BÖLÜM 29

2389 Kelimeler
Motorsiklet sert darbeleriyle zemini dövdükçe kalbimde insafsızca göğüs kafesimi dövüyordu. Yüzümü felç edebilecek kadar sert çarpıyordu rüzgâr yüzüme. Ne kadar dirensemde en sonunda pes etmiş başımı Güney'in göğsüne gömerek nereye gittiğimizi sorgulamaktan vazgeçmiştim. Ama yinede içimdeki kurtlar endişe içerisinde hücrelerimin çeperlerini kemiriyor. 'Nereye? Nereye?' haykırışlarını bana duyurmaya çalışıyordu. Tek düşündüğüm başıma neler geleceğiydi. Nereden bakılsa otuz dakika boyunca motor üstünden inmedim. Üstelik Güney bu kadar hızlı sürmesine rağmen yol uzun sürdüyse kesin uzak bir yere gelmiştik. Kafamı kaldırmaya cesaret edemezken motor durdu ve eğilen Güney sırtını dikleştirdi. Bende beraberinde dikleşirken yavaşça başımı kaldırdım ve Güney'in sırtından ayrılıp ellerimi belinden çevreme bakınarak bir şeyleri görmeye çalıştım. Keşke görmeseydim. Şimdiki zamandan çok geçmiş zamanın vücudumdan önce ruhumda afrodizyak etkisi yaratmasıyla atmosferde bulunan %21 oranındaki oksijen benim için kayboldu. Ciğerlerim oksijen için etimi dövmeye başlarken ben hareketsizce karşımdaki binaya bakıyordum ama Güney oldukça çevik bir hareketle motordan indi ve benim motor üstünde kaskatı kesilen bedenimi kucaklayarak indirdi. Siyah ayakkabılarımın topuğu kumlu zemine batarken ayakta kalmaya çalıştım ama ruhum balçıkla sıvanmıştı. "G...Gü...ney," kekemesi çıktı ağzımdan ama ses benden değil çığlık çığlığa haykıran ruhumdan geliyordu sanki. Gözlerimi hemen karşımdan ayıramıyor, Güney'e bakamıyordum. Gözlerimi yummasam bile aklımda canlanan geçmişin her bir saniyesi sırtıma inen bir kamçı darbesiydi. Daha kötüleri ise bıçak gibi sırtıma saplanıyor, ben daha önceki bıçak darbesinin acısını dindirecek merhemimi bulamadan insafsız darbelerden biri daha geliyordu. Kapana yakalanmış kurt gibi uluyordum ama sırtımdaki bıçak yaralarını kimse görmüyordu. Beynimin derinliklerine ittiğim ve siyah bir balona koyarak görmeyi kendime yasakladığım geçmişim şişmeye başladı. Balonun içindeki kozalanmış anılarım huysuz bir şekilde mırıldanarak kozalarını yırtmaya başladılar ama o kozadan çıkmasını istediğim kelebeklerin aksine, bir sürü sahipsiz ruh çıktı ve balonun içinde birbirlerine çarparak çıkış yolu bulmaya çalıştılar. Biri buldu. Annemin öldüğü an kör edici bir ışıkla gözümün önüne düşerken karnıma tekme yemiş gibi hissettim. Mideme giren krampla elim karnıma doğru yol aldı ve avuçiçim kapanırken karnıma balonu patlatan hayalet beynimin içinde uçuşmaya başladı. Onun yarattığı boşluktan bir bir çıkmaya başlayan hayaletler okul çıkışı tek bir kapıdan çıkmaya çalışan yüzlerce lise öğrencisini andırıyordu ama öğrencilerin aksine bunlar can yakıcıydı. Binaya bakmaya devam ederken önce annemin sonu geldi aklıma. Sonra bodrum katında geçirdiğim diğer anlar. Babamın sinirlendikçe gelip dövmeleri. Annemin çoğu gece yarı baygın şekilde bodrumun kirli zeminine fırlatılmaları. Sırtımda