BÖLÜM 10

1451 Kelimeler
Sanırım hayatımda çok mutlu olduğum bir an vardı. Doğum günümdü. Benim doğum günümü bir tek annem kutlardı. Yani ölmeden önceye kadar doğum günümü kutlayan biri vardı. Son yedi yıldır ise bırak doğum günümü kutlamayı, doğum günümü bilen bile olmazdı. Aslında bende anımsamıyordum doğum günümü. Mayıs ayındaydı ama hangi gündü? Kimliğime bakmam gerekiyordu. Işte onuncu yaş günümdeydim. Annem yine o güne özel beni uyandırıp, kendisinin ikizi olan saçlarımı okşamıştı. Öyle bir öpüyordu ki annem beni, sanırdınız cennet ayaklarınızın altına seriliyor. Annemden başka kimsenin dokunmasını sevmiyordum bana. Hala da sevmiyorum ama Övünç vardı istisna olan. Gerçi onun bana dokunmasından korkuyordum orası ayrıydı. Annemin bana her zamankinden farklı olarak bir doğum günü hediyesi de vardı. Doğum günümden önce iplere geçirdiği renkli boncukları görmüştüm. Basitti. Çok ama çok basitti annemin doğum günü sabahı ince bileğime bol gelen o bilekliği takması, sonra yüzüme gülümsemesi ve iyiki doğdun en büyük doğrum demesi ama hayatımda hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. Hayatımın başka hiç bir anında o kadar huzurla dolmamıştım. Hatta aynı gün babamdan yediğim dayak bile mutluluğumu almamıştı elimden. Annem benim tek varlığımdı. Tutunabileceğim tek daldı. Sevebileceğim tek kişi, beni gerçekten seven tek kişiydi. Hala da öyle. O bilekliği canım pahasına korumuştum. Sırf benden almasınlar diye bileğime bile takmamıştım. Görüp kıskanacaklar, zarar verecekler diye öyle çok korkuyordum ki nereye saklayacağımı şaşırıyordum. Annemden bana kalan tek şeydi o. Dış görünüşümün anneme benzerliği bile avutmuyordu beni ama şu an bileğimde takılı olan bu bileklik kadar hiç bir şey annemi bana daha yakın hissetmiyordu. "Biliyor musun?" diye fısıldadım elimi annemin mezarının üzerinde gezdirirken. Mezarını bile zorla yaptırmıştım annemin. Küçük olduğum için bu mezar karşılığında babama verebileceğim en iyi şeyi vermiştim yedi yıl önce. Işkence yapabileceği bir beden sunmuştum önüne. Annemden sonra yeni oyuncak olmuştum elinde. "Aradan yedi yıl geçti ama hala kimse senin gibi sevemiyor beni anne." Gerçi ben bunu nasıl umut edebiliyorsam? Yutkundum ve yaşların son bir saattir tükenmezcesine akmasına izin verdiğim gibi izin verdim. Sırf annemin mezarına gelebilmek için evden sabahın altısında çıkmıştım. Güney'le geçen haftasonundan sonra kendimi atacağım ilk yer burası olmuştu. "Annem." Histerikli bir nefes aldım ve Okan sayesinde çiçeklerle donattığım mezarının kokusunu içime çektim. Bari mezarı güzel koksun demiştim Okan'a. Yaşadığı yer hiç güzel kokmazdı, bari mezarı güzel koksun. "Ne zaman bitecek bu ayrılığımız Didem Sultan?" Cevap vermesini öyle çok istiyordum ki. Ona o kadar çok ihtiyacım vardı ki nasıl nefes aldığımı bile bilmiyordum tek varlığımın yokluğunda. Ne kadar acı veriyor değil mi? Hayattaki tek varlığınızın zorla elinizden alınması. Belki bunu düşününce bile çığlık atmak istiyor sadece düşünce olduğuna dair kendinizi avutuyorsunuz. Oysa benim avunacak bir durumum yok. Ben bizzat yaşıyorum bu durumu. "Biliyorum sana sözüm var." Elimi kaldırıp artık görmemi engelleyen yaşları beceriksizce sildim. "Ne olursa olsun okuyacaktım. Beni zorladığın tek şey buydu." Gözyaşlarımın arasından burukça gülümsedim. "Mesleğime bile karışmamıştın. Sesim seninki gibi güzel diye istersen şarkıcı bile olabilirsin demiştin. Yeterki okuyayım. Annem," Duraksadım ve yutkundum. Konuşmak zordu benim için. Cevap alamayacağımı bile bile konuşmak çok zordu. "Sana Annem demeyi bile nasıl özlediğimi biliyor musun? Annem dedikten sonra o mutsuz gözlerinde gördüğüm ışıltıyı ne kadar özlediğimin farkında mısın annem? Her şeyini nasılda özlüyorum senin." Buraya gelmek başlı başına hataydı benim için ama geliyordum işte. Gelip ağlamaya da devam edecektim. Bu toprağın üzerine daha çok gözyaşı akıtacaktım ben. Hayatımda boyunca hep annemin dizlerinde ağlayacaktım. Ölmüş olması bir şeyi değiştirmeyecekti. Aynı bir tek onu sevdiğim gerçeğini değiştirmediği gibi. "Seni o kadar çok israf ettiler ki annem. Ben her zerrene muhtaçken başkaları o kadar israf etti ki seni." Hıçkırarak toprağı yumrukladığımda dişlerimi canımı yakarcasına sıkmıştım. "Toprağın altında olmandan nefret ediyorum anne! Bana cevap verememenden nefret ediyorum! Gülümsemeni görememekten nefret ediyorum! Rüyalarıma da gelmiyorsun artık! Ben neden uyuyorum sanıyorsun anne! Neden seni değil kabuslarımı görüyorum! Gel artık anne! Yalvarıyorum gel! Bıktım artık sensizlikten! Zaten sensiz günlerim acı veriyor, bari rüyama gel anne. Rüyalarıma gelmeyeceksen uyumanın ne anlamı var annem? Annem ne olur annem." Sonlara doğru ağladığımdan dolayı sesim iyice berbat bir incelikte çıkarken başımı kaldırdım. Açık mavi gökyüzüne bakarken toprak kokan ellerimle yüzümü sildim ve ayağa tökezleyerek kalktım. Hafif adımlarla giderken kalbimdeki sancıyla dayanamayıp elimi kalbime koyarak mezar mermerlerinden birine çöktüm ve bakışlarım yere odaklıyken derin bir nefes aldım. Acı veren nefesim boğazıma takılsada tekrar derince nefes aldım. Ne kadar öylece durduğumu bilmiyordum ama sonunda başımı kaldırdığımda az daha çığlık atacaktım. "Bismillahirrahmanirrahim." dedim korkarak karşımda dikilen kadına bakarken. Bana öylece bakıyordu. Hiç bir tepki vermeden. Bende ona baktım. Benim gibi kızıl bir kadındı. Ama yüzü o kadar beyazdı ki tebeşir alt etmişti yanında. Korksamda ne yapacağımı bilemediğimden nazikçe gülümsedim ve "Merhaba." dedim. Hala yüzümde gözyaşları vardı. Kadın konuşmadı. Bana bakarken kafasını çevirdi ve zarif adımlarla, sanki uçuyormuş gibi yürümeye başladı. Tek tek her mezar taşının üzerinde duruyordu. Onlara bakıyor ve yine aynı sessizlikle uzaklaşıyordu. Bir süre kadını izledikten sonra beynime farklı bir detay dank etti. "Annem," diye mırıldandım kendi dediğim şeye kendim bile inanamayarak. Kadını incelediğimde yüz hatlarını tuhaf bir biçimde anneme benzettim. Sadece annem bu kadar beyaz değildi. Ama beni asıl anne düşüncesine iten şey kadının giydiği kıyafetteydi. Annemin her zaman giydiği hatta giydiği zaman aramızda sürekli şaka yaptığımız lila rengi tişörtü vardı üzerinde. Bol, kolları dirseklere gelen eskimesine rağmen annemin hala giydiği o lila tişört. Aslında ilk zamanlarda mordu ama rengi açıla açıla lila olmuştu. Annem ne zaman o tişörtü giyse toz bezini giymişiz yine Didem Sultan derdim hep. O tişörtü unutmam imkansızdı. Annem ölürken bile o tişört vardı. Nasıl unutabilirdim ki? Yine de tesadüf olamaz mıydı? Olamaz! diye haykırdı iç sesim bana. Baban o tişörtü yakmıştı annenin kokusunu alma diye nasıl tesadüf olsun? Başımı hayır anlamında sallamaya son verip kadına tekrar baktım ama yoktu. Zangır zangır titreyen bacaklarımla ayağa kalktım ve okul çantama sıkıca tutunurken sırtıma astım. "Saçmalama Tuana!" diye azarladım kendimi. "Yaşadıkların ağır geldi sonunda delirmeye başlıyorsun galiba aptal kız!" Sadece kendimin duyacağı bir sesle azarlama işinden sonra koşarak mezarlık çıkışına ilerledim. Deli gibi korkuyordum. Daha önce başıma böyle bir şey gelmemişti. Ben normalde mezarlıktan korkan bir kızdım. Tek varlığım burada diye geliyordum mezarlığa. Bir de annemin hayaletini görürsem delirirdim. Mezarlığın çıkışına yaklaşık beş metre kalmıştı ki o kadını tekrar gördüm. Modelini bilmediğim -ben zaten hiç bir arabanın modelini bilmezdim- hoş bir arabanın içine oturdu kadın ama araba hareket etmedi. Öylece durdu. Kadında sadece karşısına bakıyordu oturduğu yolcu koltuğunda. Sanki bana kasıtlı olarak bakmıyordu. Çığlık atmamak için duaklarımı dişledim. Merakıma yenik düştüm ve beyaz arabaya yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Bu yaşadığım neydi bilmiyorum ama çok korkuyordum. Hemde çok. Arabaya yaklaştığımda sürücü koltuğunda da yabancı bir amcanın oturduğunu farkettim. Köylü birine benziyordu görünüşü giyimi filan. Beni farkedince arabanın kapısını açtı ve o bana ilerlerken bende kadının oturduğu kapıyı açtım. Bana döndü suratı ama hala ifadesizdi. "Şey," dedim cesaretimi zar zor toplayarak. O an aklıma onlarca soru geldi. Yapmak istediğim onlarca şey vardı ama dudaklarımdan benden bağımsız tek bir cümle döküldü. "Elinizi öpebilir miyim?" Kadından tepki gelmedi. Yanıma gelen amca bana gülümseyince gerginliğim biraz olsun gitti ve amca kadına döndü. "Elini öpmek istiyor kızcağız elini uzat." Kadının gözleri kızım diye haykırıyordu sanki. O kadar dolu dolu olmuştum ki ne yapacağımı bilmiyordum. Beynim uyuşuyordu ve uyuşan kenarlarından sıcak lavlar akıyor gibiydi. Kadın elini uzattı. Normal biri olsa hareketlerini robot gibi yaptığını söyleyebilirdi ama oldukça doğaldı. Elini elimin içine alırken kalbim boğazımda atıyordu sanki. Sıcak tene karşı korkudan buz gibi kesilen tenimle irkilmesini bekledim ama yine tepki gelmedi. Sanki gerçekten annemin elini öpüyormuş gibi dolu gözlerimle kadının elini öptüm ve kokusunu içime çektim. Toprak kokuyordu. Mis gibi toprak. Annemin toprağı... Elini öptükten sonra amcaya dönmeden önce kadına baktım ama onun gözü bu sabah sol bileğime taktığım annemin doğum günü hediyesi olarak yaptığı bilezikteydi. Bu kalbimi daha çok sıkıştırdı ve zaten dolu olan gözlerimle amcaya döndüm. "I-iy-iyi g-gü-günler." dedim kekeleyerek. Arkamı döndüm ve koşmaya başladım. Arkama bir daha bakamadım. Kalbimin dayanamayacağını bildiğimden bakamadım. Allak bullak kafamla, artık paranormal olduğuna kanaat getirdiğim olayla okula kadar koştum. Bu yaşadıklarımı birilerine anlatmalıydım. Ama kime anlatacağımı bilmiyordum. Güney'ler beni dinlemezdi ki! Dalga geçip delirdiğimi söylerlerdi. Okan bile yapardı bunu. Kırk beş dakikalık koşmanın ardından ruhumun olduğu kadar bedeniminde boka döndüğü halde okuldan içeri girdiğimde gözüme ilk bahçede yukarıya çıkmak üzere olan ama beni görünce yolunu benim için değiştiren Övünç takıldı. Derin derin nefesler alıyor, boğazımdaki.yanmayı ve kalbimdeki o lanet sıkışmayı geçirmeye çalışıyordum. Annemi düşündükçe de göz yaşları yıkıyordu koştuğum için pancar gibi olan yüzümü. Güney'ler bugün okula gelmeyeceği için Övünç'ün bana doğru gelmesine izin verdim. Onunla olan bir hesaplaşmam vardı ama yaşadıklarımın etkisiyle unutmuştum. Övünç endişeli bakan gözleri ve korkuya esir olmuş yüzüyle karşıma dikildi. "Ne oldu sana?" diye soruyordu sanırım çünkü her şey kayıyordu gözlerimde. Nefes alamadım ve zaten okulda sürekli ilgi çektiğimden bu halim daha kötü bir etki yarattı. Vücudum nefes almak için direnmekten vazgeçti. Çünkü ben, Tuana Karaca tüm okulun önünde Övünç'ün kollarına düşerek bayılmıştım. Bayılırken ise son düşündüğüm annemin toprak kokan eliydi. Annemdi o kadın biliyordum. Annem olmasına ihtiyacım vardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE