Övünç eve gittiğinde okul dağılalı saatler olmuştu. Öğlemolasında Tuana uyuyakaldığında onu sınıfa götürmesi kolay olmamıştı. Uyandırmaya da kıyamamıştı. Uykuya o kadar hasretle sarılmıştı ki Tuana. Sınıftakilerin bakışları çenesini sıkmasına, sinirlenmesine sebep olmuştu. Nefret ediyordu bu okuldan. Okulda sürünen yaltakçılardan. Tuana'nında nefret ettiğini biliyordu ama onunla arkadaşlık ilişkileri kurması imkansızdı. Tuana ondan uzak durmak için her şeyi yapıyordu. Övünç'de Tuana'ya yakın olmak için her şeyi. Aralarındaki bu savaş sessiz bir fırtına gibiydi. Hep berabere kalıyorlardı ama Tuana'nın göz yaşları devreye girdiğinde Övünç yıkılıyordu. Fırtınaya hortumda dahil oluyordu ve Övünç'ün içindeki her şeyi yakıp, kavuruyor bir enkaza çeviriyordu Övünç'ün bedenini. On sekiz yaşındaki ruhu on yedi yaşındaki güzeller güzeli bir kız yüzünden ölüyordu.
"Keşke," diye mırıldandı Övünç bir eli cebinde diğer eli okul çantasının kulpunda evinin kapısının önüne ilerlerken. "Keşke o gün Güney olmasaydı. Ben gidebilseydim Tuana'nın yanına. Belki her şey daha farklı olurdu."
Kapıya vurdu ve hemen ardından kendini bildi bileli evlerinde çalışan hizmetçi kapıyı açtı. Aynı zamanda Övünç'ün dadısıydı. Ikinci annesiydi.
"Hoşgeldiniz bey oğlum." dedi yaşı kemale ermiş kadın gülümseyerek. Övünç'te ona gülümsedi.
"Hoşbulduk Safiye annem. Bizimkiler nerede."
"Hepsi salonda. Amcanız yine hareretli hareretli konuşuyor."
Bu evde sadece Övünç ve ailesi yaşamıyordu. Amcası, amcasının karısı ve iki kız kuzenide vardı. Kuzenlerinden biri olan Didem Övünç'ten iki yaş küçüktü. Küçük Sarışın derdi hep Övünç ona çünkü kız annesinin kopyasıydı ve Büyük Sarışın lakabı ona kalmıştı. Didem'in kardeşi Dilan henüz sekiz yaşındaydı ve ablasından beterdi. Oysa ablası Didem gayet hanımefendi sakin ve güleç bir kızdı. Övünç'le iyi anlaşırlardı. Övünç tek dostum diyebilirdi Didem için. Ama Övünç'ün Didem'de en nefret ettiği huyu vardı ki sürekli elbise giymesiydi.
Yaşadığı ev hep böyle iki aileye ev sahipliği yapmıştı. Başkası olsa rahatsız olurdu ama aksine evdeki herkes bu durumdan memnundu. Evde hep cümbüş yaşanırdı.
Övünç, Safiye annesinin yanağından öptükten sonra büyük salonlarına girdi.
"Sonra bir baktım şerefsizin biri güzeller güzeli kızımın başına üşüşmüş. Arkasındandan da başka kızla iki erkek daha geliyor," dedi amcası, babasına hararetle anlatırken. Adamların eşleri de tebessüm ederek amcasını dinliyor ve amcasının kızını korumasında anlattıklarıyla gurur duyuyordu. Belli bir yaşa geldikten sonra büyükler küçük çocuklar gibi tebrik edilmeyi bekliyordu.
Övünç'ün gözü ikili koltukta oturan kuzeni Didem'e kaydı. Didem ise bir an önce bu rezilliğin bitmesini istiyormuş gibi bakışlarını salonun her noktasında gezdirirken küçük mavi gözleri kuzeni Övünç'ü buldu ve sevinçle ışıldadı. Övünç'te ona gülümserken Didem ayağa kalkıp "Kuzen!" diye sevinç nidası patlattı. Salondaki dört yetişkinin gözü hemen Övünç'e döndü.
"Küçük Sarışın." dedi Övünç, Didem onun boynuna atlayıp sarılırken. Geri çekilmeden önce de kuzeninin kulağına yardım mesajı bırakmayı ihmal etmemişti.
"Yalvarırım babamı sustur, daha fazla rezilliğimizi dinlemek istemiyorum."
Geri çekildiler ve Övünç gülerek aile büyüklerinin yanına gitti. Daima başının üstünde tuttuğu annesine sıkıca sarıldı yanaklarını öptü. Ardından amcasının karısı Melek Ablasını hafifçe öptü. Melik ablanın sinir olduğu bir şey vardı ki o da ona teyze denilmesiydi. Babası ve amcasını selamladıktan sonra eski yerine oturmuş olan kuzeninin yanına gidip oturdu.
"Amca ne anlatıyordun bakalım ben gelmeden önce." diye sordu Övünç gülerek. Amcası da bunu bekliyormuş gibi hemen tekrar anlatmaya başladı.
"Ah Övünç, oğlum." Bu evde tüm aile büyükleri öz çocukları olmasa bile oğlum, kızım diye hitap ederdi. Hepsinde aynıydı. "Ben bu kızımın gönlünü alayım diye lunaparka götürdüm. Malum elbisesini yırtınca benimle bir ay konuşmadı ya hanımefendi." Amcası Hakan kızına yalandan kötü kötü baktı ve kuzenide Övünç'e sinirle baktı. Övünç gülümsedi. Küçük sarışını sinir etmeye bayılıyordu.
Övünç "Iyi yapmışsın amca. Bu kızın bacaklarını kıralım ki bir daha elbise giymesin." diyince aile büyükleri güldü ama Didem sinirden kızarmış yanaklarıyla hepsini izliyordu.
"Neden elbise giymeme karışıyorsunuz? Seviyorum ben karışmayın ya." diyerek ayağa kalktı ve on altı yaşında değilde altı yaşında çocuk gibi ayaklarını vura vura merdivenlerden çıktı. Çıkarkende pembe elbisesinin eteğini savurmayı ihmal etmemişti. Bilerek yapıyordu. Amacı babasını sinirlendirmekti. Herkes Didem'in bu haline gülerken bir tek Hakan amca gülmemiş aksine sinir olmuştu.
Övünç Hakan amcasının dikkatini dağıtıp lunapark olayını anlattırdıktan sonra akşam yemeğinden önce kuzeninin gönlünü almak için odasına çıktı. Kapıyı açıp toz pembe odaya girerken kendini garip hissetti.
Acaba Tuana'da böyle bir odayı sever miydi? diye düşündü. O da böyle odası olsun ister miydi?
Kuzenini yatağının üstünde oturmuş gençlik dergisi karıştırırken bulunca gülümsedi ve kapıyı kapatıp yanına ilerledi. Kuzeni göz ucuyla Övünç'e bakıp daha sonra hiç umursamıyormuş gibi dergisine döndü.
"Küçük Sarışın,"
Didem cevap vermedi.
"Ah hadi ama küstün mü?"
"Evet."
"Barışır mısın peki?"
"Hayır."
"Çikolata alsam barışır mısın peki?" diye şansını denedi Övünç bu sefer. Bunun üzerine küçük kuzeninin kaşları kalktı ve Övünç'e baktı.
"Beni bir çikolatayla kandırabileceğini mi düşünüyorsun?"
Cevap olarak Övünç muzipçe dudaklarını ısırdı. Evet tamda öyle düşünüyordu.
"Barışırım."
Övünç kahkaha attı ve buraya gelmeden önce diğer kuzeni Dilan için aldığı ama Didem'e nasip olan çikolatayı okul pantolonunun cebinden çıkardı.
"Lunapark maceranız harikaymış."
"Ya hiç sorma." dedi Didem çikolatayı açıp büyük bir zevkle ilk ısırığını alırken. Övünç, Tuana'nında çikolatayı sevip sevmediğini merak etti.
Severdi tabi canım. Her kız çikolatayı severdi.
"Kırk yılın başı babamla, baba kız günü yapalım dedik o da serseri bir çocuk yüzünden bozuldu." Ardından Didem'in aklına o çocuk gelince istemeden güldü. Serseriydi ama çok tatlı gelmişti Didem'in gözüne. Orada moron gibi şoka girmeseydi belki sohbet edebilirlerdi. Ama olmamıştı. Babası çocuğu ve arkadaşlarını kovalamış aksi gibi peşlerini bırakmamıştı. Zaten orada babası olmasa bile Didem bir şey yapamayacaktı. Akranı olan erkeklerden sadece kuzeni Övünç ile bu kadar rahat, bu kadar yakındı. Flörtleşmeyi bile bilmezdi.