oluşan yeni bir yanık izi. On dört yaşımda fahişe olmak için zorlanmam. Reddettiğim zamanda ise üstümdeki kirli kıyafetlerin yarı yarıya parçalanması ve babamın altına alınmam. Sonra, miladım. Miladım olmuştu Güney. O gece gerçekten her şey bitti diye inanmışken odanın kapısı açılmış ve estirdiği rüzgârla kurtarmıştı bedenimi. Ama şimdi, beni kurtardığı yere, her şeyin başladığı bu yere getirerek amacı neydi bilmiyordum ama canımı yakmak istiyorsa eğer başarmıştı. Canım yanıyordu. Canım şu an inanılmaz bir şekilde yanıyordu. Dolan gözlerimle hemen uzağımda kabuslarım olan geneleve baktım. Büyük binada yaşamın habercisi olan sadece tek tük yanan ışıklardı. Bulutlar üstünü çepeçevre sararken parlak ay olabildiğince uzağına kaçmıştı genelevin. Hemen altında bir bodrum katı olduğunu, orada farelerin birbirini kemirdiğini biliyordum. On dört yıl yaşamıştım ben orada. Bakışlarımı Güney'e çevirdim ve yüzümdeki şokla ona baktım. Bir elim karnımda dururken destek almak için hiç bir şeyimin olmadığını farkettim. "Bu ne demek oluyor?" dedim. Daha doğrusu demeye çalıştım. Sesim o kadar kötü çıkmıştı ki ben bile ne demek istediğimi bilmesem anlamayacaktım dudaklarımdan dökülen sıralı cümleleri. "Barbaros'un seni tekrar aramaya başladığı sırada onun ininin yakınında dolaşmak benim gibi bir tilki için pekte iyi bir hareket değil." dedi. Sesi benim sesimin aksine oldukça net, güzel çıkıyordu. "Ama bir şeyleri hatırlatmak için seni buraya getirmem lazımdı." Yutkunarak Güney'e bakmaya devam ettiğimde sesimin daha düzgün çıkmasını umarak konuştum. "Anlayamıyorum." Güney ruhsuz bir şekilde sırıtırken, "Anlamanı sağlayacağım Kızıl merak etme." dedi gözlerimin içine bakarak. Benim yeşillerimin aksine onun mavileri oldukça berrak, netti. "Bugün tüm gün sana ne yapacağımı düşündüm." Eli yüzüme uzandı ve işaret parmağı sol yanağımda boylu boyunca sürtündü. O an anladım ki akan gözyaşımın üstünden geçiriyordu gaddar pençelerini. "Defalarca sana vurmayı diledim. Hayatım boyunca hiç istemediğim kadar çok istedim sana vurmayı." Ettiği lafa karşılık dudaklarım titrediğinde çeneme bastırdığı parmağı dudaklarıma kapandı. "Şşh, ağlamak için çok erken Kızıl'ım. Henüz hiç bir şey söylemedim." "Güney," demeye çalıştım parmağının üstünde ama benden çıkan ses sadece boğuk bir hırıltı oldu. "Sonra sana vurmanın mantıksız olduğunu kavradım." Yamuk bir şekilde gülerek omuz silkti. "Malum hemen karşımızdaki sana sırıtan evde az dayak yemedin sen." Omuzlarım düştü. Gerçekler en kalleş tokatını suratıma geçirirken acıdan gözlerimi yumdum ve yummamla göz yuvalarımda biriken damlalar iri birer vaveyla şeklinde düştüler yanaklarıma. "Aç gözlerini. Ben konuştuğum sürece gözlerimin içine bakmanı istiyorum." Reddetmek istedim. Güney'e karşı gelmek istedim ama bugün onun gözlerinde mavi kıyametleri gördüğüm her saniye kalbimde yeşeren üzüntü fidanlarının nasıl dallanıp budaklandığını düşündüm. Gözlerimi yavaşça araladığımda memnun olmuşçasına gülümsedi Güney. "Seni bedeninin yediği darbelerden çok ruhunun yediği darbeler öldürdü Kızıl. Kalıbımı basabilirim ki baban seni dövdükten sonra kollarına alıp saçlarını okşasaydı onu affederdin. Sırtına sigarayı bastıktan beş dakika sonra o yanığa üfleseydi atılırdın kollarına." Boğazımda bir hıçkırık birikti, düğümlenerek yukarıya çıktı. Ancak ağzımdan acı vaveylalar çıkamadan Güney'in parmağıyla savaşmak zorunda kaldı. Vaveylam bile direnemiyordu Güney'e. "Şüphesiz bende sana vursaydım beni affedecek, tekrar kollarımda uyuyacaktın." Parmağını yavaşça çeneme indirdiği anda boşta kalan dudağım aralandı ve son söylediğine cevap olarak lügatımdaki kelimeleri topladı. "Ben hiç bir zaman seninle uyumak istemedim." Doğruydu bu birnevi. Ben özel olsun istemiştim aynı yatağı paylaşacağım kişinin. Uyurken doya doya yüzünü izlemek istediğim, sabah olduğunda ise gülümseyerek merhaba dediğim kişiyi istemiştim hep yatağımda, yüzüne bile bakmaktan korktuğum kişiyi değil. "Biliyorum. Ve bu yüzden buradayız." Parmağı çenemdem aşağıya kaydı ve boynumdan ilerleyerek iki köprücük kemiğimin ortasındaki kolyenin üstünde durdu. Kolyeye bastırarak etime gömerken acısını umursamadan gözlerimdeki ölü ağaçların birer birer Güney'in denizindeki fırtınaya düşmesine izin verdim. "Beni buraya geri mi bırakacaksın?" Dudakları yukarı kıvrıldı ama dişlerini göremedim. Başını olumsuz anlamda sallarken "Sen benim biricik eğlencem iken seni nasıl atabilirim ölüme? Daha öpüşüme bile karşılık vermedin üstelik. Seni buraya getirdim çünkü," Başını geneleve doğru çevirdiğinde gökyüzü bunu bekliyormuşçasına estirdi rüzgârını. Eteğim hafifçe havalanıp tekrar bacaklarıma yapıştığında uğursuz bir gürleme iliklerime kondu. Ardından kemiklerime dolanarak asitiyle eritmeye başladı. Yanağıma düşen başka bir iri damla benim gözlerimden düşmemişti. Nisan'ın son yağmuru başlamıştı. "O küçük beyninde silmeye çalıştığın geçmişi geride bırakmanı sağlayan kişiye nasıl ihanet edebildiğini düşünmeni istedim." Başını hızlıca bana çevirdiğinde bu sefer sakinliğini rafa kaldırmıştı. "Söylesene Kızıl, ben olmasaydım şu an ya ölmüştün ya da bir piçin altında inlemekten sesin kısılmıştı." İri damlalar önce yavaşça, kendini alıştırarak sonra ise gerçek yüzünü göstermek istercesine sert ve hoyrat bir şekilde üzerimize yağmaya başladı. Ancak beni döven şey oldum olası nefret ettiğim yağmur değil, Güney'in sözleriydi. "Deme öyle," dedim titrek sesimle. Doğruları söylüyordu ve ben duymak istemeyecek kadar korkaktım. "Hatırlasana, ben gelmeden önce nasıl çığlık attığını, seni becermek için sırada bekleyenlerden nasıl yardım umduğunu tekrar hatırlasana!" Bağırmasına karşılık irkilerek gözlerimi sımsıkı yumdum ve hafifçe geri sıçradım. Yağmur suyu tepemden aşağıya akıyor sanki nefret ettiğimi duymuş gibi tüm bedenimi gaddarca dövüyordu. Hatırlıyordum. Nasıl unutabilirdim ki zaten? Bodrum katından sürüklenerek babamın odasına sürüklendiğimi hatırlıyordum. Önüne malıymışçasına atılışımı hatırlıyordum. Uzun zamandır istediği şeyi benden tekrar istediğini ve cevap olarak yüzüne tükürdüğümü hatırlıyordum. "Çıplaklığını hatırla!" Babamın cevabını da hatırlıyordum. Ya olacak, ya olacak. Başka şansın yok. "Kurtulmak için nasıl çırpındığını hatırla!" Yatağa fırlatılışımın yarattığı etkiyi hâlâ atamamışım gibi titredim. Güney iki eliyle omuzlarımı kavramış yüzüme bağırırken bizi döven yağmur hızlanarak kavgamızı şiddetlendiriyordu. Kirden rengi solmuş taytımın bacaklarımdan nasıl çıkartıldığını, babamın tırnaklarının bacaklarımda açtığı yaraları hatırlıyordum. "Ben olmasaydım o yatakta tecavüze uğrayacağını hatırla!" Sonra kapının açılma sesini ve Güney'in gelişini hatırlıyordum. Gözlerimin içine bakarak babamın ensesine doğrulttuğu silahla ettiği tehtidi. "O gece sana dokunulmasın diye kendi canımı tehlikeye attığımı hatırla ve bugün yaptığını düşün!" "Yeter!" haykırışı çıktı ruhumdan yükselerek. "Yeter!" dedim tekrar son gücümle bağırırken. Şüphesiz ruhumun en içli vaveylasıydı bu haykırış. Kan kusmuşum gibi "Yeter!" derken boğazım parçalanacak diye düşünsemde umursamadım. "Hatırlıyorum lanet olasıca, yeter!" Eğer omuzlarımdan kavramasaydı suyla çamurlaşmış yere kapanacağımdan emindim. Nisan yağmurları güçlü olurdu hep. Bulutların kış boyu akıtılmayan gözyaşlarının bir daha aylar boyunca akıtamayacağı korkusuyla nisanda son bir kez dökerdi gözyaşlarını kirli toprağa. Acısıyla temizlerdi insanların toprakta bıraktığı kirli ayak izlerini. Nisan yağmuruna besleyici derlerdi hep. Belki de bu yüzden besleyiciydi. Acısının sonunu akıttığı için. "Ama senin anlamadığın şeylerde var bunu unutma!" diyerek omuzlarımı kavrayan ellerinden var gücümle kurtuldum. Sendeleyerek geriye gitsemde topuklu ayakkabılarımı çamurlaşan zemine bastırdım ve ayakta durarak açtım gözlerimi. Onun lav olan mavi gözlerine bakarken yeşil ölümüm, nefes almamı sağlayan ağaçlarım birer birer düştüler o mavi lavlara. "Beni kurtardın da ne değişti hayatımda Güney? Sen sadece babamın istekleri yerine getirildiği zaman büründüğü haliydin yıllardır! Neyi değiştirdin hayatımda söylesene! Annemi mi verdin bana?! Kavuşturdun mu ruhumun özüne!" Ellerim yumruk şeklinde omuzlarına vururken bilinçsizce akan gözyaşlarım kendini saklamak ister gibi hızlıca yağmura karışıyordu ama kızarmaya başlayan gözlerim durumumu ele veriyordu. Yine de bu puslu gecede ne Güney ne de ben birbirimizin yüzünün haritasını çıkaracak kadar net göremiyorduk birbirimizi. "O sana anneni mi verdi!?" diye gürledi Güney bana tepki olarak. Geçen günki kavgamızdan farklıydı bu kavga. İkimizin içinde biriken çığlıklar en acı vaveyla şeklinde çıkıyordu dudaklarımızdan. Şüphesiz en büyük vaveyla benimkiydi. "O bana annemden daha fazlasını verdi! Anne sevgisini verdi bana! Hiç görmediğim baba şefkatini verdi anlıyor musun? Sevdi beni Güney! Kırılmamdan korkar gibi sevdi!" Güney sinirle yüzüne yapışan ıslak saç tutamlarını geriye atarken ağlayan bulutlar alnına dökmeye başladı başkalarına su bize asit gibi gelen yaşlarını. "Gözlerimden öptü be gözlerimden! Ellerimden öptü! Avuç içlerimden öptü! Sen olsan unutur muydun Güney? Ben ölsem unutamam, anlıyor musun?" "Tek sorunu seni sevmesi miydi? Ben sevmedim mi Kızıl? Biz sevmedik mi seni?" diye gürledi bir şimşek çakıp kısaca gecenin kör karanlığını yararken. Acı çekiyordu şüphesiz ama benim çektiğim acının yanında onun ki kürdan kutusundaki tek kürdan parçası misali görünüyordu. Benim acım o kürdan kutusunun ta kendisiydi ve insafsızca ateşe atılmıştı ama Güney'in acısı o kutudan kurtulan ve tek başına saklanan bir kürdan tanesiydi. Ben tüm yok olmuşluklarımla yanıyordum o ise tüm hislerini yakmış kalpsiz bir şekilde nefes alıyordu. "Sen beni sevmedin! Sadece bu boktan dünyada seni terkeden annenden sonra içindeki acıyı avutmak için beni kullandın!" Bakışlarında değişip yerini farklı bir şeye bırakan öfkenin boyutu hedef aldığı gözlerime garip bir ifadeyle baktı. Halimin harap olduğunu biliyordum. Yağmur'un sırılsıklam ettiği kıyafetlerim ikinci bir deri gibi üzerime yapışmıştı. At kuyruğu saçlarım bollaşan yerinden enseme yapışmış, kaşındırıyordu tenimi. Övünç şarkı söylerken ağladığımda yüzümdeki makyaj gitmişti ama gözyaşlarım yüzünden yüzümde yer yer kızarıklık vardı. Güney'in de benden farklı olduğu düşünülemezdi aslında. Siyah tişörtü ve pantolonu sırılsıklam olmuş, bir erkeğe göre uzun saçlarının rengi koyulaşmış, alnına, yanaklarına yapışmıştı. Ağladığını düşünmüyordum ama onunda göz çevresi kızarmıştı. İkimizde nefes nefese sürekli kalkıp inen göğsümüzle birbirimize bakıyorduk. "Böyle mi düşünüyorsun gerçekten?" dedi inanmadığını belli eden boğuk ses tonuyla. "Böyle düşünmüyorum, gerçeği söylüyorum." "Ve bunu yüzüme vuruyorsun?" Derin bir nefes aldım ama oksijen sanki benim içime dolmak istemiyormuş gibi etrafa kaçışmış, herkes, her şey gibi beni terketmişti. Terk edilmişlik. Ben hayata böyle başlamıştım işte. Daha doğmadan babam tarafından terkedilmiştim ben. Annem istemediği halde bırakıp gitmişti beni. Güney bedenen yanımda olsa bile onun ruhunun tadına hiç varamamıştım. Aşık olabilirdim belki Güney'e. Bana ruhunu açsaydı şu dört yılda gözüm Güney 'den başka kimseyi görmezdi ama olmamıştı bu. Ben hiç bir zaman Güney'i gördüğü zaman mutlu olan, kendisine dokunması için yalvaran kızlardan olmamıştım. Ne dört yıl önce ne de şu anda. "Bu kadarsın işte!" Bağırarak beni öyle bir itti ki omuzlarımdan daha fazla direnemedim beni içine çekmek isteyen taşlı zemine. Arkaya doğru düşerken kendimi korumak adına ellerimi yere koydum ama ıslanmış olmasına rağmen batan çam kırıkları avucumu kesti. Güney üzerime eğildiğinde bile tek düşündüğüm şey bugün düşeceğim korkusuyla beni sımsıkı tutan çocuğun şimdi insafsızca yere itmesiydi. Güney buydu işte. Ne bir eksik ne bir fazla. Onun merhameti sınırlıydı hep. Fazlası için ruhunuzu da satsanız alamıyordunuz. "Hepiniz bu kadarsınız!" Cevap vermedim onun kükremelerine. Kalkmaya da çalışmadım yerden. Islanmış kıyafetlerimin çamurla dans etmesine izin verdim. Belki yağmurun yıkayarak çırılçıplak bıraktığı benliğimi cam kırıkları ve taşlardan vazgeçemeyen çamur tekrar giydirirdi. Yanardı canım, çok acırdı elbet ama en azından savunmasız olmazdım Güney'in karşısında. "Annem gibisin sende! Seninde ondan bir farkın yok! Kahpesin onun gibi!" Üzerimden çekildiğinde kalkmama izin verdiğini anladım ama haykışları susmak bilmiyordu. "Ne kadar çok sakınırsam başkalarından o kadar çok nefret ediyorsunuz benden!" Cam kırıkları Övünç'ün taparcasına öptüğü avuç içlerime batmasına rağmen umursamadan ve bastırarak yavaşça kalktım ayağa. Güney'in karşısına tekrar dikilirken ise yeşil ölümümü mavi lavlarına cesurca diktim. Yıkılmayacaktım bu sefer. Güney Özbey'e bir zafer tadı daha yaşatmayacaktım. Yeteri kadar yıkıldığımı görmüştü Güney. Bu sefer göremeyecekti. Bu genelev benim değil onun vaveylası olacaktı bu sefer. "Biliyor musun?" diye fısıldadım yağmur sesine karışan titrek sesimle. Boğazım şişmeye başlamıştı. Sanırım bu yağmurun acısını bedenim zor atacaktı üstünden ama ruhum bu anlarıda siyah kavanozunun içine hapsediyor kalbimin kırıklarına gömüyordu. "Keşke gerçekten dediğin gibi aynı annen olsaydım. O zaman seni bırakıp gidebilirdim. Annenin yaptığı şeyi yapacak kalpsizliğim olurdu belki bende de. Ama ben tam dört yıldır bana yaptıklarına rağmen bir kere bile seni bırakmayı düşünmedim. Ve sen beni vurabileceğin en ağır darbeyle yere sermeye çalışırken kendi yıkılışını hazırladın. Gitmeyi düşünmedim belki ama şu an yaptığım şey tam olarak bu olacak." Topuklu ayakkabılarımı hareket ettirerek döndüm ve nefesimi tutarak adım atmaya başladım. İlk nefes alışımda içimde kaçmak için bekleyen gözyaşlarının döküleceğini biliyordum çünkü. Bu sefer olmaz diye geçirdim içimden. Ağlamanı daha fazla görmesine izin veremezsin bu sefer. Güney'i arkamda bırakırken seyrekleşen yağmur damlalarının ne halde olduğunu görmek için başımı kaldırmadım karanlık gökyüzüne. Omuzlarım dimdik tam karşıma bakarken Güney'in sırtımı yakan mavi lavlarını hissediyordum ama dönüp bakmayı reddediyor, adımlarım tökezliye tökezliye uzaklaşıyordum ondan, geçmişimden, beni öldüren, mutluluğumu kursağımda bırakan her şeyden. Dünya güzel bir yer değildi. İçim acıydı, içim kederliydi. Büyümesi için canla başla uğraştığım çiçeklerimi soldurmuştu dünya. Soldurduğu tek şeyin çiçek olduğunu düşünmüştü ama asıl solan şey o çok sevdiğim beyaz papatyaların taç yapraklarına yazdığım hayallerimdi. Umutlarımdı. Annemin adıydı. Beni sevmesini beklediğim adamın eskiz çizimiydi. Güney'den beklediğim sevgiydi. Ve ben en sonunda solan tüm tüm papatyalarımı narin taç yapraklarına kazıdığım umutlarımla birlikte denize salıvermiştim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE