Daha ağzımı açamamıştım ki Güney beni sertçe ittirdi. Dengeme hakim olamayarak kalçamın üstüne düştüm ve Güney kapıyı çarparak kapattığında bana döndü. Sarhoş olduğunu biliyordum. Bembeyaz teni un ufak bir kızarmaya karşı bile kendini belli ediyordu ve şu an hem gözleri hem de burnu kızarmıştı. Yüzü öfkeden kaskatı kesilmişti. Bana bakarken öfkesini üzerime kusmak için sabırsızlandığını biliyordum. Güney'in öfkesine daha önce de şahit olmuştum. Ama bana karşı olan öfkesi... Benim asıl korktuğum şey buydu.
"Sen," diye tısladı kükreyerek. Sarhoş olmasına rağmen hem dengesi yerindeydi hem de düzgün konuşuyordu. Ama bilincinin ne halde olduğunu hiç bilmiyordum.
"Sen nasıl bir fahişesin!" Bana yukarıdan bakmayı sonlandırıp üzerime eğildi. Saçımın örgüsünü kavrayıp beni ayağa hoyratça kaldırırken saç köklerimin acısıyla inledim.
"Cevap ver Kızıl!"
"Güney," dedim gazabından kurtulmaya çalışarak. Çırpındım ama bu onu daha çok sinirlendirdi ve boşta kalan elini belime sarıp kendine doğru çekti. Çekmesindeki sertlikle bir an denge kaybı yaşasada hemen toparlandı.
"Açıkla bana! O ucubeyi açıkla!"
Öğrenmesin diye götümü yırttığım halde aynı gün öğrenmişti işte. Hiç bir işe yaramamıştı çabam.
"Bir şey yok Güney. Yemin ederim yok bir şey." dedim ağlamaklı çıkan sesimi güçlü tutmaya çalışarak. Güney ise inanmadığını belli eden bir hareket yaptı ve beni geriye doğru fıtlatıp tekrar düşmemi sağladı. Yatak odamın önüne devrilirken olabildiğince kibar düşmeye çalıştım.
"Ben yer miyim Kızıl! Bak bana," dizlerinin üzerine çöküp elini çeneme koyduğunda boynumu kırmak istercesine başımı kaldırdı. Yarın bu darbelerin acısı hep çıkacaktı. "Sen beni kandırabilir misin?"
Ne desem işe yaramayacaktı ki. Gerçeği biliyordu işte. Ona göre bu büyük bir suçtu. Düşmana merhamet göstermek. Güney Özbey'in kitabında bu yoktu. Ve bende o kitaba uymak zorundaydım.
"Özür dilerim Güney. Mecbur kaldım yemin ederim."
"Inanmıyorum sana." başımı geriye doğru bırakıp ayağa kalktı. Çizmelerinde ki metal takılar gözümü alıyordu. Pantolonu da çizmeleri gibi siyahtı, tişörtüde. Üç yıl önce deseler sarışın bir erkekte siyah kombini çok beğeneceksin diye güler geçerdim ama şimdi siyahlar içinde gotik tarzını benimsemiş bu erkek gözüme muhteşem görünüyordu.
Güney kollarımdan tutarak ayağa kaldırdı ve mavi gözleri ağlayan yüzümü incelemeye başladı.
"Ne yapayım şimdi sana?" dedi ama şimdi sesi sakin çıkıyordu. Kurbanını sakinleştirmeye çalışan katil gibiydi.
"Güney lütfen."
"Bana ihanet ettin." Bu sözü söyledikten sonra yüzünü buruşturdu. "Benim olan bana ihanet etti."
"Hayır, yemin ederim etmedim. Güney yemin ederim bir şey yapmadım."
"Düşmanıma gülüşünden bahşettin." diye fısıldadı gözlerimin içine bakarak. "Bana ait olan gülüşünü ona verdin."
"Güney," dediğimde sinirle bağırdı.
"Benim olanı nasıl başkasına verirsin!? Sen benimsin, o nasıl sana yakın olabilir!?"
Ağlayarak yutkundum.
"Bana değil ona güldün!" Askılı blüzimden sertçe tutarak çektiğinde blüzin yırtılma sesi geldi. Ondan uzaklaşmak için geriye gittiğimde bulüzimin bir parçası onda kaldı ve kalan parçasıda ayaklarımın ucuna benden bir an önce kurtulmak istercesine çabucak düştü.
Korkuyla Güney'e baktım. Elindeki bulüz parçasını yere fırlatıp bana doğru yürümeye başladığında bende gerilemeye başladım.
"Sen benimsin." dedi sakince. O kadar psikopat görünüyordu ki korkumdan yutkunamıyordum bile. "Her şeyin benim," Dirseklerimden tutup yarı çıplak bedenimi kendi bedenine bastırdığında inledim. "Ben olmasam ölmüştün Tuana. Babanın altında can vermiştin."
Hatırlatmatlarına karşı gözlerimden yaşlar tekrar akmaya başladı. Hıçkırığım boğazımda kaldı ve ardına diğer hıçkırıklarda birikti.
"Seni ben yaşattım. Benim sayemde nefes alıyorsan eğer o nefesi sadece benimle alacaksın."
Cevap vermeden yaşların yüzümü yıkamasına izin verdim.
"Benim olanın mükemmelliğini kimse göremez."
Büyümüş gözbebekleri mavilerini yok etmiş içki kokan nefesiyle üzerime eğilmişti. Uzaklaşmak için geriye gitmeye çalıştım ama başarısız olarak düştüm. Sırtım yatağımla buluşurken Güney'ide peşimden sürüklediğimin farkında değildim.
Güney fırsattan istifade ederek üzerime yerleşince yüzüne baktım, baktım ama gördüğüm tek şey sarhoş bir surattı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında gülümsedi. Öpüşüne karşılık vermeyeceğimi bildiğinden dudağımın kenarına kendisine göre çok yumuşak bir öpücük kondurdu.
"Sen benim sürtüğümsün Kızıl."
"Güney, lütfen." Ellerimi omuzlarına koyup ittirmeye çalıştım ama başarısız oldum. O benim koltuk altlarımdan tutarak yukarı kaldırdı ve bacaklarımda yatağın içine girdi.
"Seninle yatmayacağım Kızıl," diye fısıldadı kulağıma. Dişlerini sürterek boynuma doğru geldiğinde boynumun üzerinde ki dudaklarının kıvrıldığını hissettim.
"Ama bu, bana ait olduğunun bir işaretini taşımayacağın anlamına gelmez."
Dudaklarının yerini dişleri aldıktan sonra tenimdeki yanmayı hissettiğimde gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Burnuma dolan parfüm kokusu midemin düğümlenmesine sebep oldu. Bu kokuyu biliyordum. Her gün sınıfta ortaya çıkan ve beni bile astım krizine sürükleyecek şekilde çokça sıkılan parfümün sahibini tanıyordum.
Hande.
O gece ben Güney'in altında hüngür hüngür ağlarken o beni bir an bile umursamadı. Üstelik sadece bir kaç saat önce benden nefret eden bir kızla yatmasına rağmen.
♣♧♣
Sabah gözlerimi açtığımda yataktaydım. Ellerimle gözlerimi ovuşturdum, dün gecenin zihnime dolması bir saniyeme mal oldu. Yüzümü buruşturarak Güney'i hissetmeye çalıştım. Hemen sonra çıplak karnımı kaşındıran sarı saçlara elimi götürdüm. Saçlarını geriye çekip yüzüne bakarken ondan nefret etmek istedim. Denedim ama edemedim. Güney'den nefret etmem imkansızdı. O hayatımın en zor anlarında yanımda olmuştu. Tam ölmek istediğim anlarda beni ayağa kaldıran oydu. Kendisinin yıkılışlarını bizden başka kimse bilemezdi.
Bana ne yaparsa yapsın geçmişin yaktığı kadar yakamazdı canımı.
Başını karnımdan kaldırdım ve yataktan çıkarak banyoya ilerledim. Elimi yüzümü iyice yıkayıp kuruladıktan sonra aynaya bakma cesaretinde bulundum.
Boynumdaki tek bir nokta kendini o kadar çok belli ediyordu ki onu nasıl yok edeceğimi düşündüm. Çevresinde de izler vardı ama tek biri ben burdayım diye cırlıyordu. Lanet ederek çekmeceyi açtığımda elime kapatıcıyı aldım. Morarmış boynumu ortaya çıkararak kapatıcının kapağını açtım ama tam bonuma dökücekken başka bir el kapatıcıyı elimden kaptığı gibi çöp kutusuna fırlattı.
"Güney," dedim yaptığına bakarak. Devam edecektim ki engel oldu.
"Boşuna mı yaptım ben onu? Sürmeyeceksin bir şey."
"Güney olmaz. Zaten herkes tip tip bakıyor, bir de bunu görürlerse ne düşünürler."
"Senin benim olduğunu. Sürmeyeceksin."
Bakışlarımı Güney'den ayırdım ve aynada bana sırıtan morluğa baktım. Bari saçımla kapatayım diyerek örgümü açtım ve dalga dalga olan saçlarımı iki yanıma serptim.
Güney "Bugün hava çok sıcak saçlarını topla. Hatta dur ben toplayayım." diyerek arkama geçti kabaran saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yapmaya koyuldu.
"Güney," dediysemde umursamadan saçlarımı topladı.
"Hadi git giyin."
Okula gitmeyi hiç mi hiç istemiyordum. Ama gitmek zorundaydım. Bugün görülecek bir hesabım, yolunacak bir tavuğum vardı.
Mutsuzca odama girdim ve şortumu çıkardım ve etekle adam dövülmediğinden üzerime siyah bir pantolon giydim. Siyah sutyenimin üzerine beyaz okul gömleğini geçirip düğmelerini ilikledim ve hafif bir dekolte bırakıp kollarını dirseğime kadar sıyırdım. Güney odaya girdiğinde saçlarına şekil verdiğini farkettim. Bana bakarak kaşlarını kaldırdı ve konuştu.
"Pantolon?"
"Evet." diyerek az önce düğmelerini vurduğum pantolonu tekrar açtım ve dizlerime kadar indirip gömleğimi içine koydum. Pantolonu tekrar düğmeleyerek beni izleyen Güney'e ilerledim. Dün geceye oranla bugün o kadar sakindi ki dün gece karşımdaki kişinin Güney olduğunu düşünemiyordum bile. Anlık sinir patlamaları vardı Güney'in. Bu huyundan nefret etsemde sevdiğim başka bir özelliği sinirini sinirli olduğu kişiden çıkarmasıydı. Bir kere bile hak etmeyen birinden çıkardığına tanık olmamıştım.
Avucumu Güney'in yanağına koyup yarım bir gülümsemeyle yüzüne baktım. Sert bakan mavi gözleri yüzümün bu halini görünce dayanamayıp yumuşak bakmaya başladı. Onunda yüzünde yarım bir gülümseme belirdi ve elleri belime dolanıp kendine doğru usulca çekti.
"Canının yanmasından nefret ediyorum Kızıl. Sana zarar gelmesinden nefret ediyorum. Ama uslu durmuyorsun. Yıllardır benim kurallarıma alışamadın."
"Zorsun Güney. Hayal bile edilemeyecek şekilde zorsun."
Kaşları çatıldı ve belimi sıkmaya başladı. "Zor değil sadece kuralcıyım."
"Lütfen şu morluğu kapatmama izin ver."
Beni bıraktı ve arkasını dönüp çıkışa doğru ilerledi. Giderkende son sözü söylemeyi ihmal etmedi.
"Ceza Kızıl! O morluk kendiliğinden yok olacak."
♣♧♣
Okula Güney'le birlikte her zaman ki saatimizden daha erken gittik. Güney elime resmen yapışıp beni bırakmadı. Millet ise önce şaşkınca bize bakıyor sonra gözleri boynuma odaklanıyordu. Moralim zaten bozuktu ve bu bakışları gördükçe daha çok bozuluyordu. Ama Güney'in umrunda değildi. Aksine o mutluydu.
Kantine peşinden sürüklendim ve Güney beni her zaman ki masamıza oturttuktan sonra kantine ilerledi. Telefonumu çıkarıp ders programına baktığımda iyi diye düşündüm içimden Ingilizceci sınıftan ceset bile çıksa derslerinin tek bir dakikasını harcatmazdı ve bu da Hande'yi dövdükten sonra başımın belaya girmeyeceğini kanıtlıyordu.
Dün gece ki parfüm kokusundan sonra beni ispiyonlayanın Hande olduğuna emin olmuştum. Ama beni asıl şok eden şey Güney ve Hande'nin arasında geçenlerdi. Yattıklarından emin değildim ama parfüm kokusu yakın temas olmadan başka bir tene sinmezdi. Bundan emindim.
Güney bana sevdiğim ikili olan simit ve ayranı getirip kendine de kahve aldığında tam karşıma oturdu ve kahvesini yudumlamaya başladı. Bir keresinde içtiği kahvenin tadına bakmıştım. Şekersiz ve sütlüydü. Tam Güney Özbey tarzıydı.
"Sen neden yemiyorsun?" diye sordu Güney. Simiti mundar ederken ona baktım ve omuz silktim.
"Canım istemiyor ya." Saate baktığımda ders zilinin çalmasına yirmi beş dakika olduğunu gördüm.
"Güney ben sınıfa çıkabilir miyim?"
Ifadesiz bakışlarıyla yüzümü inceledi.
"Sanırım regl olacağım karnım ağrıyor." diyerek elimi karnıma götürdüm ve inandırcılık için asık olan suratımı buruşturdum.
"Iyi hadi git." diye onay verdiğinde çantamı hemen alıp ayaklandım ve kantinin çıkışına doğru ilerledim. Tam çıkışında biriyle çarpışınca kim olduğunu görüp erkekse küfür etmek için ağzımı açacağım sırada çarpanın Melih olduğunu farkettim.
"Ne bu acele Kızıl?" dedi Melih gülerek. Arkasından Okan çıktı ve bana gülümseyerek "Günaydın." dedi.
Bende ona karşılık vererek,"Çekilin işim var." dedim.
"Belli oluyor." dedi Melih sırıtırken. Ikisinin ortalarından geçip gidiyordum ki Okan'ın eli beni durdurdu.
"Tuana boynun," diye başladı Okan ama devamı gelmedi.
"Ne olmuş boynuna?" Melih çenemden tutup kendine çevirdi ve boynuma baktı.
"Kim yaptı lan bunu sana?" dedi hemen ardından.
Onlardan kurtuldum ve "Boşverin." dedim hemen ardından onlardan kaçarak merdivenleri çıkmaya başladım.
Görülecek bir hesabım vardı.