"Pek üzgün gibi durmuyorsun."
Didem kuzeninin babasından miras kalan garip gözlerine baktı. "Elbisemi yırttı o, bi' lunaparkla beni kandıramaz. Zaten onuda berbat etti."
Aşağıdan Safiye annenin "Yemek hazır!" sesini duyunca ikisi gülerek ayağa kalktı ve odadan çıktı. Ancak Övünç'ün bacaklarına biri toslayınca durdular.
"Of yine mi sen?" dedi Övünç'ün küçük kuzeni Dilan. "Hep çarpıyorsun bana."
"Ben değil sen çarptın." diyerek savunmaya geçti Övünç hemen ama Didem kolundan tutarak aşağıya çekiştirdi Övünç'ü.
"Uğraşma onunla kokulu silgisini kaybetmiş kokunu özledim diye ortalıkta geziyor aptal."
Didem bu dediğinin üzerine kahkaha attı ve Övünç'te ona katıldı.
Yemek masası hoş bir sohbet içinde geçiyordu. Övünç ise aklı sürekli telefonuna gelmesini beklediği mesajda olmasına rağmen sohbete katılabiliyor, kuzenlerini sinir edip aile büyüklerini hem güldürüyor hemde kendilerini uyarmasını sağlıyordu.
Beklediği mesaj geldiğinde hala sofradaydılar. Övünç annesinin farketmemisini dilerken mesaja baktı ve istediği onayı gördü. Cebine para sıkıştırarak haber ulaştırdığı çocuk ona mesaj atmıştı.
•Gelecek.• yazıyordu mesajda. •Senin dediğin yere gelecek.•
Telefonu tekrar cebine koydu ve evdeki en otoriter kişiye yani annesine döndü.
"Bu akşam dışarı çıkmak istiyorum."
Annesi Hülya ağzına kibarca et parçası atıp çiğnedikten sonra kahverengi gözlerini on yedi yaşındaki oğluna çevirdi.
"Aniden nereden çıktı bu?"
"Aniden çıkmamıştı. Sadece uygun zamanı bekliyordum."
Anne endişeliydi. Her ne kadar oğlunu serbest bırakması gerektiğinin bilincinde olsada korkuyordu.
"Bırak çocuğu gitsin Hülya." dedi babası ve ardından önündeki bardaktan suyunu içip devam etti.
"Zaten bir aydır cezalıydı. Cezası bitti bırak."
Bir aydır Övünç hiç bir yere gitmeme cezası almıştı çünkü Güney ve çetesinin gazabına uğramıştı. Annesi ise oğluna daha çok zarar verirler diye korkudan göndermemişti bir yere. Övünç tamamen iyileşene kadar evden dışarı adım atamamıştı. Hatta Övünç'ü okuldan alıp kuzeninin gittiği koleje yazdırmak bile gündeme gelmişti ama Övünç şiddetle karşı çıkmıştı. Kolejlerden nefret ediyordu. Koleje gitmektense okulundaki pislik kişilikleri çekmeyi yeğlerdi.
Övünç masadan kalkarak "Size afiyet olsun." dedi.
"Nereye gideceksin peki?"
Annesine "Bilmiyorum," diye cevap verdi. "Arkadaşlarla buluşacağız." Kuzeninin benide götür bakışlarını görünce "Hayır Didem." dedi ve yemek masasından ayrıldı.
Yalandı. Övünç'ün arkadaşları yoktu. Bir ay öncesine kadar belki var derdi ama yediği dayaktan sonra onlarda kalmamıştı. Peki mutsuz muydu?
Hayır.
Odasına çıktı ve daha vakti olduğu için duşa girdi. Duştayken Tuana'yı düşünüyordu. Bugünki hallerini. Konuşmalarını. Tuana son ders sınıfta uyandığında çıkış zili çalana kadar kendine gelememiş, aptal aptal etrafına bakınmıştı. Resmen okulda tüm gün uyumuştu. Gelmeseydi daha rahat ederdi belki ama gelmeyi tercih etmişti. Övünç'ün Tuana'yı görerek geçirdiği her saniye önemliydi. Her saniyeyi beynine kazıyordu.
Duşta Tuana'yı düşündüğünden fazla vakit harcamış bu sefer az bir vakti kalmıştı. Aceleyle duştan çıktı ve siyah pantolonuyla, siyah tişörtünü üzerine geçirdi. Islak saçlarını eliyle tararken cebine telefonunu tıkıştırdı. Erkek olduğu için başka bir şey yapmasına gerek yoktu. Doğuştan gelen bir karizması vardı. Vefakaroğlu ailesinden sadece üç erkek kalmıştı. Amcası, babası ve kendisi. Ailesi üzerine titriyordu ama Övünç bunları gereksiz buluyordu. Sonuçta kan soyadıyla taşınmıyordu başka bir bedene. Pekala iki güzel kuzenide Vefakaroğlu ailesindendi ve ileride haklarını alacaklardı.
Şimdi bunları düşünmenin sırası değil diye düşündü Övünç. Şimdi bedel vakti. Ödetilecek bir bedelimiz var.
Mini Cooper'ına atladı ve dediği yere sürdü. Bilerek orayı seçmişti. Güney Özbey tanınan ve korkulan biri olabilirdi ama sadece kendi çapında bir ünü vardı. Henüz tüm şehre adını duyuramamıştı. O yüzden onun kim olduğunu umursamayanların olduğu yere gelmesini söylemişti. Yanında itleride olmadan.
Bu düşünceyle elleri direksiyonu daha sıkı kavradı ve sinirle alt dudağını ısırdı. Okulda herkesin içinde onu döverlerken tabikide karşılık verememişti. Üç erkeğe karşı tek erkek nasıl başedebilirdi ki?
Bu imkansızdı.
"Her şeyden önce," diye mırıldandı Övünç. "Tuana'nın hesabını gör. Istersen seni eşek sudan gelinceye kadar dövsünler önemli değil."
Güney gerçekleri duymak istemeyecek kadar korkaktı. Ortalıkta Tuana'yı ben yaşattım, Tuana benim sürtüğüm, diyerek gezmek kolaydı ama Övünç gerçekleri söyleyince öfkesinden saldırmıştı. Aslında Övünç dövmekte iyi gidiyordu. Ta ki Okan ve Melih arkadaşlarını korumak için gelene kadar.
Sessiz sokağın başında arabayı durdurdu ve inmeden önce çevresine şöyle bir bakınıp derince nefes aldı. Ardından arabadan inip sokağın derinliklerine ilerlemeye başladı. Üç sokak lambası vardı ama biri patlamıştı. Diğeri yorgunca çevreyi aydınlatırken öbürü sanki diğer ikisinin enerjisini emmiş gibi tüm sokağa gram gramda olsa ışığını yolluyordu.
Ikinci sokak lambasını Tuana'ya benzetti Övünç. Yorgun, bitkin ama hala yaşamak için çabalayan.
"Hem buluşalım diyorsun hemde geç kalıyorsun. Ayıp."
Gölgelerin arasına sinmiş beden hareketlendi ve Övünç'e doğru ilerlemeye başladı. Övünç onun yüzünü gördü. Burnuna taktığı halka ve kalın askılı lacivert tişörtüyle dövmeleri açıktaydı. Sarı saçları geriye doğru taranmıştı ama yaramazca dağılmıştı.
Güney, Övünç'e doğru yürürken sırıtıyordu. Hızlı adımlarla Övünç'ün karşısına dikildi ve "Madem geldin, konuşalım öyle değil mi?" derken Övünç'ün yüzüne yumruğunu geçirdi. Yumruk atarken bilerek yüzük takılı olan parmağını seçmiştiki canı daha çok yansın.
Övünç bu ani hareket karşısında geri çekildi ama ağzından tek bir ses çıkmadı. Elinin tersini yüzüne bastırdı ve Güney'e baktı.
"Senden de anca bu beklenirdi değil mi? Hayatında bir kez de olsa adil ol Özbey."
"Benim kitabımda adil olmak diye bir şey yok." dedi Güney geri çekilen Övünç'ün üzerine tekrar yürürken. "Ceza var ve sen hala uslanmayarak cezayı hak ediyorsun." Yumruğunu tekrar Övünç'e savurdu ama bu sefer boşa gelmişti. Öne doğru sendelerken Övünç'ün tekmesine maruz kaldı ve iki büklüm kaldı.
"Ve sende Güney, Tuana'nın boynunu o hale getirerek cezayı hakettin."
Dizini kaldırdı ve Güney'in yüzüne geçirdi.
Güney Övünç'ün elinden kurtulup geriye sendelerken burnunu tutuyordu ama hala gülümsüyordu. Aslında içi öfkeden kaynıyordu. Burada iyilik meleği rolü oynayan aptal aşık biri tarafından Tuana yüzünden hırpalanıyordu. Bu çocuk o kadar aptaldı ki buradaki dövüşü kazansa bile evde canını yakacağı kişi Tuana olacaktı. Övünç'ün ona vurduğu her darbenin acısını Tuana'dan çıkaracaktı.
Çünkü Tuana, Güney'e aitti.
"Biliyor musun?" dedi Güney. Elini kanayan burnundan çekti. Övünç gülüşünü görünce sinirden adeta kudurdu.
"Ben boynuyla uğraşırken altımda öyle güzel inliyordu ki onu orac-" cümlesi yarım kaldı çünkü Övünç üzerine atılmış yumruğuyla yere devirmişti.
"Dokunma lan ona!" diye kükredi Övünç. Yakalarından tutarak kafasını yere çarptırdı. "Ona dokunan parmaklarını tek tek sikerim. Seni sikerim anladın mı?"
Güney aldığı darbeden ötürü başı sersemlemişti ama yılışık tavrından vazgeçmedi. Bu çocukla dalga geçmeyi seviyordu. İmkansıza aşık olmuştu. Tuana imkansızdı. Onların sürtüğüydü. Nasıl Tuana'nın onu sevebileceğini düşünürdü?
"Tabi tabi." dedi ama bunu derken bile aklında Tuana'ya yapacakları geçiyordu. Onu soyabilirdi. Çıplak bedenine dokunurken hissettiklerinden çok genç kızın ağlarken çıkardığı sesten tahrik oluyordu hep. Aynı geçen gece olduğu gibi. Ya da Tuana'ya kendini soymasını ve yıkamasını söyleyebilirdi. Tuana'nın en nefret ettiği bir şey varsa o da çıplak erkek görmekti. Çok sinirlenirsede kendisiyle yatmasını emrederdi olur biterdi. Zaten Güney'in verdiği emirlerle çok şey yapmışlardı.
Övünç daha çok sinir olarak yumruklarından birini geçirdi Güney'in suratına. Güney'in başı tekrar taş zemine çarparken bayılacak gibi oldu ama gözlerini zorla da olsa açık tuttu. Öfkesi elle tutulur cinstendi. Başı zarıl zarıl dönmese bir tane geçirecekti bu gerizekalıya ama hakkını yememek lazım ilk yumruğu sağlam geçirmişti.
"Ona zarar vermekten vazgeç!"
"Bunu benim demem gerekmiyor mu?" dedi Güney ve kendisinden bir yaş küçük erkeğe baktı. "Boynunu sen yanına oturduğun için öyle yaptım. Şimdi de sen bana vuruyorsun ve şu an evde her şeyden habersiz Tuana'n oturmuş masum masum televizyonunu izliyor. Kızıl saçları hafif dağılmış ama yinede güzel. Yeşil gözleri beni bu halde görünce şaşkınlıkla iri iri oluyor ve hergün öptüğüm dolgun dudaklarından adım dökülüyor. Sonra ne oluyor biliyor musun ucube? Onu yatağa çekiyorum. Giydiği zaman kendisini masum hissettiğini bildiğim pembe pijamalarını çıkartıyorum. Hatta hırsımı alamayıp parçalıyorum? Elindeki son masumluğuda alıyorum. Çünkü babası bedeninin ve ruhunun masumluğuna yeteri kadar sıçmış. Birazda ben sıçayım değil mi? Tuana alışık ne de olsa."
"Sus Allah'ın cezası sus!" Övünç sinirle ayağa kalktı ve tekmelerini rastgele savurmaya başladı. Güney acıdan inleyerek iki büklüm olurken Övünç hırsını bir türlü alamadı.
"Bu bedeldi! Eğer Tuana' ya zarar verirsen daha kötüsü olur! Gerekirse seni öldürürüm Özbey! Gerekirse öldürürüm.!"
"Dört yıl önce ağlayan Tuana'yı izlerken aklın neredeydi Ucube? Ben onu orada avlarken aklın neredeydi?"
Güney bir daha konuşmadı. Çünkü Övünç'ün darbeleriyle bayılmıştı.
Ama şöyle bir şey vardı ki Güney haklıydı. Dört yıl önce aklı neredeydi?