Sabah gözlerimi açamıyordum bile. Dün gece eve nasıl geldiğimizi hatırlamıyordum. Ama salonun açık penceresinden gelen güneş ışığı gözlerimi taciz ederken inleyerek gözlerimi araladım.
"Başım," diye inledim elimi başıma götürüp koca bir kazanı tutuyormuş gibi hissederken. Doğrulmaya çalıştım ama bacaklarıma en sevdiği ayıcığını kucaklıyormuş gibi sarılan Güney yüzünden hareket edemedim. Melih'te Güney'e sarılmış uyuyordu. Güney Melih'in böyle yaptığını görse onu topa koyardı, bunu Melih'te biliyordu ama Güney'i sinir etmek hoşuna gidiyordu.
Ben ise nefret ediyordum.
Güney ve Melih uyanmamak istercesine uyurken küçük evimin küçük mutfağından elinde fincanla Okan çıktı. Üçümüzün haline göre Okan daha iyi görünüyordu ama normal bir güne oranla adeta bok gibi görünüyordu.
"Uyanmışsın."
"Yalvarırım şu perdeyi kapat." diyerek ellerimi yüzüme siper ettim.
Okan salonun ortasındaki sehpanın üzerine kahve fincanını bıraktı ve pencereye ilerleyerek siyah perdelerimi çekti. Siyah perde tercih ediyordum çünkü yalnız yaşayan bir kızı röntgenlemeyi seven çok insan vardı.
Elimi yüzümden çektim ve beyaz tavanı gözlerimle taciz etmeye başladım. "Bok gibi hissediyorum."
"Çünkü bok gibisin." Okan başımda dikildi ve eğilip bacaklarıma sarılan Güney'i üzerimden çekmekle uğraştı. Bir iki zorlamanın ardından Güney bacaklarımı azat edip yan döndü. Bu sefer Melih'e sarıldı. Okan'la bu hallerine sessizce güldük.
Okan tekrar ayağa kalktı ve ellerini bana uzattı. Ellerini tuttuğumda beni yukarı çekerek ayağa kaldırdı ama dengemi sağlayamayınca beni bırakmadı.
"Gel şu kahveyi iç, ayılırsın."
Beni sehpanın karşısındaki üçlü koltuğa oturttuğunda öne eğilerek başımı ellerimin arasına aldım. Sarhoş olmak, olduktan sonra yaptıkların güzeldi evet ama sarhoş olduğun gecenin birde sabahı vardı ki o en kötüsüydü.
"İç şunu Tuana." Okan'ın yanıma oturduğunu koltuk çökünce anladım. Başımı zorla kaldırdı ve fincanı elime tutuşturdu.
"Okulu kaçırdım değil mi?" diye sordum fincanı dudaklarıma götürürken. Ilımış kahveyi yudumladım ve o acı tadı boğazımı yaktı. Yüzümü buruşturarak fincanı kucağıma indirdim.
"Hayır, aslında yetişebilirsin ama önce bir duş al. Çok fena kokuyorsun. Ilk dersi biraz kaçırırsın o kadar."
Okan'a bakarken o benim terden nemlenmiş saçlarımı yüzümden çekiyordu.
"Sen yapmışsın."
"Yaptım ama hala bok gibi hisediyorum"
Gülümsemem büyüdü. "Halbuki o bok w******p emojilerinde ne kadar da mutlu, şimdi bizim berbat ruh halimizi tanımlamamızda kullanılıyor."
"Onun aslında bok değilde çikolata olduğunu biliyor muydun?" diye sordu Okan ve ikimiz kahkaha attık.
"Haydi bitir şu kahveyi, sonra duş ve okul." diyerek sırtımı sıvazladı ve ayağa kalktı. Bende kahveyi kafama diktim ve tek dikişte bitirdim. Acı tadı boğazımı öyle yaktı ki mutfağa koştum ve çeşmeden su içtikten sonra kendimi banyoya attım.
Güney ve Melih'i uyandırmamaya karar verdik. Okan bile kötü görünüyordu o yüzden ben motordan indikten sonra o da tekrar eve sürdü. Bende acı kahve ve soğuk duşa rağmen kendime gelememiş ve çatlayan başımla okulun içine girdim. Üçüncü kata kadar merdivenleri tırmanmak tam bir işkenceydi. Ama bunu başardım ve dersin yarısı bitmişken kapıyı çaldım. Alllah'tan ders felsefeydi. Hoca ders sonuna kadar kimseyi yok yazmıyordu
Sınıfın her zamanki bakışları içinde ilerledim ve hocadan özür diledikten sonra beyaz tahtaya yazılmış numaramı avucumla sildim. Ama bu bile benim için çok zor bir eylemdi.
Yerime dönerken ölü gibi bakan gözlerimle Övünç'ü gördüm.Tepki veremedim ama o şaşkın şaşkın beni izliyordu. Yerinden kalktı ve ben kendi yerime oturururken o da oturdu. Çantamı sıranın üstüne koyduğum gibi kafamıda koydum ve banyodan sonra nemlenen kızıl saçlarım yüzüme döküldü. Bunu umursamayarak sanki o an bu sıra dünyanın en rahat yatağıymış gibi uykuya daldım.
♣♧♣
Artık neredeyse çığlık atacaktım. Başımı sinirle kaldırdım ve akıllı tahtadan saçma sapan açılmış müzikle akıllarınca dans ettiklerini sanan kızlara baktım.
İğrenç.
Öğle molasındaydık ve daha beşinci dakikasında imdat çığlıkları atarak kaçacak dereceye gelmiştim. İçki yüzünden başım sızlamaktan öte acıyordu. Normalde içkiyi cuma gecesi içer, cumartesi toparlanır ve bizimkilerle işe çıkardım ama bu sefer perşembe gecesi içmiştik. Şimdi de okuldaki embesiller yüzünden acı çekiyordum.
"Durdurun şu sesi," diye mırıldandım başımı ellerimin arasına alarak ama ben bile sesimi zor duymuştum. Acıdan gözlerim nemlenmişti.
Sınıftaki tahta kurusu kızlardan biri şarkıyı değiştirdi ve öncekinden daha kötü bir ses kulaklarımı tırmaladı.
Olduğum yerde ayağa fırladım. Övünç'ün hala yanımda oturduğuna şaşırmadım. Zaten hiç kalkmıyordu. Hiç arkadaşı var mı diye merak etmedim değil, ama bunu umursamayacak kadar kötü bir haldeydim.
"Çekil çekil." dedim hızlıca yüzüne bile bakmazken. Övünç ayağa kalktı ve bende yerimden çıkıp koşarak sınıfı terkettim. Okulun koridorları bile uğulduyordu. Herkesin sesi beynime çekiç gibi iniyordu. Sağa dönerek kendimi atabileceğin en sessiz yere, yangın merdivenlerine attım. Aslında sürekli burayı tercih etmemin diğer nedeni güvenlik kamerası olmadığı içindi. İçeride kilitli kalmayı umursamayarak -ne de olsa bir çıkış yolu bulurdum- kapıyı kapattım ve merdivenin başına oturup büyük camdan dışarıyı izlemeye başladım.
Yangın merdiveninin kapısı tekrar açıldığında huzurumu kaçıran kişiye sövmek için başımı çevirdim ama gelenin Övünç olduğunu görünce bir şey diyemedim.
Övünç bana doğru yaklaştı ve merdivende yanıma oturdu. Merdivenler dar olduğu için aramızda neredeyse hiç boşluk olmamasına küfrettim. Bana yakın olmamalıydı. Yakınlığı cehennem içinde cenneti yaşatıyordu bedenime, ruhuma, hislerime...
"Neden geldin?" diye sordum acıyan başımı ona çevirerek. Zaten beni izlediğini farkedince içimdeki parazitler konuşmak istercesine hareketlendi.
Övünç gülerek gözlerini gözlerime dikti. "Sınıftakilerin daha fazla gözümü bozmasına dayanamadım."
Dudaklarım kıvrıldı, "Gözlerinin daha fazla bozulacağını sanmıyorum." dedim Övünç'le dalga geçerek ama o buna alınmış gibi durmuyordu. Aksine gülümsemesi genişledi.
"Yapma şöyle." dedim birden. İçim acımıştı gülümsemesini görünce ve bu sesime de yansımıştı.
Övünç'ün kalın ama biçimli kaşları hafifçe çatıldı ve gözlerinden anlamadığını belirten bir ifade geçti.
"Ne yapmayayım?"
"Bakma bana öyle sevecekmiş gibi."
Bunu der demez pişman olarak uyumaktan şişen ama hala bedenim gibi yorgun olan gözlerimi kapattım.
Sonunda Övünç'ün bakışlarına isim koyabilmiştim. Dört yıldır uzaktan gördüğüm o bakışları artık yakınımda görünce ne olduğunu anlayabilmiştim.
Sevecekmiş gibi bakıyordu bana Övünç. Sanki sevecek, beni bu boktan hayatımdan kurtarıp götürecekmiş gibi bakıyordu. Umut veriyordu bakışlarıyla. Yıllar önce annem ölünce hepten yitirdiğim umudu veriyordu bana. Tek bir gülümsemesi, tek bir bakışı hatta benimle konuşurken yaptığı tek bir mimik bile ruhumu iyi hissettiriyordu.
Ve ben bunları hissetmeyi istemiyordum. Bana bunları hissettiren kişinin Övünç olmasını istemiyordum. O yanlış kişiydi.
"Peki ya sen?" dedi Övünç yumuşak bir fısıltıyla. Gözlerimi açtım ve onun mavi-kahverengi gözlerine baktım.
"Ne ben?"
"Sen neden sevmemi istiyormuş gibi bakıyorsun?"
Bir şey diyemedim. Verecek bir cevap aradım ama dakikalar boyunca Övünç'le gözlerimiz birbirine kilitlenmişçesine baktık.
"Ben kimsenin sevgisini istemiyorum." diye mırıldandım sonunda.
Yalan. Sevgiye hiç olmadığım kadar çok ihtiyacım vardı. Karşımdaki Övünç olmasaydı, bizimkilerin düşmanı olmasaydı ona sarılıp beni sev diyerek ağlayabilirdim. Ağlamak istiyordum yalan değil. Ama neden? Düşmanımın tek bir bakışı bile benim kendimi sevdiğimden daha çok sevgi gösterdiği için mi?
Evet.
"Emin misin?" Övünç çok hafif öne eğildi. Ama bu bile nefesini yüzümde hissetmem için yeterliydi. Sıcak nefesi sürekli yüzüme yerleştirdiğim o soğukluk maskesini eritmek ister gibiydi. Hoş kokuyordu. Birinin nefesinin kokusunu beğeneceğim aklımın ucuna bile gelmezdi ama beğenmiştim işte.
"Ben başkasının sevgisini istemeyi yedi yıl önce bıraktım. Umut etmeyide dört yıl önce."
"Tuana," Övünç'ün o iki küçük karpuz dilimi gibi olan dudaklarından ismimi duymak meleklerin kulağıma halalujah şarkısını söylemesi gibi bir şeydi. Öyle zarif, öyle güzel, öyle muhteşemdi ki. O Tuana dedikçe adımı dünyadaki en muhteşem ad ilan edesim geliyordu.
"Umut asla tükenmez."
Dediğine kahkaha attım ama kahkaham başımın sancısı yüzünden yarım kaldı ve yüzümü buruşturdum.
"İyi misin?"
"Hayır." diyerek inledim. Elimi başıma koyup ağrının durması için içimden yalvardım.
"Başın mı?" Övünç hareketlendi ve yan oturmaktansa vücudunu bana döndürdü. Uzun bacaklarını pergel gibi büküp dar açıyla sığdırdı ama iki bacağı arasındaki mesafe baya vardı.
"Evet."
"Çok ağrıyorsa masaj yapabilirim?" dedi soru sorar gibi.
"Masajın işe yarayacağını sanmıyorum."
Övünç güldü. "Deme öyle. Ellerimin şifalı olduğunu söylerler hep. Çok iyi masaj yaparım."
"Eminim öyledir." dedim gülümseyerek ama bedenimi onun bacaklarının arasına çekmiştim. Kendi bacaklarımı onun merdiven basamağında olan bacağının altından geçirdim ve resmen sarmaş dolaş olduk. Ondan uzak durmam gerektiğini biliyordum. Ama sadece biliyordum. İş faaliyete gelince etkisiz elemandım.
Övünç'ün parmakları şakaklarımı buldu ve yavaşça ovalamaya başladı. Dokunuşuyla gözlerimi yumdum ve kendimi parmaklarına bıraktım. İnce uzun parmakları narince şakaklarımda, alnımda gezerken ağrımın hafiflemesine şaşırsamda Övünç'e iltifat etmedim.
"Sana bir soru sorabilir miyim?" dedim birden. Gözlerimi açmamıştım ve Övünç parmaklarıyla sihir yapmaya devam ediyodu.
İşte bu, diye düşündüm. Dünyanın en güzel hissi. Kendimi hiç böyle hissetmemiştim.
"Tabi."
"Gözlerin neden böyle? Sanki mavi gözlü doğacakken araya kahverengi de katmak istemişsin gibi."
Esnememek için zor durdum. Övünç'ün masajı uykumu getirmişti.
"Genetik." dedi Övünç. "Heterokromia hastalığı. Babamdan geçmiş bana da."
"Hete ne?" dedim gözlerimi aralayıp Övünç'e bakarken.
"Hete-rok-ro-mia." dedi Övünç bu sefer heceleyerek. Onu dikkatle dinledim ve dediği terimi hafızama kazıdım.
Heterokromia, unutma Tuana.
"Garip." diyebildim sadece.
"Tuana,"
"Efendim."
"Bende bir soru sorabilir miyim?"
Başım yavaş yavaş Övünç'ün göğsüne düşerken zorla "Evet." diyebildim. Gözümü açamıyordum bile. Uyku düzenim mahvolmuştu ve Övünç'ün parmakları daha çok uykumu getirmekten başka bir işe yaramıyordu.
"Neden Güneylerin grubundasın?"
Soruyu duymuştum. Ama cevap veremedim. O sırada başım Övünç'ün göğsüne düşmüştü. Kas deposu olmasada vüvudundaki kasları hissedebiliyordum. Kapalı gözlerimle kokusunu içime çektim. Mistik kokuyordu. Sıktığı parfüm yoğun olmadığı için kendi kokusunu daha çok alabiliyordum ama şu gerçekde vardı ki kendi kokusu sıktığı parfümden daha güzeldi. Güney hep parfüm kokmuştu şimdiye kadar. Güney'in kendi kokusunu alamamıştım hiç. Okan ve Melih'te aynı şekilde ama onları deli gibi ter kokarken de görmüştüm. Oysa Övünç bambaşkaydı. Onun kokusu bile farklıydı. Kokusuyla bile onun cennetini alabiliyor, görebiliyordum. Bunların hepsi sadece fragmandı emindim ama Övünç'ün cennetinin fragmanı bile Güney'in cennetinden daha güzeldi.
O en güzeliydi.
~~~~~~
Övünç o an hayatında hisetmediği kadar huzurluydu. Tuana kollarının arasında bayılıp gitmişken yüzünde oluşan gülümseme hiçbir şeye eş değer değildi. Kollarını biraz daha sardı uyuyan bedene. Tuana'yı kendi vücudu arasında hapsetti. Uyandığı zaman kötü olacaktı biliyordu ama o an için umrunda değildi. Uzaktan izlemişti Tuana'yı yıllarca. Her şeyiyle uzaktan seyretmişti Tuana'yı. Bu okula ilk başladıklarında Tuana çok farklıydı. Sessiz, soğuk, ürkek ve çekingen. Neden böyle olduğunu hep merak etmişti. Ona hiç yaklaşamamıştı çünkü Tuana yanından bir erkek geçse bile ürkerek geri çekiliyordu. Neden böyle olduğunu çok merak etmişti. Okula ilk başlanıldığında Tuana kuş gibi zayıftı. Vücudu o kadar inceydi ki Övünç onu tek eliyle bile taşıyabileceğini düşünürdü hep. Kızıl saçları bayağı uzun olmasına rağmen bakımsızdı. Onunla her göz göze geldiğinde yeşil gözlerindeki ölülük dikkatini çekiyordu. Cansız yüzündeki göz altı morlukları ceseti andırıyordu.
Ölü demişti okul ilk önce ona. Ölü Kızıl lakabını takmışlardı.
Her şeye rağmen Övünç'ün gözlerine o kadar güzel geliyordu ki Tuana, Övünç onu her okul bahçesinde gördüğünde nutku tutuluyordu. Zaten hep okulun bahçesindeki kuytu köşede kalan banklardan birinde otururdu genç kız.
Daha sonra bir gün okulda haber duyulmuştu. Kızlardan birinin tacize uğradığıyla ilgili. Kızın adı hiç öğrenilmemişti ama yapan çocuk biliniyordu ve hem okuldan atılmış hemde çocuk istismarcılığından hapse atılmıştı. Hapse atılması kolay olmuştu çünkü on ikinci sınıftı ve reşitti.
Aynı gün Övünç yine Tuana'yı gördü. Ama her zamanki soğukluğunun aksine Tuana hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sanki içine zorla yerleşen şeyi ağlayarak atabilecekmiş gibi çabalıyor. Gürültüyle hıçkırıyordu. Derse yeni girilmişti. Ortalıkta kimse kalmamıştı. Zaten Övünç'te sınıfa gidecekti değil mi? Gidememişti. Tuana'yı o halde gördüğünde tek istediği ona sarılmaktı ve bu amaç doğrultusunda hareketlendi. Ama bunu yapmak nasip olmadı. Tuana Övünç'ün varlığını hissetmek yerine başka birinin varlığını hissetti.
Güney Özbey.
Onunla ve çetesiyle aynı sınıftaydı. Dokuzuncu sınıftı ama Güney ve yanındaki iki çocuğun okulda ikinci yıllarıydı. Kalmış olmalarına rağmen umursamıyorlardı.
Güney bir erkeğe göre uzun sayılabilecek dağınık sarı saçlarıyla ve gülümseyen yüzüyle avına yaklaşan avcı gibi sessizce yaklaştı Tuana'ya. Tuana her erkekten ürktüğü gibi Güney'den de ürktü ama Güney onu sakinleştirmeyi başarmıştı. Olanları öylece izleyen Övünç ne hissedeceğini bilemedi.
Daha sonra Güney'in ağzından çıkan laf her şeye noktayı koymuştu.
Artık benimlesin Kızıl. Kimseyle değil, sadece benimle.
O an Övünç'ün içindeki tüm umut parçacıkları teker teker kırıldı, tuzla buz oldu. Kalbinin kırılırken çıkardığı sesi sadece kendisi duymuştu, hepte kendisi duyuyordu.
İmkansızdı artık Tuana. Güney Özbey pençesini birine geçirdi mi bırakmazdı. Bunu tüm okul biliyordu. Tuana'da.
Çok geçmeden okulda herkes Güney'in sürekli yanında gezen Tuana'dan haberdar olmuştu. O zamana kadar kimsenin ilgisini çekmeyen Ölü Kızıl lakabıyla tanınan Tuana birden ilgi odağı olmuştu. Sadece Güney'in değil, çetenin diğer elemanlarınında yanından ayrılmıyordu. Hakkında dedikodular çıkmaya başladı. O sırada Tuana toparlanmaya başladı. Yavaş yavaş kilo alıyor, vücudundaki ölülük yerini güzel ve hayat dolu bir bedene bırakıyordu. Yüzü hiç olmadığı kadar güzelleşmişti ama gözlerindeki o ölü bakışlar hiç gitmemişti. Övünç ona bakmayı bırakmamıştı. Her fırsatta onunla göz göze gelmeyi ihmal etmemişti. Ve Tuana'nın o güzel maviye çalan yeşil gözlerindeki ölü ruhu bir tek Övünç hissetmişti. Yardım dilenen o gözlerdeki acıyı hisseden tek kişi Övünç'tü. Kafese kapattığı o çocuk ruhunu gören Övünç kalbinin acıdığını hissetmişti. Ama bir şey yapamadı. Tuana'nın bu halini her gün yaptığı projeyi gururla izler gibi izleyen Güney bile farketmemişti. O yeni bir Tuana yaratmıştı ama Tuana'nın içindeki ölü, yüzündeki o soğuk maskeyi yok edememişti. Güney bir yerden eksikti. Hiç olmadığı kadar eksik. Ve bunu yüzüne vuruncada Güney işe Okan ve Melih'de katarak yapabildiği en iyi şeyi yapmış, Övünç'e fiziksel olarak zarar vermişti. Üç hafta boyunca Övünç'ün okula gelemeyip, geldikten sonrada sınıfının değişmesine sebep olan şey buydu.
Her şeye rağmen diye düşündü Övünç. Şu an kollarımda uyuyor olması bile büyük nimet. En azından Tuana bana bakıp güldüğünde gözlerinin içindeki ölünün gittiğini görüyorum. Bunun için değer.
Tuana için değer.