Öğle molasına kadar olan tek şey yerimde oturmak, Övünç'ün bakışlarına maruz kalmak, sınıftaki seslikte sinirlerimi yatıştırmaya çalışmaktı. Sınıf rahatsız edici derecede sessizdi. Herkes bizim sıraya garip bakışlar atıyor ama üç saniyeden fazla bakamıyordu. Uzun uzadıya bakan biri vardı ki o da Hande'ydi.
Sonunda öğle molası geldiğinde ve almanca hocası afiyet olsun diyip çantası aldıktan sonra çıkarken derin bir nefes aldım. Ayağa kalktım ama yanımda oturan Övünç yüzünden çıkamadım.
"Çekilsen artık?" dedim kabaca. Sessiz de olsam sınıfta kalan üç beş kişi bana bakıyordu. Kalanlar dışarı çıkarken aşırı derecede zayıf olan iki kız Övünç'le bana tip tip bakarak sınıftan çıktı.
Harika! Övünç'le sınıfta tek kalmıştım.
Övünç "Teşekkür ederim." Dediğinde ona tip tip baktım.
"Yani yanına oturmama izin verdiğin için. Teşekkürler, senden beklenilmeyecek bir şeydi."
"Evet, benden beklenilmeyecek bir şeydi ama şimdi pişman oluyorum." dedim oturan Övünç'e tepeden bakarken. Saçları koyu renkti ve bu sabah şekillendirilmişti. Yüzü pürüzsüz görünüyordu. Dudakları aralanmış iki küçük karpuz dilimi gibi görünüyordu.
Ve gözleri... O gözleri her gördüğümde şok olmaktan kendimi alamıyordum. Güney'in ki gibi maviydi. Ama beni şok eden şey mavileri değildi. Sol gözünün yarısındaki kahverengilikti. Bir gözü tamamen maviyken diğerinin yarısı mavi yarısı kahverengiydi. Okula ilk başladığımız zamanlarda adı ucubeye çıkmıştı. Daha sonraları diyen sayısı azalmıştı ama geçen ayki olaydan sonra tekrar demeye başlayacaklarından emindim.
Her şeye rağmen Övünç yakışıklıydı. Hemde çok.
"Artık çekilsen? Bizimkiler bekliyor."
"Ah, sizinkiler, tabi ya. Buyur geç." dedi alayla gülerek. Kaşlarım çatıldı ve o ayağa kalkarken bende sıramdan çıktım. Kapıya ilerlerken arkamı dönüp ona baktım.
"Sen inmeyecek misin kantine?" diye sordum kendime hakim olamayarak. İfadesiz yüzü bana döndü ve yerini tebessüme bıraktı. Bu haline bakıp içtenlikle gülümsemek istesemde bu sefer hakimiyeti ele aldım ve ifadesiz kaldım.
"Hayır. Okuldakilerden ne kadar uzak o kadar iyi."
Bir şey demeden arkamı döndüm ve kapıyı açıp çıktım. Arkamdan tekrar kapatırken ne kadar haklı olduğunu düşündüm. Okuldakilerden ne kadar uzak olursam o kadar iyiydi.
Koşar adım üçüncü kattan okulun bodrum katındaki geniş kantine indim. Acıkmıştım ama canım bir şey yemek istemiyordu. Bir an önce bizimkileri bulmalıydım. Kötü hissediyordum.
Kantinde her zaman ki yerimize baktım ama boştu. Oflayarak kantinden çıktım ve zemin kata çıkarak bahçeye ilerledim. Bizimkiler bahçede de yoktu.
"Yine ne sikim yemeye gittiniz amınakoyayım." dedim sinirle. Nisanın getirdiği sıcaklık yüzünden terlemeye başlamıştım. Bileğimde sürekli taşıdığım siyah tokamı elime aldım ve rastgele saçımı toplayarak bizimkilerin sınıfına ilerlemeye başladım. Saçımı tam gevşek bir at kuyruğu yapmıştım ki karşıma Okan çıktı. Hafif bir sendelemeyle ona baktım ve o düşeceğimden korkarak dirseğimden tuttu.
"Neredesiniz siz?"
"Güney ve Melih gitti." diye cevap verdi Okan. Bir an içim rahatladı. Kötü hissim gitti ve korkum azaldı.
Okan bunu farketmiş olacak ki bana küçümsercesine baktı.
"Boşuna umutlanma. Güney duymadıysa bile ben duydum."
"Okan," dedim yalvarırcasına ama o tuttuğu dirseğimden çekiştirerek beni bodrum katına sürüklemeye başladı. Kantinin önüne geldik ama o sağa dönüp okulda kullanılmayan bir sürü boş yerlerden birinin kapısını açıp beni içeri soktu. Kapıyı arkamızdan kapatıp bana döndü.
"Ne düşünüyordun Kızıl?" diye kükredi sinirle. Yutkundum ve korkuyla geriye doğru bir iki adım attım.
"B-b-ben," kekelediğimi farkedince konuşmamaya karar verdim.
"Söylesene! O Ucubeyi yanına alarak ne düşünüyordun?"
Bu okulun dedikoducu ve yaltakçı olduğunu daha önce söylemiştim değil mi? Yine birileri başka birine yaranmak için diğer bir kişiyi ispiyonlamıştı. Namık Kemal Anadolu Lisesi'ne hoşgeldiniz!
"Mecbur kaldım." diye fısıldadım gücüm yettiğince. Güçlü olmaya çalışıyordum ama bizimkilerin yanında hiç mi hiç işe yaramıyordu.
"Bizim onunla kavgamız oldu! Sen gördün! Bizim düşmanımızla nasıl muhatap olursun!"
"Okan," dedim boğuklaşan sesimle. Ellerimi yüzüme bastırdım ve gözyaşlarını gidermeye çalıştım ama işe yaramadı ve ağlamaya daima müsait olan gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ellerimi yüzümden çektim ve bulanık bakan gözlerimle Okan'ı seçmeye çalıştım.
"Ne olur duymasın. Lütfen lütfen." Aramıza ki mesafeyi kapatarak Okan'a ilerledim ve kasılan kollarından tuttum. Biçimsel dudakları incecik şerit halini almış bana hiç bir duyguyu yansıtmazcasına bakıyordu.
"Lütfen Okan, lütfen. Güney bilmesin. Öldürmekten beter eder beni. Mecbur kaldım. Elimde değildi. Lütfen lütfen."
"Ağlama lanet olasıca ağlama."
Dediğini yapmaya çalıştım ama gözyaşları daha çok akmaya başladı.
Okan derin bir nefes aldı. Kollarını ellerimden kurtardı ve yüzüme baktı. Ben boşluğa düşerken az önce esaretimden kurtardığı kolları bana uzandı ve bu sefer kendisi bedenimi kollarının esaretine aldı.
"Ne zaman uslanacaksın Kızıl?" diye fısıldadı usulca. "Ne zaman Güney'den korkmadığın bir günün olacak? İkimiz ne zaman rahat edeceğiz?"
Hıçkırarak kollarımı Okan'a sardım. Yüzümü ağabeyim bellediğim Okan'ın göğsüne gömerken o nazikçe sırtımı okşuyordu.
"Zor Okan, çok zor. Güney'in istediği gibi olmak çok zor."
"Ondan kurtulamazsın."
Bu gerçek göğsümü sıkıştırdı. Güney'den kurtulamazdım. Kurtulamayacaktım. O benim tenime yapılan kalıcı dövmeydi artık. Ölsem bile bedenimde olacaktı. Bırakmayacaktı beni.
"Öğrenmesin Okan. Bunu da sakla. Öğrenmemesi için her şeyi yap. Gitmesin kulağına lütfen."
"Bu Güney seni evde bilirken kursa gitmeye benzemez. Ya da evde seni uyuyor sanırken kitap okumaya. Sen düşmanımıza dostça yaklaştın. Nasıl saklayabilirsin bunu?"
Başımı kaldırdım ve Okan'a baktım çaresizce.
"Kulağına gitmesin yeter. Kimse ispiyonlamasın yeter. Lütfen."
"Yanından ayrılmamaya çalışırım. Zaten sürekli yanındayım ama ara sıra ortadan kayboluyor biliyorsun."
Biliyordum. Ama yine de öğrenmeyebilirdi. Kimse beni ispiyonlamazsa öğrenmezdi. Bir süre sonra da Övünç'ten kurtulurdum olur biterdi.
Okan sarılmamızı sonlandırdı ve yüzüme baktı daha sonra yüzünü buruşturduğunda kötü göründüğümü anladım.
"Makyajın akmış aptal, git temizle pandaya benziyorsun."
Dediğine güldüğümde o da güldü ve cebinden peçete çıkarıp yüzümü biraz da olsa temizledi. Daha sonra alnımdan öptü ve dışarı çıkmaya yeltendi ama onu durdurdum.
"Sana kim ispiyonladı?"
"Sence?" diye soru yöneltti Okan. Sonra devam etti. "Eminim sana öğrettiğim dövüş tekniklerini bir kız üzerinde kullanabilirsin." Ardından çıkıp gitti.
Arkasından bakarken Okan gibi bir ağabeye sahip olduğum için çok şanslıyım diye geçirdim içimden. Öz ağabeyim değildi ama öz ağabeyim gibi ağabeylik yapıyordu üç yıldır bana. Güney'in beni hala öldürmemesinin sebebi Okan'dı. Daima arkama destek çıkmıştı.
Derin bir nefes aldım ve kendimi toparlamaya çalıştım. Soğuk ve rutubetli alandan çıkıp kendimi en yakın kızlar tuvaletine attım. Tuvaletteki kızlar grubu önce beni inceledi sonra yüzümün halini görünce gülümsemeye başadılar. Hoşlarına gidiyordu benim ağlamam. Benim acı çekmem okuldakilerin hoşuna gidiyordu.
Okuldan da, kendilerini bir bok sanan ego yığınlarından da nefret ediyordum.
Hızlıca yüzümü yıkadım ve akan göz kalemimle maskara kalıntımdan kurtuldum. Yüzüm tamamen doğal kalınca peçete kutusundan peçete alıp yüzümü kuruladım. Aynadaki yansımama baktım. Gözlerim hafifçe kızarmıştı. Eh bununla idare edebilirdim.
Tuvaletten çıkıp tahmin edilebilecek yerlerde Hande'yi aramaya başladım. Bu okulda herkes benden nefret edebilirdi ama sayılı kişi bana bulaşırdı. Bulaşma cesaretinde bulunan kişlerden daha az bir kişi ise çeteme yanaşıp konuşmaya cesaret ederdi. Ve o sayılı kişilerden biri Hande'ydi. Yüzsüz Hande.
Beni ispiyonlamak neymiş göstereceğim sana Hande diye geçirdim içimden. Göstereceğim.
Hande'yi bulamayınca ne de olsa sınıfa gelecek diye sınıfıma yol aldım ve öğle molasının bitiş ziliyle içeri girdim. Harika! Öğle molam boku bokuna geçmişti.
Yerime ilerlerken gözüm şaşkınlıkla açıldı. Sinirimle birlikte hiddetlenirken hızla sırama yürüdüm oturmadan bir kez daha Övünç'e tepeden bakmaya başladım.
"Sen!" diye tısladım sinirle. "Ne hakla eşyalarımı ellersin?!" Övünç şaşırarak bana baktı ve ellerini hemen Uğultulu Tepeler'den çekti.
"Sadece bakıyordum," dedi masumca. "Bu kitabı çok severim."
"Banane senin zevklerinden banane? Defol git lan yanımdan! Bul kendine bir yer!" Sinirimi Övünç'ten çıkardığım için kendimden nefret ettim. Bu sinirin sahibi Hande'ydi. Ondan çıkarmalıydım hıncımı. Övünç suçsuzdu.
Bu pişmanlıkla biraz da olsa sakinleştim ve Övünç yerinden kalkarken bende yerime oturdum. Gidicek bir yeri olmadığından Övünç'te yanıma oturdu.
Bize bakan sınıfa sinirle bağırdım "Dönün lan önünüze pis yaltakçılar!"
Sınıf sözümü dinledi kendi işlerine döndü. Beş dakika sonra sınıfa hoca girdiğinde gözlerim Hande'yi aradı ama yoktu. Hande derse girmedi.
♣♧♣
Okuldan eve Okan'la döndüm. Melih ve Güney yine yoktu. Bu alışık olduğum bir şeydi.
Okan'ın motorundan indim ve o bana bakınca bende ona baktım.
"Bir yere gidecek misin bugün?"
"Bilmiyorum." dedim Okan'a. "Bugün kursum yok. Kitapçıya da gidecek havamda değilim. Sanırım gidersem bir spora giderim."
"Tamam o zaman sen git hazırlan ben bekliyorum. Yemeğe gidelim tüm gün bir şey yemedin."
Haklıydı. Tüm gün yememiştim ve artık midem bulanıyordu.
"Ondan sonra spora bırakırsın beni o zaman."
Okan, "Merak etme fiziğinin bozulmasına izin vermem." dedi gülerek ve bende güldüm. Eğilip yanağını öptükten sonra "Hemen geliyorum." dedim ve koşar adım evime ilerledim.
Siyah taytımla siyah yarım kollu badimi üzerime geçirdikten sonra dolaptan siyah ince ceketimi aldım. Baldırlarıma kadar geliyordu ve bu taytımın abest kaçmasını engelleyecekti. Dağılmış at kuyruğumu çözdüm ve bu sefer daha sıkı bir at kuyruğu yaptım. Dolabımın içinden spora giderken sürekli yanımda taşıdığım çantamı aldım ve dış kapıyı kilitleyip anahtarı çantama attıktan sonra Okan'ın yanına vardım.
"Güney'in yanına yakışır tarz." dedi Okan gülerek beni süzerken.
"Ya, görse gurur duyar." diyerek çantamı Okan'ın ayak ucuna koydum ve motorda arkasına binip omuzlarını tuttum.
"Hazır mısın Kızıl?"
"Daima!"
Okan motorun gazına kökledi ve adeta uçtuk. Çetemin hız tutkusunu seviyordum. Ya da korkusuz olmalarını. Koruyuculardı da aynı şekilde. Beni çok kurtarmışlardı piçlerin elinden.
Rüzgar yüzümü sertçe severken gözümü kapattım. İliklerime kadar hissediyordum rüzgarın sevgisini. Güney gibi seviyordu beni. Ya da Melih. Hoyratça. Canımı yakarak seviyordu.
Motor durdu ve Okan "Geldik." dedi. Gözlerimi açtıktan sonra dengemi sağlayarak motordan indim ve çantamı aldım. Okan'da indikten sonra kolunu omzuma attı ve birlikte içeri girdik.
"Big Mac menü istiyorum Okan."
"Tamam sen bir masa bul ben geliyorum."
Okan'ı onayladıktan sonra o sağa döndü bende sola. Boş bir masa için etrafıma bakındım.
Sonunda bulduğum boş masa üç kişilikti. Sorun değil diye düşünerek oraya ilerledim ve çantamı sandalyelerden birine atıp kendimide başka bir sandalyeye attım ve etrafıma bakındım. Okan'ın girdiği sıra kalabalıktı. Ona üç dakika verdim. Üç dakika sonra Okan'lığını konuşturacak ve daha fazla beklemeden menüleri alacaktı.
Ben gözlerimi rastgele bir yere odaklamışken bakış açıma biri girdi.
Övünç.
Anında kendimi toparladım ve etrafıma, özellikle Okan'a baktım. Övünç'ün beni görmemesi için neredeyse yalvarırken Övünç iki menüyle arkasını döndü.
Ve benimle göz göze geldi.
"Lanet olsun," diye tısladım sessizce. Hala Övünç'e bakarken onun yüzündeki şaşkın bakış yerini sırıtmaya bıraktı. Elindeki iki menüyle bana doğru gelmeye başladı.
Okan'a baktım ama kalabalık kuyruk yüzünden onu seçemiyordum. Görmemesi için Allah'a yalvardım. Görürse Övünç elindeki menüleri yiyemezdi, çünkü Okan onların hepsini Övünç'ün götüne sokardı.
Övünç tam önümde durdu ve sırıtarak bana baktı. "N'aber?"
Ona baktım. Pantolonundan başlayarak yavaş yavaş yüzüne odaklandım. Siyah bir pantolon giymişti. Pantolon bacaklarını sarıyor çoğu kızdan daha güzel bacakları olduğunu ortaya koyuyordu. Eskitme bir lacivert tişört giymişti. Bu da vücuduna yapışmıştı ve kaslarını görebiliyordum. Geniş omuzlarından gözlerimi alıp yüzüne baktım. Koyu saçları henüz kurumamıştı ve alnına dökülüyordu.
"Sanane?" dedim tersçe. Aynı Güney gibi nefes kesici görünüyordu. Melih gibi serseri ve Okan gibi ağır başlı.
Nasıl olurda bu üç özelliği bir arada kendinde barındırıp muhteşem olabiliyordu?
"Hayırdır? Sinirlisin?"
Derin bir nefes aldım ve küçümsercesine Övünç'e baktım.
"Evet sinirliyim çünkü bir ucubeyle muhatap olmak zorunda kalıyorum. Gider misin?"
Övünç'ün gülen yüzü yerini ifadesiz bir surata bıraktı. İçten içe üzülerek onun bu halini izledim. İyi biri olduğumu düşünmemeliydi. İyi biri olduğumu düşünürse beni severdi. Beni severse ölümü Güney'in elinden olurdu.
Ve ben ölmesini istemiyordum.
"Biliyor musun?" dedi ve elindeki menülere dikkat ederek hafifçe eğildi. "Ben en azından bir ucubeyim, piçlerin sürtüğü değil."
Olduğum yerde öylece kaldım. Hiç bir tepki veremeyerek Övünç'ün suratına baktım. Boğazıma oturan şeyden yutkunarak kurtulmaya çalıştım ama gitmedi, aksine büyüdü. Midem kasılmaya başladı ve göğüs kafesim hunharca kalbimi sıkıştırmaya başladı.
Zaten Övünç'te tepki vermemi bekliyor gibi değildi. Doğruldu ve sert bakan gözlerini benim gözlerimden çekti. Yürümeye başlayıp beş altı masa yanıma doğru ilerledi ve masada oturan sarışın kıza içtenlikle gülümsedi.
Mümkünmüş gibi daha da sikik hissetmeye başladım.
Sevgilisi var dedim içimden. Güzeller güzeli sarışın bir sevgilisi var.
O da beni sürtük sanıyordu. O da benim Güney, Melih ve Okan'la yattığımı düşüyordu. Herkesin böyle düşünmesi beni kırmıyordu ama dört yıldır hakkımda dönen dedikodular için ağzını açmayan belki de tek kişi, Övünç az önce yüzüme söylemişti.
Ona lanet ettim ama asıl kendime lanet ettim. Övünç'ün kalbimi kırmasına izin verdiğim için kendimden bir kez daha nefret ettim.
♧♣♧♣♧♣♧♣
Kendimi eve atıp sokak kapımı kilitlediğimde çantamıda yere attım. Ter içinde kalmış vücudumdan kıyafetlerimide çıkararak yürürken her bir adımda daha çok banyoya yaklaşıyordum. Ceketimi, taytımı, badimi derken en son banyo kapısının önünde iç çamaşırlarımı da çıkarıp banyoya daldım. Sanırım etrafta hep kıyafetlerim geziyordu çünkü her banyoya girişimde böyle yapıyordum. Eh sonra o kıyafetleri toplamadığımı düşünürsek?
Sıcak duşta yaklaşık bir saat durdum. Vücudumu kimsenin bana davranmadığı gibi yumuşakça keseledim. Sırtımdaki yara izlerini göremesem bile nazikçe ovaladım ve gözlerimi yumdum. Anılar zihnimi, beni her yalnız yakaladığında istila ettiği gibi yine harekete geçince engel olmaya çalışarak bugünü düşünmeye çalıştım.
Övünç'le son karşılaşmamızdaki olanları düşünmek bile beyin istilacılarını geri püskürtmeye yetmişti.
Ben azından bir ucubeyim, piçlerin sürtüğü değil.
"Neden orada 'Gay olduğunu bilmiyordum.' diyemedin ki aptal." diyerek azarladım kendimi. "Neden ezdirdin kendini, neden?"
Banyodan çıktıktan sonra kurulanarak siyah iç çamaşırlarımı üzerime geçirdim. Saçlarımın suyunu havluyla aldıktan sonra ıslakken ördüm. Henüz iç çamaşırlarımlayken evi toparladım ve kıyafetlerimi düzenledim. Hepsini dolaba yerleştirdikten sonra beyaz bir askılıyla şort geçirdim üzerime. Iki saatlik bir zaman diliminde ders çalıştıktan sonra esnemekten ağzım yırtıldığı için uyumaya karar verdim. Tam yatağıma girip uyuyacaktım ki kapım çalınmaya başladı.
Yatakta doğruldum. Oflayarak bu sefer kimin geldiğini düşündüm. Güney mi? Melih mi? Okan mı? Kapım daha şiddetli çalınınca ayağa kalktım ve ilerledim. Kesin Melih'ti. Yine bir boklar yapmış annesinin gazabından kaçmıştı. Okulun korkusuz çocukları olabilirlerdi ama anne gazabından kaçıyorlardı.
"Patlama." dedim kapıya bakarak. Kilidini açtım ve kulpunu çevirerek karşımdakine baktım.
Sıçtın dedi iç sesim bana. Sarhoş bir Güney, Tuana sıçtın.