerindeyse donmuştum ama umursamıyordum. "Kızım?" Omuzlarıma sıcak parmak uçları değdiğinde ve kulaklarım bu kelimeyi duyduğunda irkilerek döndüm ama boyu benden hafif uzun bir amcayla karşılaştığımda hemen elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. "Efendim?" diye sordum benimki gibi gözleri yeşil olan ama benimkinin aksine hayata bağlılığını haykıran gözlere bakarken. Amcanın saçı sakalı beyazlamış olsa da dinç duruşu yüzünden emin olamıyordum yaşından. Göz çevresinde kırışıklıkları vardı ama bunlar ona çirkinlik yerine olgunluk ve yaşanmışlık katıyordu. "Çok kötü görünüyorsun evladım. Vazifem değil ama yanından öylece geçip gidemedim. Yardıma ihtiyacın var mı?" Önce amcanın gözlerine baktım. Sonra karşı caddeden geçen ve beni görmezden gelen insanlara. Işıkları yanan dükkânlarda benim bu halimi görüpte sadece göz ucuyla bakmakla yetinen insanlara baktım. Son hızla caddeden geçen lüks arabalara bakıp yeşil ölümlerimi tekrar çevirdim yeşil hayatlara. "Telefonunuza kullanabilir miyim?" dedim en sonunda. Ben cebim olmadığı için telefonumu Okan'a vermiştim. Keşke de vermeseydim. "Tabi," diyerek telefonunu çıkardı amca. Elime verdiğinde avuçlarımda kurumaya yüz tutmuş kanlara baktı ama ben direkt telefonu alıp parmak uçlarımla ezberlediğim tek numarayı tuşladım. "Efendim?" lafıyla açıldı telefon. Daha sesini duyarken bile kalbim kanatlanmaya başladı ve kırmızı kanatlarını çarparak kendini ona teslim etmek için çaba harcadı. Bu sefer tutmayacaktım kalbimi. Varsın kopsundu kanatları. Varsın bu işin sonunda kanatsız kalsaydım. Üç günlük ömründe yaşabildiği tüm güzellikleri yaşasın istiyordum. Sonra da en kötü ölümle son nefesini versin. "Verdiğim adrese gelebilir misin?" diye mırıldandım ismimi vermeden ama onun benim ben olduğumu anladığını adımın Tuana olduğu kadar emindim. Bir kaç ses duydum. Sanırım seslerden biri masadan alınan anahtarın çınlamasıydı. Ardından onun merdivenlerden koşarcasına indiğini kapının hızlıca açıldığını duydum. "Söyle." Arabanın kilidinin açılma sesini ve motorunun çalıştırılmasını işittim. Adresi ve beni bulacağı noktayı söyledikten sonra telefonu kapattım ve yine parmak uçlarıyla amcaya uzatırken zoraki gülümsedim. "Teşekkür ederim." Amca telefonu aldığında "Ne demek." dedi gülümseyerek. Benimkinin aksine onun gülümsemesi samimiydi. "İstersen arkadaşın gelene kadar bekleyebilirim yanında?" "Gerek yok. Çok geç kalacağını sanmıyorum zaten bekleyebilirim." Amca tekrar gülümsedi ve ağzını araladı ama diyecek bir şey bulamamış gibi tekrar kapattı. "İyi geceler." dedikten sonrada kaldırım boyunca ilerlemeye devam etti. Bende sırtımı duvara yaslayıp başımı kaldırdım ve dindirmeye çalıştığım göz yaşlarımla gökyüzüne baktım. Bulutlar yavaş yavaş dağılıyordu. Etraf toprak kokuyordu ama istediğim koku annemin bedenini çürüten toprağın değil Övünç'ün kokusuydu. Ona sarılmak istiyordum. Bana kanat olan güçlü kollarının arasına girmek, boynumu yüzüne gömmek avuçlarının saçımı okşamasını istiyordum. Sesini duymak istiyordum. Kimse anlamıyordu ama benim ona onun bana olduğundan daha çok ihtiyacım vardı. Tam on sekiz dakika kırk üç saniye boyunca hareket etmeden öylece gökyüzüne baktım. Caddeden geçen onlarca arabadan tek biri bile durmaz iken kulaklarım o arabanın sesini işitti ve onun mini Cooper'ı tam karşımda durduğunda yavaşça başımı ona indirdim. Uzun boyu arabadan çıkar çıkmaz iki koca adımda yanımda bitti. Üzerinde onun berrak mavi gözlerinin aksine koyu mavi bir tişört, onun üstünde uzun kollu bir ceket ve altında ise siyah Jean pantolon vardı. Ayakkabıları beyaz spordu ve yeni olduğu oldukça belliydi. "Tuana?" Yanımda biter bitmez adım dudaklarından döküldü. Bana annemden başka Tuana diyen tek kişiydi Övünç. Herkes Kızıl derken o inatla Tuana diyor gerçekte kim olduğumu vurguluyordu. Özüm Tuana'ydı benim. Kızıl değildim ben. Ve bunu bilen tek kişi Övünç'tü. Sıcak avuçları iki yanağımı kavradı ve boş bakışlarıma ters olarak oldukça anlamlı baktı mavi-kahverengi gözleri. Ben ise gözlerimi onun gözlerindeki o mükemmel kusura dikmiş sadece kahverengi haresine bakıyordum. Her ne kadar maviden nefret etsemde Övünç'te nefret edemiyordum. Şimdiye kadar tüm maviler beni boğmuştu. Hepsi beni o mavilerin içine gömerken Övünç'ün mavileri beni o hoyrat denizlerden çıkarıyor, kendi gökyüzüne çıkarırken bulutlarının üzerinde narince bırakıyordu. Ve hiç bir fırtınası, hiç bir yağmuru bana gelmiyordu. Korkuyordu ya Övünç. Kırılmamdan korkar gibi seviyordu beni. Ve ben onun bana duyduğu hisler altında ezileceğime git gide daha çok yükseliyordum. "Götür beni." diye mırıldanabildim. Daha fazla burada durmak istemiyordum. Duvarlar iyi bir arkadaş olamamıştı acıyan çocukluğuma. İyi bir dert dinleyici değildi, benim ruhumun acılarını dinlerken sıkıldığını mırıldanıp duruyordu kulağıma. Övünç ellerini yüzümden çekti ve hızlıca ceketini çıkardığında yarım kollu tişörtüyle kaldı. Ben hâlâ hareket etmezken o kollarımı benim yerime hareket ettirip ceketi giydirdi üstüme. Onun o çikolata ve portakal çiçeği karışımı kokusu burnuma dolup oksijenim olduğu anda rahatlamıştım. Kalbimin kırmızı kanatları var gücüyle çırpmaya başlamış, Övünç'ün kalbindeki tahtına oturmak için çabalıyordu. Ben ise her şey için erken olduğunu düşünmenin mantıklı olduğuna karar verirken kalbimin sözünün kıyılarından geçiyordum. "Gel." Beni yönlendirdiğinde peltekçe adımladım ve sürücü koltuğunun yanına oturduğumda arabanın içinin o koktuğuna tanıklık etti burnum. Şüphesiz anne kokusundan sonraki en güzel kokuydu Övünç Vefakâroğlu'nun rahatlatan kokusu. Övünç sürücü koltuğuna geçti ve bana biraz baktıktan sonra arabayı çalıştırdı. Son hızla beni aldığı noktadan ayrılırken sanki her şeyi biliyormuşta beni geçmişimden kaçırmaya çalışıyormuş gibiydi. Öğrenecekti zaten. Daha fazla susmayacaktım onun gözlerine bakarken. Ondan saklayacak bir şeyim yoktu. Öğrenmesi de gerekiyordu. Sırtımdaki her bir yara izinin sebebini öğrenmesi gerekiyordu. Örümcek ağına takılan sineği bilmesi gerekiyordu ve o sineğin örümcek ağlarından kurtulması gerekiyordu. Çünkü ne kanat çırpacak gücü kalmıştı ne de yardım çığlığı atmak için sesi. O sinek bendim ve o örümcek ağı da etrafımı saran tüm pisliklerdi. Yol boyunca konuşmadık. Sessizlik ikimizin arasına pusu kurduğunda ise o puslu yollardan geçmeye cesaret eden kişi Övünç oldu. Ben ise başımı cama yaslamış, kollarımı göğsümde kavuşturmuş, bir anda bir çok şey düşünüyordum. Güney ne yapmıştı ben gittikten sonra acaba? Övünç arabayı o Mutluluk Evi diye adlandırdığım güzel evinde durdurduğunda bile pozisyonunu değiştirmedim. El firenini çekti ve benim takmadığımın aksine o taktığı emniyet kemerini çıkardı. Bana bakmadan arabadan indiğinde ise hızlıca arabanın önünden dolaşıp benim kapımı açtı. Bende açarken düşmemek için kafamı yasladığım camdan çekmiştim. Yorgundum ve yorgunluğum ruhumu yıpratıyordu. "Gel." dedi Övünç bu gece ikinci kez. Onun gözlerine bakmadan sağ ayağıma öncelik vererek arabadan indiğimde bile kollarımı ayırmamıştım kendimden. Oturduğum koltuğa baktığımda ise battığını gördüm. Islak suyla birleşmiş kahverengi çamur içimin pisliğini Övünç'ün temiz arabasının koltuğuna akıtmıştı sanki. Eğer kahverengi yerine siyah olsaydı tüm benliğimle bu düşünceye inanırdım. Övünç ise koltuğu zerre umursamadan çıktığım kapıyı kapattı ve elindeki anahtarlıkla kapısını kilitleyip o kısa ve tiz sesi çıkardıktan sonra yan yana ama sessizce eve ilerlemeye başladık. İkimiz sessiz olabilirdik ama şüphesiz ikimizinde düşünceleri çığlık çığlığa haykırıyordu. Benim düşüncelerim tüm gerçeklerden kaçmak için bir yol bulmam gerektiğini bana söyleyip duruyordu ama ben daha yarınımı sapasağlam çıkaracak yol bulamazken yaşadığım hayattan kaçacak yolları aramamın ahmaklık olduğunu söylüyordum. Övünç'ün ne düşündüğünü bilmesemde tahminlerim yüzde doksan dokuz olarak soru işaretlerinin onu kovaladığını söylüyordu. Evinin kapısının kilidini açtı ve bana baktı. Oysa ben kollarım göğsümde kavuşturulmuş, başım öne eğik ve sırılsıklamken ona bir an olsun bakamıyordum. Hazır değildim buna. Kalbim ne kadar hazır olduğunu söyleyip dursada ne yazık ki tüm benliğim kalbim değildi ve nadir anlarda bana sırıtan utanç bu hâlimi Övünç gördüğü için tekrar baş kaldırmış, zihnimin derinliklerinde o kahpe kahkahasını atarken bacak bacak üstüne atmıştı. "Geç içeri. Merak etme, kimse görmez." Ona neden kimsenin göremeyeceğini sormadım. Loş ışıklarla aydınlatılmış evlerine adım attım ve o da hemen arkamdan girdiğinde kapıyı kilitleyip beni yukarıya yönlendirdi. Sessizce merdivenleri çıktığımızda ise bir odanın kapısını açtı ve benden önce girip ışığını yaktı. Beyaz ışık tüm odayı aydınlattığında bana dönüp hafifçe gülümsedi. Şu odayı aydınlatan ampul değilde, Övünç'ün yüzünde gördüğüm gülümsemeydi en karanlık yerlerimi aydınlatan. İçeriye adım attım ve Övünç arkamdan kapıyı kapattı. Soluklarımıza ve kalp atışlarımıza karışan tek şey Övünç'ün sesiydi. Ben ise konuşmak için sıramı bekliyordum. "Buradaki banyoyu kullanabilirsin. Sen üstündekilerden kurtul. İstersen duş al ben giyebileceğin bir kaç kıyafet bulayım. Başımı kaldırdım ve yüzüne bakarak evet anlamında salladım. Aramızda başka bir diyalog geçmeden ben onun banyosuna yol alırken o kendi odasından çıkmıştı tekrar. Banyoya girip kapıyı kapattığımda ise ampulü yaktım ve üstümdekileri çıkarmadan önce gözlerimi yumup öylece soluklandım. Bir kaç dakika kalp atışlarımı normale döndürmek adına ve nefeslerimi hakimiyetimin altına almak için durdum. En sonunda böyle kır pas içinde durulmaya çağına kanaat getirdim ve üstümdekileri yavaşça çıkarmaya başladım. En sonunda tüm kıyafetlerimin üstüne Övünç'ün bana giydirdiği ceketi örttüm ve kötü görüntüyü kapattım. Onun duşa kabinine girdiğimde ise buzlu çam kapıyı kapattım ve ılık suyu açtım. Kabinin içinde onun çikolata ve portakal çiçeği konusunu aradım ama ne şampuanı ne de duş jeli o kökü değildi. Aramaktan vazgeçip on dakikada hızlıca duş aldığımda ise buzlu camdan yapılan duşa kabın kapısını açtım ve açmamla birlikte benim eski kirlilerimin yerinde temiz kıyafetlerin ve havlunun olduğunu gördüm. Gelip bunları koyduğunu bile koyduğunu bile fark etmemiştim. Havlunun küçük olanını saçlarıma sarıp nemini aldıktan sonra büyük olanını bedenine sardım ve kurulan dıştan sonra bıraktığı kıyafetlere baktım. Kıyafetlerin Didem'e ait olduğu o kadar belliydi ki. Benim için kuzeninin odasından kıyafet ve iç çamaşırı arakladığına kendisi de inanmıyordu sanırım. Her şeye rağmen yüzümde ufak bir tebessüm oluştu. Elime aldığım kırmızıdan çok pembeye yakın bir tondaki iç çamaşırlarından külodu biraz zorlanarak giydim ama sutyeni giydiğimde o kadar çok rahatsız etti ki taktığım gibi çıkardım. Benim sutyen ölçüm seksen sekizdi ama sanırım Didem benden hayli küçük giyiyordu. Beyaz üzerine kırmızı kurdela nedenleriyle süslü pijama altını bacaklarıma geçirdiğimde ömrümde hiç bu kadar cicili biçimi şeyler giymediğimin farkına vardım. Pijamanın üstü ise aynı desendeydi ama sırt bölümü tam ortadan kırmızı düğmelerle uca kadar iniyordu. Bu düğmeler pijamaya hoş bir hava katmaktan çok gerçekten açılabildiğinden garipsemiştim. Tüm düğmelerin kapandığından emin olup kalın askılı pijama üstünü başımdan geçirdim ve saçımda eğreti duran havluyu çektikten sonra Övünç'ün fön makinesiyle saçımı kurulmaya başladım. Daha sonra Övünç'ün tarağını kullanarak dolaşıkları açtım ve gözümdeki kızarıklıklara kısaca baktıktan sonra dedin bir nefes alarak banyonun kapısını açıp çıktım. Çıkmamla birlikte yatakta oturmuş, direklerini dizlerine dayamış, birleşen iki elinin parmak uçlarının dudaklarında olduğu Övünç'ü gördüm. Beni gördüğünde hemen ayağa kalktı. Ayakkabısı ve pantolonunu çıkarmıştı. Ayakları çıplaktı ama pantolon yerine eşofman altı giymişti. Beni baştan aşağıya süzdüğünde yüzündeki ifadeyi yarım yamalak okuyabildim. "Hiç böyle duracağını tahmin etmemiştim." dedi sonunda. Gözlerinde garip bir ışıltı vardı ve o ışıltıyı gören kalbim aptal aptal sırıtıyor, bir kez daha Övünç'ün mükemmel olduğunu mırıldanıyordu. Ancak bu mırıldanmalar normalin aksine bir şarkı gibi dökülüyordu tüm var oluşunun sebebi olan ruhani kırmızı kanatlarından. "Nasıl?" diye sordum bende bir saat sonra ilk kez ağzımı açarak. Sesim normale dönmesind rağmen yorgun çıkıyordu. "Bilmem." Övünç omuz silkerken hâlâ üstümdekilere bakıp aptal aptal sırıtıyordu. Onun bu kadar mutlu olacağını bilseydim onun için özel pijama bile alırdım kendime. Yeter ki şu mutluluğunu sürekli görseydim güzel yüzünde. "Garip ama güzel durmuş. Bizim Sarışın'ın üstünde görmeye alışmışım garipsedim." Sırf üzülmeyeyim diye benim yanımda kuzenine elinden geldiğince Didem dememeye çalışıyordu. Canım yanıyordu evet çok yanıyordu hatta ona Didem diye seslendikçe ama annemin adını da zaten Övünç'ün kuzeni gibi biri taşıyabilirdi. Karışmaya da hakkım yoktu zaten. "Teşekkür ederim." dedim samimi olduğuna inandığım ses tonumla. Övünç önemli değilmiş gibi elini salladı gözlerime baktı. "Daha iyiysen sen burada uyu. Ben misafir odasına gideyim. İyi geceler." Arkasını döndü ama henüz bir adım atmışken iki elim birden benden gidecek korkusuyla tuttu Övünç'ün sol elini. Bir elim onun sol elinin üstüne kapanırken diğer elimin parmakları onun parmaklarına dolanmak için telaşa kapılmıştı. Ellerinin sıcaklığını hissetmek sadece ona dokunan ellerime özgü bir şey değildi. Ben Övünç'ün bana ilk dokumasından itibaren tüm dokunuşlarını benliğimin en derinlerinde hissediyordum. "Gitme." dedim neredeyse yalvararak. Benim ihtiyacım olan şey uyumak değil, ona sarılarak uyumaktı. Gözlerim uykuyla küçük savaşını verirken onun ellerinin ipek eşarp gibi tenimde gezmesine ihtiyacım vardı. Varlığına, tenime değen nefesine ihtiyacım vardı. "Ama," diye başlasa da onun sözünü keserek susturdum. "Yanımda uyu lütfen." dedim hızlıca. "İhtiyacım var Övünç lütfen." itirafında bulundum ve bunun bende bıraktığı etki yanaklarıma çıkan kanın hızı oldu. Övünç sesini çıkarmasa da başını hafifçe sallaması onun onay verdiğini belli etti ve elini kendi esaretinden bırakıp ondan önce onun yatağına girdim. Yatağın sol tarafına yatıp iki yastıktan birine başımı koydum ve Övünç'ü bekledim. Kısa bir süre olduğu yerde dursa da yatağın önünden dolandı ve sağ tarafa girdiğinde yatak onun ağırlığıyla hafifçe çöktü. Sırtım ona dönük olduğu için aldığım bu mini zaferle saklama gereği duymadan tebessüm ettim. İkinci zaferim ise onun kolunun benim ince beline dolanması ve aldığım kaşık pozisyonuna uyarak benimle aynı pozisyonu almasıydı. Sırtım göğsüne yaslanırken pürüzsüz çenesi sağ omzuna dayandı ve verdiği nefesi hisseden kulağım huylandı. Sol elimi kaldırdım ve onun bana dolanan kollarından birinin üstüne koydum. Kolum onun koluna kapandığında kolundaki tüyler kaşındırsa da umursamadan parmaklarımla onun direğinin hemen altını okşamaya başladım. İki avucumda da cam kırıklarının sebep olduğu çizikler vardı ve şampuan değdiği için yanıyordu ama Övünç'ün varlığına kavuşmanın mutluluğunu öyle bir yaşıyordum ki umrumda da değildi. Benim davranışıma karşılık olarak Övünç iki koluyla şarılşını sıklaştırdı ve derin bir nefes aldım. "Çok mu sıktım?" dedi nefesine karşılık olarak telaşla. Hemen gevşetmeye başlamıştı kollarını. Ben bırakmasından korkarak iki kolumla birden asılırken "Hayır." dedim çarçabuk. "Bırakma iyi geliyor." Övünç eski haline tekrar döndüğünde bir süre öylece kaldık. Ben geçmişimin sivri tırnaklarıyla kalbimde açtığı yaraları nasıl kelimelere dökeceğimi düşünürken ikimizde gözlerimiz açık karşıya bakıyorduk. Vücudumuzda hareket eden tek yerimiz birbirimizi okşayan kollarımızdı. Onun parmak uçları benim kolumda geziniyor, benim parmak uçlarım onun kolunda boylu boyunca sürterken omzundaki çenesiyle ve hissettiğim sert göğsüyle güvenimi bulduğumu düşünüyordum. "Ben bir genelevde doğdum." dedim en sonunda. Bunlar artık taşıyamadığı pazar poşetlerini evim içine girer girmez yere bırakan kadının acelesi ve bıkmışlığı gibi dökülmüştü dudaklarımdan. Cümleme tepki olan hareket ise Övünç'ün donan parmakları olmuştu. Birden kaskatı kesildi ve bunu her bir hücremde ayrı ayrı sarsıntılarla hissederken kalbim küçük bir çocuk gibi dudaklarını büzdü ve açılmış kanatlarını kapattı. "Babam," dedim tükürür gibi. Şu hayatta ki en iğrenç kelimeydi bana göre. Her duyduğumda her telaffuz etmem zorunda kaldığımda naneli likör içmişim gibi hissediyordum. Hatta iki katı kadar da etkisi olabilirdi. "Anneme tecavüz etti. Daha sonra hamile olduğunu öğrendiğinde onu kaldığı yetimhaneden kaçırdı." Nefes bile almıyordu şu anda Övünç. Donmuştu. Beklemiyordu bu kadarını belli ki. Ne yalan söyleyeyim hayatımın bu kadar siktiriboktan olduğunu öğrendiğimde bende nefes almayı unutmuştum. "Annemi işlettiği genelevin bodrumuna kapattı. O bodrumda on dört yıl bende yaşadım." Kurduğum tüm cümleleri hemen kurtulmak ister gibi bir çırpıda söylüyordum. Ama işin aslı söylemek bile acının binbir farklı tonunu yaşatıyordu bana. Hani demesi kolay diye bir laf vardı ya. Değildi işte. Bazı şeyleri demek bile kolay değildi. "Annem ölmeden önce de çok gördüm babamın işkencesini. Ama genellikle annem atardı kendini önüne. Ölene kadarda döngü böyle sürdü. Çoğu zaman annem bayılırdı darbelerden. Onunla ilgilenmekte bana düşerdi." "Tuana," dedi Övünç sonunda. Nefes aldığından bile şüpheliydim çünkü harekete dair hiç bir şey göremiyor, hissesdemiyordum onda. Oysa ben ikimiz yerine de yeteri kadar hızlı nefeslerimi alıyor, sıkışan kalbimi rahatlatmaya çalışıyordum. "Anlatmak zorunda değilsin." "Anlatmam gerekiyor." İçimde öyle çok dolmuştu ki Övünç'ün bilmediği bu geçmişim artık ben susmak istesemde susamıyordum. "Ben on bir yaşımdayken babam annemi öldürdü." Ard arda iki gözyaşı Övünç'ün yastığına damladı. "Tüm gece annemin cesedini öptüm." Parmakları tekrar hareketlendi ama eski dokunuşun aksine ürkekti bu sefer. Bir nefes verdi ve o nefes benim oksijenin olurken gözlerimi yumdum. "Annemden sonra ben geçmiştim eline oyuncak olarak. Sırtımdaki yaraların çoğu annemden sonra oluştu. Hiç bir zaman sırtımdan başka bir yere vurmazdı." "Neden?" "Gözle görülür bir yaramın olmasını istemedi hiç bir zaman. Anneme ise tam tersi davranırdı. Annem onun fahişesiydi ben ise onun fahişe olarak pazarlayacağı kişi." Kasılan çenesi omuzlarıma batıp rahatsız etsede umursamadım. Büyük ihtimal dişlerini sıkıyordu. Ben ise onun kollarının üstündeki ellerimi sımsıkı yumruk yapmış biraz daha cesaret dileniyordum Allah'tan. "Beni hep genelevde çalıştırmak istedi. Özellikle on üç yaşımdan sonra neredeyse her gün. Oyaladım onu. Ondan kaçabilmek için güçlenmek adına oyaladım ama onunda sabretme sınırı vardı." Alabileceğim en derin nefesi doldurdum ciğerlerime. Bir yaş daha damladı Övünç'ün beyaz yastığına ve acıyla gözlerimi yumdum. Az sonra söyleyeceklerim içinde tüm cesaretimi bu süreçte topladım benliğimde. "Bana tecavüz etmeye kalktı." Tek nefeste kurduğum cümleden sonra Övünç'ten gelen tek tepki kaskatı kesilmek oldu. Nefes bile almıyordu bedeni şu anda. Belkide ağır gelmişti benim hakkımda öğrendikleri? Belkide kabullenemiyordu şu anda anlattıklarımı? Ya da beni başından nasıl atacağını düşünüyordu şu anda? Kalbim Övünç'ün asla öyle şeyler düşünmeyeceğini söylerken gözlerimi açtım, anlatmama devam ettim. "Beni kurtaran kişi Güney oldu. Önce babamın elinden kurtardı sonra yaşadığım hayattan ve bana yeni bir başlangıç sundu. Onun sayesinde şu anda bulunduğum noktadayım Övünç, o benim kaderimi yeniden yazan kişi. Ona, Okan'a, Melih'e öyle büyük bir vefa borcum var ki, bazen benim için yaptıkları iyiliklerin altında eziliyorum." Sustum. Sonunda iki dudağımın arasındaki boşluğu kapattım ve daha fazla cümle kuracak gücüm olmadığından sustum. Oda derin bur sessizliğe gömüldü ve ikimizin solukları dışında bir şey duyulmaz oldu. Ne kadar süre sessiz kaldık cidden bilmiyorum. Hareketsiz bir şekilde artık vücudumuz uyuşana kadar öylece yatarken ben gözlerimi karşıya odaklamış boş boş bakarken Övünç aniden hareketlendi. "Ah Tuana," diye mırıldandı sanki diyecek çok şeyi varda dudaklarından çıkmıyormuş gibi. Üstümde olan sağ kolunu kaldırdı ve benim sağ kolumda boylu boyunca gezdirdi. Hızlı ama hissiyatı birvefa dokunuştu bu. Çenesini omzumdan çekip saçlarımı ensemden uzaklaştırdığında dudaklarını kondurdu enseme. "Seni iyi etmeye o kadar çok ihtiyacım var ki." Dudakları hemen öptüğü noktanın hemen altına inerken iki kolunu da benden çekti ve parmakları giydiğim pijama üstünün arkasındaki kırmızı düğmelerin her birini açmaya koyuldu. Her bir düğme açıldıkça Övünç'ün öpücüğü de aşağıya kayıyordu. Ne yapacağımı bilemez şekilde kendimi ona bırakmış dokunuşlarına odaklanıyordum sadece. Düğmelerin her biri açılışta Övünç çıplak belimde ve karnımda ellerini gezdirmeye başladığında dudakları sırtımdaki her bir yara izini öpmeye başladı. Dokunuşuyla gerilen bedenimi dikleştirmiş ona daha fazlasını sunmuştum ve o sırtımı öperek daha da aşağıya inerken içimdeki tüm kaybolmuşluğu bulduğunu düşündüm. "Övünç," diye sessiz bir inilti kaçtı dudaklarımdan. İki eli belimi kavramış dudakları tam kuyruk sokumunun olduğu yeri öperken başımı geriye attım ve gözlerimi yumdum. Övünç durmadı. Yavaş yavaş dudakları sırtımın her bir noktasından geçerken dakikalarca öptü yara izlerimi. Güney'in ağlayarak pansuman yaptığı yaralarımın her izini öperken Övünç, onu durdurmayı bir an olsum akıl etmedim. Dudaklarında, ellerinde kaybolurken ruhum, ömrümde bir daha hiç bu kadar narin hissetmediğimi düşünüyordum. Övünç'ün bana kelebek demesindeki sebebi anlayabiliyordum. Onum elinin altı da kendimi kelebek kadar kırılgan ve narin hissediyordum. Onun el n de kanatlanıyor, ruhumun özüne doğru uçuyordum sanki. Başka hiç bir duygu Övünç'ün bana hissedecekleri kadar mükemmel değildi şüphesiz. Kendini yukarıya doğru çekti ve yüzü saçlarıma geldiğinde ben ona doğru dönmeden o beni kendisine döndürdü. Kararan gözleriyle karşı karşıya geldiğinde ise yutkunarak yüzüne baktım. Gözlerindeki yansımamda kendi huşu içindeki halimi görebiliyordum. Elini kaldırdı ve yanağıma sürterken daha iyi hissetmek için gözlerimi yumdum. Yanağıma sürten eli boynuma indiğinde ise gözlerimi açıp derin nefesler alarak öylece ona baktım. Çok basit dokunuşlardı Övünç'ün dokunuşları evet ama bana öyle gelmiyordu. Övünç'ün hiç bir dokunuşu beni kırmıyordu. En basitinden kolumu da tutsa kendimi o kadar özel hissediyordum ki, bir gün bu ellerin başka bir tene dokunacağı düşüncesi bile beni deli ediyordu. Onun elleri tüm yaralara panzehir gibiydi. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı ve yüzünde küçük bir tebessüm oluşurken boynumu okşamaya başladı. "Tuana," fısıltısı dudaklarından tebessüm ettiği sırada çıktı ve bu hâlini aklıma kazırken asla unutmayacağımı kendime tekrarladım. Onun hiç bir halini unutamazdım ki. O benim bu hayatta hissettiğim güzel şeylerin ilkiydi. Bana tüm bu güzel hisleri yaşatan kişiyi asla unutamazdım. "Efendim?" Nefesim onun yüzüne çarptı ve aynı şekilde onun nefesi yüzüme çarparken Övünç kalbime fısıldadı. "Seni seviyorum." Şaşırmadım. Donup kalmadım da. Bilinen bir şeydi bu. Daha öncede kelimelere dökülmüştü ama Övünç'e dönüşü umulan gibi olmamıştı. Yine bu odada Övünç bana ilk ilân-ı aşkını ettiğinde ki gibi çekip gitmedim bu sefer. Çok daha iyi hissettirerek bir şey yaptım ve aramızdaki mesafeyi kapatarak dudaklarımı onun dudaklarının üstüne yerleştirdim. Aynı saniyede gözlerimi yumarken benim başlattığım öpüşmeyi Övünç devam ettirdi ve dudaklarımı yönlendirdi. İhtiyaçla dudaklarına karşılık verirken sırtımı dikleştirdim ve ellerimi o çok sevdiğim geniş ve kaslı omzuna koydum. Omuzlarını her bir dudak hareketimizde daha çok sıkarken kendimi ona gitgide daha çok bastırıyordum. Sırtıma hafiften rahatsız edici bir soğuk geliyordu ama umurumda da değildi açıkçası. Hissettiklerim Övünç'ün tenime değen teninin yaptıklarından başka bir şey değildi. İkimizin dudakları aralandı ve dillerimiz birbirini yoklamaya başladığında omuzlarını sıkan ellerimden birini ensesine çıkardım. Yüzünü yüzüme daha çok bastırarak parmaklarımı saçlarına çıkardım ve yumuşacık saçlarını okşamaya başladım. Övünç ağzımın içine doğru inlerken kolunu belime doladı ve sıkıca bastırdı beni kendine. Bir kaç dakika daha öpüştükten sonra nefes nefese ayrıldı dudaklarımız birbirinden ciğerlerimiz aynı anda kalkıp inerken ikimizinde kapalı göz kapaklarında kirpiklerimiz birbirine değiyordu. "Bu," dedi derin nefesler eşliğinde Övünç. Biraz duraksadı ve devam etti. "Çok iyiydi." Dudaklarımız hâlâ birbirine sürterken bir kez daha öptüm Övünç'ü ve bu geceyi onun yanında, onun dokunuşlarıyla, onun sevgisiyle sonlandırdığım için bir kez daha şükrettim. Bir kez daha aşık oldum Övünç'e. Onun kollarında uygulandığında ise tekrar doldurdum portakal çiçeği ve çikolata kokusunu ciğerlerime.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE