GİRİŞ + 1. BÖLÜM
Tarihler şu anda 21 Eylül 2021 i gösteriyor, eski zamanlardaki gibi nostaljik bir biçimde çocukluğumun geçtiği evde sararmış bir takvim yaprağını kopartıp öğrenmedim tarihi. Elimde telefon karşımda dizüstü cihaz bunlara bakıp arka planda hayatımın mahvoluşunu anlatan bir şarkı eşliğinde sizlerle yeniden iletişim kuruyorum. Dile kolay 3 yıl. Hayatımın sapına kadar değişmesine sebep olan 3 yılımın sonunda hatırladım buraları. Bu hikayey ya da diğer hikayelerimi ilk yazmaya başladığımda lisedeydim henüz. Küçük bir dünyam tecrübesiz duygularım ve aklımla sadece hayal gücümü kullanarak yazmaya başladım kendimi geliştirdikçe geliştirdim. Hala daha kat etmem gereken milyon kat yol olduğunun farkındayım. 17 yaşımda idim bu hikayeyi yazmaya başladığımda şu an ise 20. Ve hani Mimar Sinan'da ki gibi Çıraklık, Kalfalık ve Ustalık eserleri olur ya bu benim Kalfalık eserlerimde. Ustalık eserimi yazmak için geri dönüyorum buraya. Hala hayatım düzende değil, hala yıkılmış bir şekilde sizlerle iletişime geçiyorum ama şunu bilmenizi isterim benim küçük ama duyarlı kitlem; sizi çok özledim... Başlangıcımı sizlerden ve kendimden özenle 3 yıldır sakadığım iki eserim Batık Gemi ve Mor Meneşe ile tekrar yapıyorum. Biliyorum herkes unutmuştur bu profili herkes... Ben bile unuttum çoğu şeyi. Sadece artı kendimden ödün vermek istemiyorum. 3 yıldır yazmayı bastırdım. 3 yıl kendimi tuttum ama artık 3 yılın sonunda geri dönmek istiyorum. Bunları yazarken yaşadığım odamda, evimde, şehrimde, ülkemde değilim artık. Farklı bir ülkeden farklı bir evden sizlere dönüyorum farklı bir yazar olarak. Kalemim değişti mi bilmiyorum, tekrar nasıl yazacağım bilmiyorum, ya da ilhamımı nereden alabilceğimi bilmiyorum. Eskiden ilhamım o sıcacık battaniyemdi ama artık o bile yok. Beynimdeki kuyruklarını kestiğim tilkilerim hasta, içimdeki kalem aşkıyla yanıp tutuşan Aygül hasta, kalbim ruhum hasta. Başlangıcımı eskilerimi sizlere tekrar sunarak yapıyorum. Yakında, çok yakında bambaşka bir hikaye ile döneceğim. Ustalık eserim... Adını bile sır gibi saklayacağım. Sadece bir süre sizler eski benle tekrar mutlu olun istiyorum. Tuana, Güney, Melih, Okan ve Övünç(isimlerini bile bir süre düşündüm...) Sizlere onları tekrar sunuyorum. belkide onları siz hayata döndürürsünüz bilemiyorum. Onlar benim içimde yasak elmayı yediler ve sonsuz bir uykuya daldılar. Hayata dönmelerini sağlayacak tek şey gerçek sevgi. Son 3 yılımı özellikle hesaba katarsak hayatımın 20 yılını sevgisiz geçirmiş olarak onlara vereceğim sevgimde kalmadı maalesef siz sevin onları. Ben yarattım ama yaşatacak olan sizlersiniz, yaşatın. Batık Gemi tekrardan tüm bölümleri ile karşınıza geliyor, İyi okumalar dilerim... Bir kız düşünün. Dışarıdan bakıldığında üç erkeğin sürtüğü gibi görünen, Ama içinde kendiyle birlikte üç erkeğinde kasırgasını yaşayan bir kız. Korktuğu karanlıktan kurtulmak için gündüzü arayan bir kız. Onun gündüzü olmak isteyen bir erkek ve karanlığını yıldızlarla aydınlatmak isteyen başka bir erkek. Siz gündüzü mü isterdiniz yoksa yıldıza dokunmak mı? Kız bir türlü seçemedi. Ve yıldızı kayıp gittiğinde gündüzü de göremez olmuştu. O karanlıkta yaşamaya mahkûmdu. Ya da, Ölmeye mi demeli? Multimedia; Tuana. Arkadaşlar multimedia açılıyorsa lütfen yorum yapın. Unutmamak için not alayım: Hikayeye başlama tarihim 18 Mayıs 2015. PS: KİTABA YENİ BAŞLAYAN OKURLAR LÜTFEN İLK BÖLÜMLERİN YORUMLARINI OKUNMASIN. GELECEK BÖLÜMLERDEN SPOİLER BULUNMAKTADIR. VE ESKİ OKURLARDA SÜREKLİ SPOİ YAZMASIN. UYARIMDIR DİKKATE ALINIZ. ♣♧♣ Apartmanımın önünde saçlarım önüme düşmüş bir şekilde telefonumla uğraşıyordum. Yüzüme gözüme yayılan saçlarımın kızıl tutamları rahatsız etsede bir an bile omzumdan geri atmayı düşünmedim. Yüzümü göstermeyi sevmiyordum. Birilerinin beni görmesini. Bekleyişimin beşinci dakikasında ayakkabılarımı yere sertçe vurmaya başladım. Bekletilmekten nefret ederdim ve Güney'in arkadaş grubu hep bunu yapıyordu. Güney... 4 yıllık grubumun lideriydi Güney. Okan ve Melih'in de dahil olduğu 4 kişilik çetemiz. 4. üyesi bendim tabi. Onların sürtükleriydim yani. İki dakika sonra sokağın başında motor sesi duyuldu. Güney telefonla oynamamdan nefret ettiği için telaş yaparak internette baktığım yakışıklı erkek resimlerini kapattım ve siyah okul eteğimin cebi olmadığından tek omzuma astığım siyah çantamın en öndeki yerine resmen fırlattım. Kızıl saçlarımı yüzümden geriye atıp sokağın başına baktım. İki motorsiklet yerin tozunu attırarak ilerledi ve tam önümde durdu. "Geç kaldınız." dedim Güney, Okan ve Melih'e bakarken. Güney sırıttı ama daha sonra ruhsuz bir ifade takındı. Bu bakışları beni hep korkuturdu. "Dilin yerinde gayet mutlu bence. Atla Kızıl." Güney'e cevap vermeden önümdeki iki basamağı indim ve motorsiklette Güney'in arkasına oturdum. Yanımdaki motoru kullanan Okan'la arkasında rahatça oturan Melih'e selam verdim. "Bunu görmekten hiçbir zaman sıkılmayacağım." dedi Melih bana bakarak gülerken. Gülüşüne karşılık vererek konuştum. "Neyi?" "Tuana'nın motora binerken açılan eteğini." dudaklarının ucunu yalayıp sırıtmasını genişletti. "İç çamaşırına mı bakayım yoksa süt beyazı bacaklarına mı karar veremiyorum o an." "Piçlik yapma Melih." Güney sert sesiyle Melih'e tısladı ve elini arkaya attı. Sağ bacağıma elini koyup okşarken eteğimi düzelttim ve Güney'in beline sarıldım. Çok fazla oyalanmadan birinci katında tek başıma yaşadığım apartmanın önünden ayrıldık. Okulun önüne geldiğimizde sağ kolumu gevşekçe sardığım Güney'in belini bıraktım. Melih ve Okan hemen motoru park etmiş ve akrobasik bir şekilde motordan atlayarak yanımıza gelmişlerdi. Aynı şekilde Güney'de motordan indi ama ben etek yüzünden düzgünce inmek zorunda kaldım. Bizimkilerin yanında götüm başım açılsa umrumda olmazdı ama okula gelmiş bulunmaktaydık ve Güney benim etekle o hareketleri sergilediğimi görürse beni deşerdi. "Ah kızıl," dedi Melih ve gülümseyerek yanağımdan makas aldı. Ama sert davranmaya o kadar alışmış bir bünyesi vardı ki, kibar bir hareket sergilerken bile canımı yakıyordu. "Hiç bir zaman insan içinde bizim olduğumuz kadar rahat olamayacaksın." Yanağımdan aldığı makas ardında bir sızı bırakmıştı ama avuç içimi yanağıma bastırmamayı başardım. Bizimkilerin en büyük hobiside kanayan yaraya işemekti. Şimdi canımın yandığını çaktırırsam hepsi tüm gün yanağımdan makas alırdı. "Melih piçliğin tuttu yine galiba. Ne diye uğraşıyorsun?" Okan, Güney'in yanına geçip sessizliğini korurken Melih güldü. "Yokluk çekiyorum Tuana. Bu gece gelsene." Bağışıklık kazandığım bu cümlede hiç bir tepki vermedim. Iğrençsin gibi klişeleride sarf etmedim ve elimdeki siyah çantamı sol omzuma asıp Güney'e baktım. Ama o Melih'e odaklıydı. "Lafını geri al Melih." dedi Güney duygusuz bir sesle. Melih'in gülen suratı şaşkın bir ifadeye büründü. Böyle bir karşılık beklemediği belliydi. Valla ne yalan söyleyeyim, bende Güney'den böyle bir tepki beklemiyordum. Bu hep olurdu çünkü. Güney, Melih'ten daha çok yapardı bel altı şakalarını neden Melih'in şakasına böyle bir tepki vermişti? "Güney?" diye sordu Melih meraklı gözlerle Güney'e bakarak ama tek meraklı göz onunkiler değildi. Okulumuzun meraklıları çetemizde çıkan bir kavgayı daha sinema moduna geçerek izlemek istiyorlardı. Okuldaki tek eğlence bizdik tabi. Sahi başka kaç kişi on sekizinde çete olup yasa dışı işlerle uğraşırdı ki? Güney'e göre ise biz yasa dışı bir şey yapmıyorduk, adalet denen bir şey yoktu ve biz kendi adaletimizi oluşturuyorduk. Güney, Melih ve Okan bir çeteydi. Bağımsız bir çete. Kimseye boyun eğmeyen, sadece kendilerine itaat eden özgür bir çete. Okulun liderleriydi onlar. Herkesin hayran olduğu ama gazaplarına uğramamak için uzak durduğu çete. Dört yıl önce, dokuzuncu sınıfımın ilk ayında ben katılmıştım çeteye. Daha doğrusu Güney emretmişti katılmamı. Neden katıldığım, neden bunların içine düştüğüm hiç konuşmak istemediğim bir konuydu. "Melih özür dile dedim." Yutkundum ve Güney'in titreyen vücuduna baktım. Bir insana siyah bu kadar yakışabilirdi. Gerçi Güney hep siyah giyinirdi. Melih ve Okan'da. Hepsinde muhteşem dururdu ama Güney... O farklıydı ya. Belkide sebebi Melih gibi esmer olmamasındaydı, ya da Okan gibi kumral... O sarışındı. Kulaklarına gelen dağınık sarı saçlarını sürekli geriye atmak zorunda kalıyordu. Beyaz teninde dolgun dudaklar, ve bir çift muhteşem mavi göz vardı. O gözler için çok can yakabilirdim. Her ne kadar mavi gözden nefret etsemde... "Tamam alıyorum. Özür dilerim Kızıl." Gözlerimi devirdim "Güney iki gündür kimseyi dövmüyor o yüzden kavga çıkarmak için yer arıyor. Ne yaparsanız yapın ben gidiyorum." diyerek soluma döndüm ve adımlamaya başladım ama bir el, daha doğrusu Güney'in uzun ve bir piyanist olmaya yakışacak ince parmakları rastgele kolumu kavradı ve sert bir biçimde kendine çekti. Alnımın bir tarafı Güney'in göğsüne çarparken canım yandı. İnce uzun bir bedeni olabilirdi ama kasları vardı hayvanın. "Ben sana git dedim mi? Ne bok yemeye atar yapıp gidiyorsun?" "A-a-ma," diye kekeledim korkuyla ama Güney'in bakışları yumuşamadı. Elmaslardan bile daha mükemmel görünen gözleri yüzümde sinirle dolaştı. "Seni sikerim Kızıl. Bana ters hareketler yapamazsın." Cevap veremediğimden sessizce yutkundum ve başımı onaylarcasına salladım. Güney'in parmakları aşağılara indi ve çıplak bileğimi sıkıca kavradı. Yürümeye başladığında bende peşinden sürüklendim. Adımlarımı ona uydurmaya çalışarak arkama kısa bir bakış attım ve şaşkınca bize bakan Melih ve Okan'ın yüzüne üzgünce baktım. Çevremizdekilerin daimi laflarını duyabiliyordum yine. Fısıldaşıyorlardı güya ama bir megafon alıp bağırmadıkları kalmıştı. Kesin yine Güney sırayı bozdu. Tuana Melih'le yatacakken Güney engel oldu. Güney 'malının' başkası tarafından kullanılmasını istemiyor. Tuana onların sürtüğü... Son Dört yıldır bu hakaretlerle yaşıyordum. Dört yıldır... ♧♣♧ Güney'in gazabına daha fazla uğramadan kendi sınıfıma yol aldım ve şükrederek sınıftan içeri girdim. Sadece ben çeteden ayrı bir sınıftaydım orası ayrı bir ironiydi. Ama bizimkilerden ayrı bir sınıfta olmayı seviyordum. Onlarsız 320 dakika geçirmek -evet üşenmeden hesaplamıştım- mutlu ediyordu beni. En azından ders dinleyebiliyordum. Bizimkilerin yaptığı şeyler arasında ders dinlemek sonlarda bile olmazdı hiçbir zaman ama her yıl tam elli ortalamayla ve dokuz buçuk gün devamsızlıkla sınıf atlarlardı. Bunun sebebi Güney'in babasının okul müdürü olmasıyla ilgili olabilir diyecektim ama değildi. Ahmet amca Güney'e okul harçlığı bile vermezdi. Sınıfın kapısından girer girmez bana cins cins bakan kısa kıvırcık saçlı kavanoz dibi gözlük takan ikizlerle göz göze geldim. Bana suç işlemiş çocuk bakışı attıklarında "Ne var?" diye yükselttim sesimi. "Yine mi dedikodu? Bıkmadınız mı arkamdan atıp tutmaktan?" "Atıp tutmak mı?" sesi duydum. Ardından yapay bir gülüş. Sınıfta benimle sidik yarışına giren ve Güney'e takıntılı olduğu halde bir kere bile karşılık bulamayan Hande kırmızı ojeli tırnaklarıyla uğraşarak birden ortada belirdi. Ona bakmaya bile tenezzül etmeden duvar kenarı en arka sırama yol aldım ama düşük çenesini konuşturmaya devam etti. "Okulun tamamı Güney ve çetesiyle yattığını biliyor, öğretmenler bile. Neresi dedikodu Kızıl? İnkar mı edeceksin?" Sakin ol Tuana dedi iç sesim bana. Sen gerçeği biliyorsun ya, miletin dediği önemli değil. Sakince sırana otur. Hemen her an kavga izlemeye istekli olan erkekli kızlı başka bir grup Hande ve beni izlerken yavaşça arkamı dönüp Hande'ye baktım. "Kavga çıkarsa ayıranı döverim." lafı duydum birinden.Kim olduğunu bilmiyordum -bilmekle de uğraşmıyordum- ama erkek sesi olduğu belliydi. Benden beklenilmeyecek hatta Okan'ın "Ben sana kavgayı boşuna mı öğrettim lan?" diyerek bir tane geçirmesine sebep olacak bir şey yaptım. Gülümsedim. "Biliyor musun Hande? Ben en azından Güney'in kuyruğu gibi arkasında sürünmüyorum. Yanında yürüyorum. Her gün." Hande hareketim karşısında şaşırdı ve sınıftan 'Ooo' sesi yavaşça yükselmeye başladı. Hemen Güney'den öğrendiğim sert bakışımı atarak sınıfı susturdum ve o sessizlikte 'çıt' diye bir ses geldi. Hande tırnağını kırmıştı. Papatya suyuyla rengini açtırdığı uzun ama bakımsız olan sarı saçlarını savurarak arkasını döndü ve omuzlarını dikleştirdi. Her kızın okul eteği dizinin üç parmak kadar üstündeydi ama Hande'nin öyle değildi. Orta boydaki bacaklarını ortaya çıkarıp seksi göstermek için eteği bir karış kısaltmıştı. Ona acıyordum. Eskiden böyle değildi. Güney'le bir kez konuşma şansına eriştikten sonra sınıfa girip 'Ben aşık oldum!' diye cırlayana kadar. İmkansızın peşinden aylardır koşuyordu ve hayatını boka çevirmekten de geri kalmıyordu. Tekrar önüme dönüp bu sefer cidden sırama oturdum ve çantamı yanıma koyup bacak bacak üstüne attım. Çantamdan sosyoloji dersinin kitabıyla karamalık defterimi çıkardım ve okuduğum kitabımı da elime aldım. Kitapları çantama koymaktan nefret ederdim. Çünkü çantada yıpranıyorlardı. Ama başka çaremde yoktu ki. Güneyler kitap okuma tiryakiliğimi onların çetelerine dahil olduğum gün bıraktığımı sanıyordu. O kitaplardan nefret ederdi ben ise deli gibi severdim. Güney onun sevmediği bir şeyi sevmemden nefret ediyordu. Aynı ders dinlemekten nefret ettiği gibi. Bu aralar kitapçıya her gidişimde elimde farklı türden kitaplarla çıkıyordum. Benim tarzım belliydi. Macera, fantastik, gizem kitapları. Uğultulu Tepeler kesinlikle okuduğum türe girmiyordu. Ama yine de sevmiştim, her ne kadar okurken azıcık sıkılsamda. Sınıfın bana olan ilgisi her zaman ki gibi azaldı ve kendi işleriyle ilgilenmeye döndüler. Okulumuzun adı Namık Kemal Anadolu Lisesi'ydi. Ama biz ona Dedikoducu ve Yaltakçı Lisesi olarak değiştirmiştik. Bu okulda bu iki sıfata layık olan bir sürü kişi vardı. Heathcliff'in olmadığı her sahne bana sıkıcı gelirken ama Heathcliff'in olduğu çoğu yerde de küfrettiğim için şimdilik kitap okumayı bıraktım ve önümde oturan İrem'e kaydı bakışlarım. Kilolu bir kızdı çünkü tembeldi. Tüm gün oturur elindeki telefonla uğraşır ve uğraştığının 3/2'lik kısmında da bir siteden hikaye okurdu. Saçlarıyla uğraşmaya üşendiğinden hep ensesinde kısacık kestirirdi. Okul formasına ekstra bir şey yapmaz, üzerine geçirdiği gibi gelirdi. Ama ne yaparsa yapsın yüzü hep güzeldi. Kolumu öne doğru uzatıp İrem'in sırtını dürttüm ve o transtan çıkar gibi bana döndü. Koskaca okulda diyaloğa girebildiğim tek kızdı galiba İrem. "Dur tahmin edeyim, yine mi o hikayeyi okuyorsun?" diye sordum dalga geçerek. Sitede bir hikayeye takıntılıydı. Gereksiz diye düşündüm. Fazla gereksiz. "Ay Kızıl hani çocuğun doğum gününde, kıza benimle yat dediği bölüme geldim tekrar, muhteşem ay ay" "Muhteşem filan değil." İrem'in hülyalı bakan ela gözleri yerini çatılmış kaşlarla küçülen göz bebeklerine bıraktı. "Ne demek muhteşem değil?" "Değil işte. Sanalda yazılan bir hikayeye bu kadar bağımlı olmanda iğrenç. Aylardır bunu söylüyorum sana. O bir kitap değil. Ona dokunamazsın, hissedemezsin. O telefon elinden alındığı anda hikayede gidecek. Telefonun olmasa onu nasıl okuyacaksın?" "Telefonum elimden alınmadığı için sorun yok. Hem sen okumadığın için nerden bileceksin ki?" Yalan. Okumuştum, hatta İrem'den önce okumuştum hikayeyi. Ama böyle de olmamıştım. Çok salakçaydı yaptıkları. Ona cevap vermedim ve on dakika gecikmeyle sosyoloji hocası sınıfa girdi. Anında mutluluk hissiyle doldum ama yüzümdeki ifade değişmedi. Sert, benden uzak dur ifadesi. Okuldakiler güldüğümü çok sık görmezdi. Sosyoloji hocamız elinde güneş gözlüğü ve yine aynı elinde telefonla sınıfa girdi. Gri bir pantolon, beyaz gömlek, üzerine yine gri renk ceket giymişti. Kravatı ise zümrüt yeşiliydi. Sınıfta geldiği ilk durak benim yanım oldu. Şaşırmadım. Bu hep olurdu. "N'aber Kızıl?" diye sordu gülerek. O da okuldaki lakabımla bana seslenirdi. "Size sormalı." dediğimde güldü. "İyi ruh halimdeyim bugün." "Belli oluyor. Zümrüt kravatı takmışsınız. Beğendim." Eli kravatına gitti. "Al senin olsun." Dayanamayıp gülümserken, "Ceketinizi de beğendim." dedim. "Onu da vereyim?" Kravatını bırakan elleri ceketini tuttu. "Kemeriniz siyah çok beğendim." "Onu veremem işte." dediğinde ikimiz de kahkaha attık. Hoca yanımdan ayrıldı ve geldiğini umursamayan öğrencileri susturma çabasına girdi. Bende kitabıma döndüm. Zaten bu ders bitmişti. Kalan sürede hoca ders işleyemezdi. Teneffüse çıkmadım. Onun yerine hocayla sohbet ettik. Uğultulu tepeleri okuduğumu görünce aferin dedi ve konu kitaptan açıldı. Benim fikrimce Cathy ne istediğini bilmeyen salağın önde gideniydi hocaya göre salak değil kaltaktı. Ben küfür etmekten çekinmezdim ama kızlara küfür etmezdim. Bana ettiklerinin aksine. Tekrar ders zili çaldığında hoca bu sefer daha otoriter bir tavır takındı ve ders işlemeye koyuldu. Bende kitabımı kaldırıp ders kitabını açarak anlattıklarından yazılı için notlar almaya başladım. Çok geçmemişti ki sınıfın kapısı tıklatıldı. Ardından kapı açıldı ve içeri uzun boylu bir çocuk girdi. Çoğu kişinin aksine okul forması giymişti ve beyaz gömleğini dirseklerine kadar sıyırmıştı. "Neden geldin?" dedi hoca. Tüm sınıf ona bakıyordu. Herkesin gözlerindeki iğrenen bakışı görebiliyordum. Çocuğu istemiyorlardı çünkü çocuk bizimkilerin gazabına uğramıştı. Tüm okulun önünde. Geçen aydı çok doğru hatırlıyorum. Öğle molasında ben kantinde bizimkileri bekliyordum ama gelmemişlerdi. Beklemekten sılıkıpta bahçeye çıktığımda görmüştüm olanları. Sınıf kapısında dikilen çocuğu bizimkiler tekme tokat dövüyordu. Aslında hiç de dayak yiyecek gibi bir görüntüsü yoktu çünkü yürürken bile ne kadar güçlü olduğunu görebiliyordum. Bizimkilerin sınıfındaydı ve belli ki olay kavgadan sonra sınıfını değiştirmişlerdi. Sanki Güney sınıfında olmadığı zaman rahat bırakacakmış gibi. "Artık buradayım hocam." dedi adını hatırlayamadığım çocuk. Oysa ki garip bir ismi vardı nasıl unutmuştum ki? Ercan Hoca düşüncelerime tercüman olarak "Adın neydi senin?" diye sorunca içimden teşekkür ettim. "Övünç." "İyi hadi geç boş bir yere." diyerek kışkışladı sosyoloji hocası ve çocuk boş yer bulmak için arkasını döndü. Ama umduğu kadar şanslı olmadı. Sınıfta üç beş kişinin yanı boştu sadece ve onlarda anında çantalarını boş yere kaydırıp çocuğa istenmiyorsun bakışı attılar. Onun adına üzüldüm. Bir daha bu okulda asla saygı görmeyecekti. Ya da arkadaş edinemeyecekti. Bizimkilerin düşmanı ilan edilmişti ve okuldaki kimse bizimkilerin düşmanıyla arkadaş olup bu sefer kendilerine düşman etmek istemezdi. Övünç umutsuzca çevresine bakınırken benimle göz göze geldi. Kasıldığını görebiliyordum. Düşman çetenin biricik sürtüğüydüm ben. Beni tabi ki tanıyordu. O da dört yıldır bu okuldaydı. Gözlerimi ondan ayırmadan elimi çantama götürdüm ve çantayı kendime doğru çektim. İlettiğim mesaj açıktı ve Övünç'te bu mesajı hemen anlamıştı. Sınıfın bakışları üzerindeyken ilerledi ve tam yanımda durdu. Tek bir saniye durakladıktan sonra derin bir nefes alıp yanıma oturdu. Gözlerimi ondan ayırmıyordum ama İrem'in bile şok içindeki bakışlarını hissedebiliyordum. Onların sürtüğü nasıl olur da düşmanlarının yanına oturmasına izin verir? Herkesin düşündüğü şey buydu, evet. Övünç yüzüme baktı. Gözleri beni incelerken alt dudağını ısırdı ve yutkundu. Onun bu haline istemsizce gülümserken başımı eğdim ve saçlarım yüzüme döküldü. Daha sonra başımı kaldırarak gözlerimi sosyoloji hocamıza odakladım. Bana bakıyordu. Benim ona baktığımı görünce gülümsedi ve sadece onun görebileceği şekilde tebessüm ettim. Dersin geri kalanı şok içindeki sessizlikle geçti. Herkes benim yaptığımdan ötürü şaşkınlıktan konuşamıyordu. Bende dersi dinlemeye çalıştım ve hocanın dediklerini not aldım. Övünç'e bakmak istiyordum ama o bana sürekli bakıyordu. Yaptığım her şeyi dikkatlice izlemesine bir şey demedim. Bu bir ilkti. İlk kez yanıma biri oturuyordu. Bundan pişman olmak istemiyordum. Ama içimden bir ses bundan çok pişman olacağımı söylüyordu. Olacakları gören üçüncü bir gözüm olsaydı eğer şu anda zamanda çok değil sadece iki üç gün bile ileriye giderek başıma açlaca belaları görmek isterdim. Güney'in öğrendiği zaman vereceği tepkiyi görmek ona göre kendimi koruma altına almak isterdim. Ama bunları görebilmek ya da tahmin edebilmek için dahi olmaya gerek yoktu. Güneyle bir kaç gün bile yan yana vakit geçiren akıl sağlığı yerinde herhangi biri bile tek bakışta anlardı başına neler geşebileceğini, Güney'in nasıl bir deliye dönüşebileceğini. Hayatım doğduğum ilk günden itibaren oldukça zordu zaten. Gözümü dünyaya açtığımda bile gökyüzü ağlıyordu. O miss gibi Mayıs sıcağında bile gökyüzü doğduğum güne lanet edercesine ağlıyordu. Annem hep doğduğum günün kendisi için çok güzel bir gün olduğunu söylerdi ama bence bunu beni avutmak için söylediği bir yalandı. Kim tecavüzden doğan bir çocuğu severdi ki? İçten içe benden nefret ettiğine emindim annemin. Her ne kadar ona yaşadığı hep kötü şeyleri hatırlatsamda ben annemi seviyordum annemi bu hayatta kimseyi sevmediğim kadar çok seviyordum. Ama artık annem yoktu tecavüzcüsü tarafından gözlerimin önünde öldürülmüş beni bu dünyada yalnız bırakarak uğradığı tecavüzün intikamını çok güzel bir şekilde almıştı. Ben onun gözünde istenmeyen bir bebek büyümesi gerekmeyen bir insandım... Gözlerim sırada bileğime kaydı. Annemin bana bıraktığı teks omut hatıraya. Renlki boncuklarla çocukluğumda yapılmış bir bilekliğe. Sol elimin parmakları bilekliğin kırmızı boncuğuna dokunurken annemin ateş kızılı saçları gözümün önünde canlandı. Gözlerimden akan yaşlara mani olamadım. Zira bu hayatta çekilecek acılardan en bbüyüğünü yaşıyor anneme bu acıyı yaşattığım için ise kendimden nefret ediyordum ♣♧♣