BÖLÜM 7 'kaçak'

4140 Kelimeler
KARANLIK DOLUNAY Bölüm Şarkısı : Mabel Matiz - Tanrıdan Diledim 7 . BÖLÜM ' KAÇAK ' “Ama artık umurumda değil!" Duyduğum cümlelerle beynim kaynamaya başladı. Daha bana seslenenin o olduğunu kavrayamazken, şimdi de söyledikleri. Ben sesini bırakın kendisini bile unutmuştum. Nereden çıkmıştı şimdi bu böyle bir anda? Onun sesi bile yetmişti beni geçmişe götürmeye. Kafamın içinde zar zor bastırdığım o sesler yeniden avaz avazdı şimdi. O kadar çok konuşan vardı ki nereye bakacağımı, ne yapacağımı bilemiyordum. Gözlerim kısılmıştı. Elim alnıma gittiğinde rüyada olmayı diledim. Yalnızca kötü bir rüya olmasını. Hafızamda bir tozlu kitabın kapağı açıldı ve sayfaları birer birer hışımla çevrildi. O ana gittim. Acım çarşaf çarşaf serilmişti, acımasızca yıllardır kat ettiğim yolda yokuş aşağı düşüyordum. Onu en son gördüğüm de.. Babam.. Babamın öldüğü gündü. Onu benden aldıkları kara gündü. Ayaklarım bedenimi her an taşımaktan vazgeçip, kendini bırakıverecekti. Titremelerim her saniye arttıkça ben sesin geldiği yöne dönmekten deli gibi korkuyordum. Eğer ona dönersem geçmişime de dönecektim. Bu çok canımı yakmıştı. Bu beni deli gibi ağlatmaya yetecekti. Tüm geçmiş bir film şeridi gibi Atlas.. Bunca yıl sonra neden gelmişti ki? Onu tamamen unutmuştum ben. Aklıma bile gelmemişti. Zaten amcasını öldürmeden önce kayıplara karıştığını hatırlıyordum. Ondan asla haber alınamadığını, her şeyi bırakıp yurt dışına gittiği söylenmişti. Şimdi neden burada benim yanımdaydı? Neden çıkmıştı karşıma! Bunca yıl sonra neden? Neden kapağı kapatılmış bir kitabın kapağı açılmış gibi hissediyordum? Neden anı denilen illetin çemberine düşmüştüm de o zamanların kokusu doluyordu burnuma? Bu bana acı vermekten başka hiç bir işe yaramıyordu.. Yoksa amcasının.. Ben mi? Benim yaptığımı mı? Allah'ım lütfen yardım et! Ağır adımlarla arkamı dönmek için hareket ettim. Şimdi parçalarcasına sımsıkı tuttuğum sırt çantamın askıları, daha fazla dayanamayıp ortadan ikiye ayrılacaktı sanki. Kalbim de tıpkı öyle avuçlanıyordu işte. Canım çok yanıyordu. Neler olabileceği gözlerimin önüne geliyor, beynimde ki sesler asla susmuyordu. Derin bir nefes alarak arkama tamamen döndüm. Tam karşım da siyah bir arabaya yaslanmış, kendinden emin bakışlarıyla tereddütsüz bana, gözlerimin en içine bakıyordu. Kalbim bugün ikinci kez yerinden çıkmak için avaz avazdı şimdi.. Üstelik benim elim de olan bir şey de değildi bu. Kendiliğinden oluyordu bu! Titrekçe yutkundum. Bakışlarımı yere indirip "Sen.." diye fısıldadım yalnızca. Zaten ne söylenirdi ki, ne diyebilirdim?! Karşım da arabasına yaslı duran adam doğrularak, bir kaç adımla tam karşıma geldi. Burnumun ucuna. Ayaklarımız her an birbirine değdi değebilirdi. Her an! Kalbimin sesi artık dışarıdan duyuluyor olmalıydı. Zira ben hareketlerini hissedebiliyordum. Kafamı kaldırdığım an görüş açımın tam sınırlarındaydı. Yutkunmak istedim. Dört yıl önce gördüğüm adamdan eser yoktu. Geniş omuzları, hafif uzatıp alnına dökülmesine izin verdiği gece siyahı saçları ve kahverengi hareleri tüm heybetiyle karşımdaydı. Beni izliyordu hem de gözünü kırpmadan.. bakışları çok karanlıktı. O karanlıkta kaybolacağımı düşündüm. O gözlerin ardı simsiyahtı halbuki, o bakışların ardı karanlıktı.. Bunu anladığım an tekrar yutkundum sertçe. Aramız da çok az mesafe olmasına rağmen hareket edemedim. Aslında kaçıp gitmem gerekirdi. Ardıma bile bakmadan üstelik.. Olması gerektiği gibi.. Ondan en uzağa.. "Niye konuşmuyorsun?" diye sordu bir an da. Kilitlenmiş gibi kaldığımı görebiliyordu. Ben ne diyebilirdim ki hâlâ düşünüyordum. Hâlâ örseliyorum bir şeyleri. Dudaklarım hareket etmek için uğraşmıyordu bile. Zaten hareket etse ne çıkabilirdi ki dışarıya? Gözümün önüne amcası geliyordu acımasızca. Kalbim bin parçaya bölünüyordu sanki. Bunun acısını fiziksel olarak hissediyordum.. Ben bir şey demeye kalmadan o tekrar araladı dudaklarını. "Dur tahmin edeyim," dedi başını düşünür gibi yukarıya kaldırınca adem elması gözler önündeydi şimdi tüm ihtişamıyla. Tekrar gözleri bir an da benimkilerle buluşunca "söyleyecek bir şeyin yok." diye bağırdı. Ama sesi sakindi de, bunu nasıl başarmıştı? Söyledikleri beynim de şimşekler çaktırdı. İrkildim. Olduğum yerde arkaya gitmek için hareket etmek istedim ama o buna izin vermedi. Burnunun ucundan ayırmadı. Onun gözlerin de şimşekler çakıyor, her çakıp ortaya dökülen ateş parçaları beynimi ve düşüncelerimi hedef alıyordu sanki. Ben ne düşüneceğimi bilemiyordum böyle! Lal olmuştum sanki. Bir iki adım geriye gitmek istedim ama o buna yine izin vermedi. Bileğimi sertçe kavrayıp daha da yaklaştı. Aramızda ki mesafe sıfıra inmişti. Ne yapmaya çalışıyordu? Sıktığı bileğim şimdiden sızlamaya başlamıştı. Canımı yakıyordu. Şimdiden. Şimdi görüş açımda onun sağ omzu vardı. Yanaklarımız birbirine değmiyordu ama bu yersiz yakınlığı yüzünden ateş gibi olan yanağıma değse irkilip geri çekilirdi. Dokunduğu yer cayır cayır yanıyordu. Bunu hissediyor muydu? Kulağıma iyice yaklaşıp "Ama mesela," dedi nefesi kulağımı yalıyordu ve ben o saniyeler nefes almayı unutmuştum. "Başın sağ olsun diyebilirsin. Amcam öl-müş ya!" dediğinde artık ayakta duran bedenim gevşeyip, yer çekimine kafa tutmaktan vazgeçti. Bunca sene sonra neden bu soruyu gelip bana soruyordu bu? Ayrıca ölmüş de ne demekti? Nasıl emindir öldüğünden? Nereden çıkartmıştı bunu? Tam düşeceğim sıra güçlü iki el kollarımdan tutuyordu şimdi. Tüm ağırlığım bu iki eldeydi. Sımsıkı tutuyordu. Bir daha hiç bırakmayacakmış gibi... "Bırak!" diyerek tüm gücümle ittirmeye çalıştım ama karşımda ki dev adam buna izin vermedi. Ellerini daha da sıklaştırarak benim tekrar nefes alış verişimi tıkadı. Daha da yaklaştı, çok daha.. Haddinden fazla.. Tekrar kulağıma "Bırakırsam, düşeceksin." diye fısıldadı. Tuttuğum nefesi vermenin tam zamanı diye düşünerek göğüs kafesim hızla inip kalktı. Ellerim hâlâ deli gibi titriyor, beynimdeki uğultular bir saniye susmuyordu. Saniyelerdir aynı pozisyon da durduk, sanki biraz daha sakinlemiştim. Çok tuhaf, beni girdabın içine atıp karanlıkta bırakan da o, girdapta görünmez pencere bırakan da oydu. Bunlar bana çok fazlaydı, çok.. “Düşmek istiyorum, bırak!" dedim sertçe. O ise bir saniye bile düşünmeden, kolumdan tuttuğu ellerini gevşetti. Bırakmasıyla tüm ağırlığım yalpaladı. Tüm bedenim, bıçak gibi kesildi. Bacaklarım daha fazla dayanamayıp, büküldüler. Refleksle ellerimi yere kapattım. Ama hiç bir yerim acımadı. Beni çok sert bırakmadı ama anlık yaptığı bu davranış beni ürküttü. Bundan sonrası için bir fragman gibiydi sanki. İçim de oluşan bu şeylere dur diyemedim. Saçlarım şimdi önüme dökülmüşlerdi. Dizlerinin önündeyim. Dizlerimin üzerindeydim. Bana bakışlarını görmek istedim. Bana tepeden bakan bakışlarını. Ama kafamı kaldırıp yüzüne bakmaya mecalim de cesaretim de yoktu. Bana yaptığı bu şeyi ömrüm boyunca unutmayacaktım. Fazla vakit kaybetmeden avuçlarımı yere bastırarak, destek aldım ve ayağa kalktım. Şimdi daha iyiydim. Sanırım ayağa sağlam kalkmak için düşmem gerekiyordu ve bende bunu başardım. Babam gittiğinden beri ben hep düştüm, hep kendim kalktım. O yüzden dizlerim alışkındı. "Ne istiyorsun?" diye sordum ciddiyetle. Şimdi ikimizde gözlerimizin içine bakıyorduk. Ellerini rahat bir şekilde kot pantolonuna yerleştirdi. Topuğuyla sallandı. "Sen mi annen mi?" diye sordu bir anda. Ne dediğini anlamaya çalıştım. Ne demekti ben mi annem mi? Kaşlarımı çattım, karşımda ki adam alayla karışık ciddi yüzü gözlerimi tarıyordu. Aramız da esen rüzgarın şiddetini hissettim. Buz gibiydi ortam. “N-nasıl anlamadım?" gerçekten anlamamıştım. Yüzünde bu sefer daha farklı bir şey belirdi; alayın yanın da vicdansızlık gibi. Kalbim duracaktı sanki. Bir insan nasıl bu kadar soğuk bakar, hırslı bakar, öfkeli bakardı? Bakabiliyordu? Belki de bu ona has bir şeydi. Sağ elini cebinden çıkarttı. Ağır ağır yüzüme doğru yaklaştırdı. Yüzüme dökülen saç tutamlarından aldı işaret ve baş parmağının arasında ezerek "Biliyor musun, senin zekana hayrandım, hep," dedi beni bozguna uğratarak. Hâlâ ne demeye çalıştığını anlamıyordum. Beynim iflas etmiş durumdaydı ve titreyen bedenim de buna hiç yardımcı olmuyordu. Neden korkuyordum ondan bu kadar? Sanki saatlerdir o pozisyondaymışız gibi geldi bana. Saniyeler geçmek bilmiyor, ben git gide kapana kısılmış gibi hissediyordum. Elimi kaldırıp saçımı tuttuğu elini yakaladım ve sertçe ittim. O da buna itiraz etmeyip, elini saniyesin de düşürdü. Gözleri tekrar gözlerimi buldu. Şimdi gözleri alayı daha da içine çekmişti sanki. Benimle dalga geçiyordu. "Ne saçmalıyorsun," diye sordum sertçe. "Ne demeye çalıştığını anlamıyorum. Açık açık konuşsana!" aslında o açık açık konuşmuştu ama ben anlamamıştım. Anlamamazlıktan geliyordum. Elini tekrar cebine soktu. Gözlerine yerleşen alayı dikkate almak istemedim. Almadım da. Dilini damağına vurdu. "Anlayacaksın," dedi dişlerinin arasından "Anlatacağım. Ve bunun için de," diye mırıldanarak arkasında ki arabayı kafasıyla işaret etti. "Benimle gelmek zorundasın." Beynim artık durmuştu. Ne diyordu bu! Beni nereye götürecekti ki? Beni ne yapacaktı? "Sen yine ne saçmalıyorsun, çekil şuradan." deyip yanından geçip gitmek istedim. Ama o ve onun iri elleri buna izin vermedi. Yerim de mıh gibi kalmıştım. Kolumdan tutan elleri daha da sıkılaştı. Canım yanıyordu ama bunu ona söylemedim. Yüzümde mimik dahi oynamamıştı. Derin bir nefes alıp "İnan bana şu anlık canını yakmayacağım ama şimdi benimle gelmezsen, senin yerin de annen olacak. Ve," dedi ellerini daha da sıklaştırıp "Ona sana davrandığım gibi nazik davranmam, davranmayacağım." Anne kelimesini duyar duymaz, beynimden aşağı dökülen kaynar su tüm vücudumu yaktı. Hareket edemedim. Ruhum parçalandı. Bedenim kor kor.. "Sen bana, bize ne yapabilirsin ki?" diye sordum "Biz sana ne yaptık?" bu kendini acındırmak değil. Bu karşımdakinin bana merhamet etmesini istediğimden değil. Sadece neyi nasıl yapabilirim onun vaktini kazanmak için. Ben ne bu adamla giderim, ne de göz göre göre annemi bu adama veririm. Üstelik ne biliyor ne bilmiyor onu da öğrenmem gerekiyordu. Çünkü o adamın öldüğünü de nereye gömdüğümüzü de annem ve benden başka kimse bilmiyordu. Ölümünden birkaç ay sonra annem göstermelik olarak çeşitli yerlerde kayıp ilanı vermiş, devlet tarafından da aranmaya başlanmıştı. Ama bundan yaklaşık altı ay önce de devlet tarafından artık bulunamadığına dair bir kanıya varılmış, böylelikle de kayıtlarda kayıp ya da ölü olarak gösterilmişti. Annem o kadar titiz çalışmıştı ki bu konuda. Bizi hedef gösterecek ya da şüpheye düşürecek hiçbir delil yoktu ortada. Hala böyle olunca da o şerefsizin üstündeki tüm mal varlığı eşi olduğu için anneme kalmıştı. Ben her ne kadar kullanmak istemesem de annem her defasında bu bizim hakkımız diyerek beni ikna etmişti. Zaten şu an yaşadığımız ev babama ait bir evdi. O da ölmeden vasiyetinde ölümünden sonra evi de benim üzerime geçmesini belirtmiş. O yüzden o konu da kimse hak talebinde bulunamıyordu. "Bana bir şey yapmadınız zaten," diyen sesi kısıktı. Gözlerine yerleşen öfke tekrar ortaya çıkıyordu ve ben kendime bile itiraf etmekten korktuğum şeyi gözlerime yerleştirdim. Ben bu adamdan korkuyordum. Ne demeye çalıştığını hâlâ anlamıyordum. "Bana, amcama ne yaptığınızı, bu işin de üzerini nasıl örttüğünüzü teker teker söyleyeceksiniz!" bakışlarına acımasızlık peydah olmuştu. Öyle gözü dönmüş gibi bakıyordu ki bana gözlerinin içine bakamamıştım! İnsanın acıları gün yüzüne çıktıkça, kendi yüzünden uzaklaşırmış insan. Benim içimde ki kız çocuğu bir kez daha vicdanını susturmak zorunda kaldı. Ve ben acımı bir kez daha yem ettim tüm yüzlerime. Ellerinin sıklığı biraz daha azaldı. Ama keskin bakışları bir saniye bile hafiflemedi. Bir tek bana mı böyle bakıyordu bu adam? Bu kadar öfkeli bu kadar duvarlı bu kadar acımasız. Gözü dönmüşcesine? "Ben bir şey bilmiyorum,. Söylediklerinden de hiçbir şey anlamadım. Amcan yok kayıp bilmiyor musun bunu?" diye mırıldandım. Yüzüm yerde, vicdanımın sesi kısık, kalbimin yangını harlı. “Kayıp falan değil!” diye haykırdı yüzüme doğru “Sen veya siz ona ne yaptıysanız yaptınız! Bunu bana söyleyeceksiniz.. yoksa çok fena canınızı yakacağım!” “Ben bir şey bilmiyorum diyorum bırak kolumu, bırak!” Tir tir titriyorum ve karşımdaki adam bunun farkında. Neyi nasıl anlatacaktım sana? Ben zaten yıllardır bunun azabıyla yaşıyordum. Kimseye tek kelime edememek, her gün sabah uyandığın da ellerinde kan kokusunun olduğunu hissetmek ne demek biliyor musunuz? Ben biliyorum! Nasıl mı biliyorum? Annemi benden çalan, giden on beş yılın, çocukluğumun hesabını bile soramadan geberip giden, ve bana tecavüz etmeye kalkan o pislik adamın ölmeyi hak etmesine rağmen ellerin de kanının kokusunu her saniye aldırtan o adamın gölgesi her an her saniye benim peşimde. Ben hayat mı yaşıyorum sanıyorsunuz? Ben sadece nefes alabiliyorum. Sadece nefes. "Yaa," dedi sesindeki alayı hâlâ tazeydi “O zaman annen biliyordur ha? Seninle vakit kaybetmeyelim madem." Kafasına koymuştu, bir şeyleri açığa çıkartmaktı amacı. Bir kaç saniye kafamı yerden kaldırmamı bekledi. Benden olmayan cevapları bekledi. Benden mühürlenmiş soruların zehirli cevaplarını bekledi. Bilmiyordu ki o mühür açılırsa, onu da beni de zehirleyecekti. Yalnızca bizi de değil tüm dünyayı belki de. Neden anlamak istemiyordu !? "Haklısın belki de. Seninle olacak iş değil bu." deyip arkasını döndü. Hızla yürümeye başladı. Arabasına bir kaç adım kala ne yapacağını anladım. Anneme gidecekti. Hem ona daha kötü davranacaktı. Sorularının cevabını almadan da ne beni ne annemi bırakmayacaktı. "Seni polise şikayet ederim!" dedim tüm gücümle. Son kozum buydu. Bu da işe yaramazsa ne yapacağım hiç bilmiyorum. Söylediklerimle bıçak gibi yerinde durdu. Ne yapmaya çalıştığımı anlamış gibi sırtını döndü. Yüzü tekrar yüzümü tarıyordu. Daha sonra bir alay dalgası yayıldı yüzünde. "Peki," dedi keskin bir tonla "Hatta dur," deyip elini üzerinde ki deri ceketinin iç cebine attı. Siyah bir telefon çıkartıp bana uzattı. " Bundan ara, sana yazmasın!" Öfkemin sonundaydım. Resmen benimle alay ediyordu. Yapamayacağımı biliyordu. Blöf yaptığımı ve daha fazlasını da.. Bıkkınlıkla bir nefes verip başımı yere eğdim. Yapamazdım. Ne diyebilirdim ki zaten? O da bunun farkındaydı.. Bir şeyler biliyordu bu adam.. Ama ne biliyordu bilmiyordum, anlayamıyordum.. Aradığım polis memuruna da ne diyebilirdim ki? Amcasını öldürdüğüm adam beni alıkoymakla tehdit ediyor mu? Benim başımı yere eğmemle, çıkarttığı telefonu tekrar cebine attı. "Güzel. Bende öyle tahmin etmiştim." Başımı kaldıramadım. Utanıyordum. Ondan değil yaptıklarımdan. Neyi nasıl ispat edebilirdi bu sorunun cevabı içimi çoktan kemirmeye başlamıştı. elimi de kolumu da bağlayan tek husus buydu. Keşke şu an annemle konuşabiliyor olsaydım. O bana doğru yolu gösterirdi. O bana ne söylemem, ne yapmam gerekiyor gösterirdi. "Şimdi," dedi tekrar "Arabaya sen mi binersin, yoksa kendi yöntemleri mi mi kullanayım?" Sesi buz gibiydi, sesi düzdü, sesi tüm duvarlarıma darbeler indirecek gibiydi. İçim titredi.. Üşüdüm. İstemeye istemeye ona doğru ilerledim. Nefesimi kaç dakikadır tutuyordum bilmiyordum. Yanından geçip arabasına doğru yürürken gözlerini bir saniye benden çekmedi. Bu daha fazla ürkmeme sebep oldu. Elimden başka bir şey gelmiyordu. En fazla ne yapabilirdi ki? Ölür müydüm? Öldürsündü .. bende babama kavuşurdum böylelikle.. Ama ben ne yapıyordum? Ben bir kez onunda gidersem, geriye eskisi gibi dönmeyecektim. Bunu hissediyordum. Bunu iliklerime kadar hissediyordum. Bunu bana hissettiren kendisiydi. Ben böyle hissetmek istemiyordum ki. Sürücü kapısının yanında ki kapıyı açarak koltuğa oturdum. O da vakit kaybetmeden yanıma oturdu. "Kemerini tak," dedi umursamaz bir sesle. Söylediğini gözlerimi devirerek yaptım. Şu an kimse mantıklı düşünemiyordu. Herkes.. Tüm dünya.. Tüm insanlar. Benim içim hele. İçimde ki kız çocuğu bir duvarın dibine sinmiş ellerini kulaklarına dayamış öylece oturduğu yer de sallanıyordu. İçim parçalandı. Karşımda ki adamdan değil benden korkuyordu. Benim korkumdan korkuyordu. Benim cesaret edemeyişimden korkuyordu. Benim içimde ki kız çocuğu benim ona ihanetimden korkuyordu. Onu yüz üstü bırakmamdan korkuyordu.. ** Ne kadar süredir arabadaydık, ne kadar süredir yoldaydık bilmiyorum ama gözlerimi açtığımda gün ağarmış, dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Ben neredeyim? Nasıl gelmiştim buraya? Hangi ara uyumuştum? Hem de bunca zaman? Yıllardır deliksiz uyuyamadığım uykuyu nasıl olmuştu da böyle bir zaman da uyumuştum? Kendimi de tanıyamıyordum artık! Altım da hissettiğim yumuşacık yatak mı beni bu kadar uyutmuştu yoksa! Hem de hiç kabus görmeden. Bu etki de neyi nesiydi? Çünkü ben uyurken.. Ama.. O gelmişti.. O kabus değil miydi? Beni tehdit eden, bana ölümcül bakışlar atan o adam beni alıkoymamış mıydı? Hayır alıkoymadı! Dedi iç sesim sen kendi ayaklarınla geldin!. Yattığım yerden doğrulup dirseklerimle yataktan güç alarak etrafı incelemeye başladım. Sanki bugünün en doğal olayı buymuş gibi. Sanki normal bir arkadaşıma kalmaya gelmişim gibi. Sanki bugün tüm sırlar ortaya dökülmeyecek gibi. Sanki .. Sanki bugün katil olduğum gerçeği artık ortaya çıkmayacakmış gibi! Duvarlar masmaviydi. Gökyüzü gibi. Yattığım yatağın tam karşısında baştan başa beyaz bir dolap vardı. Aynası dolabın tam ortasında ve yatağın tam karşısında. Biraz daha doğrulup aynadan kendi yansımama baktım. Saçlarım dağılmış, üzerimdeki kot ceket çıkmıştı. Ayakkabılarım da öyle. Sağ tarafımda kocaman bir pencere ve bembeyaz bir perde yere kadar. Perdenin üzerlerin de gökyüzü vardı sanki. Yalnızca gökyüzü. Gezegenler, dünya, ay. Bir genç odası gibiydi burası. Ferah, gökyüzülü ama sırlarla kaplı. Sol duvar bom boştu. Tek bir çizik bile yoktu. Afalladım. Tüm gezegenleri niye sağ tarafa, pencereye, güne bakan tarafa dizmişler ki? İçimde ki buzların yeniden güneşe bakarak eridiğini hissettim. Baş ucuma baktığım da küçük bir abajur vardı. Oda maviydi ve üzerinde sarı sarı yıldızlar vardı. Tam yanında da benim telefonum. Elimi uzatıp telefonu elime aldım. Tam da o an aklıma beynimi zonklatacak şey geldi. Saatlerdir annem bana ulaşamamıştı. Aklını kaçırmış olmalıydı. Hemen arama kaydına girmek istedim ama ondan önce bir mesaj vardı gelen kutumda. Kaşlarımı çatıp gelen mesajı açmak için ekrana dokundum. Annemdi. Benden daha önce ona gönderilen mesajı okudum ama bunu ben yazmamıştım ki. Beni merak etme anne. Uzun zamandır karşılaşmadığım bir arkadaşımda kalacağım. Sana yarın arayıp bilgi veririm. Yazıyordu. Gözlerim yuvalarından çıkacaktı sanki. Bunu o yazmış olmalıydı. Yalan da söylememişti üstelik. Ruh hastası manyak. Annem de ben yazmışım gibi cevap vermiş. Ki mesajı o okumamış. Tamam deyip dikkat et yazmış. Büyük ihtimal doğum günümü yalnız geçirmek istediğimi düşündüğü için tepki vermemişti.. Telefonun ekranını kapatıp, komodinin üzerine koydum. Boynumun ağrısına gözlerimi devirip, elimle ovmaya çalıştım. Ama nafileydi biliyordum, ilaçsız geçecek gibi değildi. Üzerimde ki sarılı mavili pikeyi ayaklarımla ittirdim. Sanki misafirim bu evde. Sanki normal bir gün. Sanki dün buraya gelirken tehdit edilmedim. Allah'ın belası ruh hastası! Neredeydi o! Odadan çıktığımda sağda upuzun bir koridor vardı. Solumda ise tek bir kapı. Oraya aldırış etmeden koridorda ilerlemeye başladım. Temkinliydim ama endişeliydim de. İçim ikiye bölünmüş durumda. Aklım da fikirlerim de. Çıplak ayaklarım her parkeyle buluştuğunda, nereden ne çıkacak diye bakınıyordum. Sanki korku filmi çekiyorduk. Biraz daha ilerledim, sonra biraz daha. Tam tamına dört kapı saydım geçtiğim yerden şimdiye kadar. Koridorun sonuna geldiğimde bir merdiven karşıladı beni. Bu ev kaç katlıydı? Evin perdesini izleyeceğine, pencereden dışarıya baksaydın dedi iç sesim. Bir kez daha haklı çıktı. Ürkek adımlarla merdivenin son basamağına geldiğimde kocaman bir salon karşıladı beni. Sarı bir koltuk takımı, hemen karşısında dev bir televizyon, ortada kare camdan bir sehpa ve üzerinde bir kaç dergi. Devam et evi incelemeye! Kafamı sola çevirdiğim de Amerikan tarzı bir mutfak vardı. Ve mutfakta arkası bana dönük dev bir adam. Onu da incelemeye başladım. Sonuçta her şeyi gözlemleyerek açmıştık gözümüzü değil mi? Çok ses yapmıyordu ama dolaptan alıp masaya koyduğu bardağın sesi ben buradayım diye bağırdı adeta. Şimdi tam anlamıyla görüş açımdaydı. Üzerinde lacivert spor bir gömlek ve altında dar siyah bir pantolon vardı. Vücudu adeta heybetli ve kaslıyım diye bağırıyordu. "Daha süzecek misin?" diye soru duyduğumda başımı silkeledim. Ateşe deydim sanki. Olduğum yer de sıçradım. Bir iki adım geriye attım. Arkası dönüktü bana nasıl gördü? "B-ben.." Aferin bir de kekele. Çünkü en eksik olan oydu şimdi. Bana bakmıyordu hâlâ. Elinde ki tavayla ilgileniyordu. Karşısına çıkıp beni nerenle gördün? Diye bağırıp sarsmamak için zor tuttum kendimi. Nasıl bir göz vardı bu adam da böyle! Beni takip ediyordu sürekli.. Bakmadan bile.. Bir kaç saniye daha durdum öyle mal gibi. Sonra silkelendim ve ağır ağır mutfağa doğru ilerledim. Elin de tuttuğu tavada olan şey şimdi netleşti. Omlet mi yapıyordu o? Beni esir alıp bir de üstüne bana omlet mi yapmıştı yani! Hayret verici bir şeydi gerçekten! Geçip masaya oturduğumda hâlâ bana bakmıyordu. Dünyanın en önemli işini yapıyorsun sanki ruh hastası! Elimi nereye koyacağımı bilemediğimden dizlerime indirdim. Kendimi tuhaf hissediyordum. Hatta daha farklı.. Ama dilimin ucuna bir türlü gelmeyen daha çok başka şeyler. Gerçekten değişmişti .. Dört yıl önce ki Atlas’dan eser yoktu. Görünüşü bakışları her şeyi çok farklıydı. Artık yetişkin bir adam vardı karşım da. Onun karşısında da yetişkin bir kadın vardı .. Acaba farkında mıydı bunun? “Dün gece," dedim yorgun bir sesle "sen mi taşıdın beni arabadan?" diye saçma bir soru döküldü dudaklarımdan. Bunu neden sorduğuma dair bir sebep aradım ama yoktu. Onun ellerinin bedenime olan temasının düşüncesini sevmemiştim. Bu ihtimal bir kurt gibi düştü içime. Elindeki tavayı bırakıp, ocağın altını kapattı. Hiç bir şey yok gibi tavayı tekrar alıp, hazırladığı kahvaltının ortasına bıraktı. Ben tabi ona bakacağım derken, kahvaltı masasından bahsetmeyi unuttum size. Her şey var. Yiyebileceğim, sevdiğim her şey. Yani herkesin sevdiği her şey.. Sorduğum soruya cevap alamadığım gibi bir de kafama tavayı yiyordum. Kafama çarp gel. Sanki zorla getiren sen değilsin beni buraya! Ezel! Hadi ama! Karşıma geçip oturduğun da yüzün de dün gece ki gibi soğuk bir ifade vardı yine. Soruma hâlâ bir cevap yok. Duvara sorsaydım belki o bile cevap verebilirdi bana! Ama bu adam anca sinir ederdi karşısında kini.. "Yemeğini ye, sonra konuşacağız." dedi mesafeli bir sesle. Yani diyordu ki zıkkımlan, o ara ağzını açma. Zaten sinirlerim bozuk. Bir de seninle uğraşamam. "Aç değilim, yemeyeceğim!" deyip masadan kalkıp gitmek istedim ama gür sesiyle beni yerime oturttu tekrar. "Ezel! Canını yakmak istemiyorum ama zorluyorsun. Yapma!" Adımı ağzından ilk defa duydum. Yani yıllardır ilk defa. Bir de dünden beri ilk defa. Sert sesini kestiğinde, elime çatalı alarak önümde duran domatesten aldım tabağıma. Biraz peynir, biraz salatalık. Aslında kurt gibi açmışım meğer. En son dün Çınar'larla birlikte çiğ köfte yemiştik. Onun kalıntıları bile kalmamıştı midem de .. O da benim gibi her şeyden koydu tabağına. Omletten de aldım. Ne kadar kafama da yesem, midem de baksın tadına. Yaklaşık on dakika boyunca ikimiz de sesimizi çıkartmadan yaptık kahvaltıyı. Canım istemedikçe daha çok yiyesim, yüzüne baktıkça daha çok gömülesim geliyordu. Hep böyle olmaz mıydı zaten! En son peynirden bir çatal aldığım da başımı kaldırıp karşım da oturan adama çevirdim bakışlarımı. Ellerini göğüslerinde toplamış, sandalye de tüm heybetiyle yayılmış beni izliyordu. İçim bir tuhaf oldu. Son lokmayı yutmaya çalıştım ama sanki ağzımın içine yapışmıştı. En sonunda rahatsızca kıpırdanıp "Ne var? Ne bakıyorsun?" diye sordum. Yüzündeki alay silinmiş, bambaşka bir duygu yerleşmişti. "Düşünüyorum ," dedi sorduğum soruya karşılık. "Neyi düşünüyorsun?" diye tekrar soru soran bendim. Oysaki bugün günün kalanında tüm soruları o soracaktı. Sanki kafasında ki düşünceleri birbirine değdirirmiş gibi ve bir sonuç alamıyormuş gibi baktı. Derin bir nefes alıp "Böyle bir kızın nasıl birini öldürebileceğini." dediğinde ağzımda ki peynir yutarken boğazıma takıldı. Nefes alamıyorum sandım. Alamadım da zaten. Gözlerim yanarken, deli gibi öksürmeye başlamıştım. Ne demişti o? Birini öldürmek mi demişti! Bu adam ne biliyordu ya! Aslında hem bir şeyler biliyor gibiydi hem bilmiyor gibiydi! Benim kafamı karıştırıyordu! Çırpınmak kadar kötü bir şey yoktu şu hayatta. Hemen kalkıp su dolu bardağı bana uzattı. Elinden hışımla alıp, içtim. Bir yandan öksürüklerim devam ediyordu kesik kesik. "Nefes al." dedi emir dolu ses tonuyla. Şu an ne için uğraşıyordum acaba. Nefesim eski haline dönerken, karşımda ki adam gözünü bir saniye kırpmıyordu. O kadar derin bakacak ne vardı ki. "İyiyim, tamam." dedim en sonunda belki gözlerini üzerimden çeker diye. Bu düşüncenin olmasını umut ederek. Bakışlarım tekrar tabağa düşünce, ne diyeceğimi düşünmeye başladım bende. Şeytan diyordu ki ne olduysa söyle, o gün o evde ne olduysa söyle de kurtul. Hem Atlas bir gerçeği daha duymuş olurdu benden. Çünkü babasını amcasının öldürdüğünü söylesem zaten iyi ki yapmışsın demeyecek miydi? Bence derdi! Ama ya annem.. Peki söyledikleri.. Bu adam bizim yaşımıza bakmazdı ki. Bizi ihbar ederdi. Sonuçta amcasıydı. Kim böyle bir şeyi kabul edip de susardı ki zaten? Babasını bilse bile belki de tam tersini düşünecekti. Sırf bize inat bile gidip ihbar edebilirdi bizi. Kim bilebilirdi bunu yapmayacağını! Belki ben dayanabilirdim ama annem asla dayanamazdı. Onu göz göre göre ateşe atamazdım. Bunu asla yapamazdım. Bunu ona asla yapamazdım! "Seni dinliyorum." dedi yine o lanet sessizliği bozarak. Şimdi bozguna uğratma sırası bendeydi. Derin bir nefes alıp "Neden şimdi?" diye sordum sorusunu görmezden gelerek. Beni anlamaya çalışarak bakıyordu şimdi yüzüme. "Neden o zaman değil de şimdi çıkıp geldin?" Şimdi yüzünde alay daha da baş göstermeye başlamıştı. Ben sorumla onu bozguna uğratmak isterken, o bakışlarıyla beni yerin dibine sokacakmış gibiydi. Ellerini yine bağlayıp "Sen bana soru sorabileceğini mi düşünüyorsun? Ne öğrenmek istiyorsun mesela?” deyip duraksadı ama b u çok kısa sürmüştü. Çünkü ne söyleyeceğini önceden biliyor gibi bir hal vardı yüzünde. “Ben sana şöyle açıklama yapayım o zaman," deyip ellerini çözdü. Masaya dirseklerini yaslayarak bana doğru eğildi. Sanki bir sır veriyormuş gibi kısıktı sesi. "Seni yıllardır takip ettiriyorum. Hatta bundan dört yıl önce seni okulun koridorunda kim kıstırdı? Hatırlıyor musun? Boğazında dayalı duran bıçak," deyip elini cebine atarak bir bıçak çıkartıp masaya koydu. Ben ise gözlerim fal taşı gibi açık söylediklerini dinlemeye başladım. Bıçağı görür görmez aklıma üşüşen anılarla şokla sarsıldım. Dört yıl önce o okul tuvaletinde olanlar.. Bu o muydu? “S-sen..." diye kekeledim titreyen sesimle. "Evet, bendim." dedi hızla. "Seni o lanet doğum gününden bu yana takip ettiriyorum." "Ama neden?" diye sordum "Ben anlamıyorum tüm bu olanları." Sanki şimdi keyfi yerine daha da gelmişti ve bu beni sinirden delirtiyordu. "Çünkü," dedi cümlesinin devamı sanki tüm taşları yerine oturtacaktı ama ben deli gibi korkuyordum olacaklardan, olmuşlardan. "Amcam yıllardır bir gün seninle evlenebileceğimi söyledi bana." "Ne!" diye bir nida koptu dudaklarımdan. Annemin söyledikleri. Aklıma gelenler başıma geliyordu. Peki ya neden? Pis sırıtışı daha da büyüdü, şimdi sinirden üstüne atlayabilirdim. Tüm öfkemi çıkartabilirdim. "Senin ağzından çıkanı, kulağın duyuyor mu?" diye sordum anlamamazlıktan, bilmemezlikten gelerek. Ama bir dakika.. Annemin söyledikleri uyuşmuyordu sanki. Bana dediği seni yeğeniyle evlendirecekti eğer ben onunla evlenmeseydim. Ama bu olay babamın ölümünden sonra oluyordu. Yani o pislik adam babamın o gün orada öleceğini biliyor muydu? Kafamın içi allak bullak olmuştu. Ne düşünmem gerekiyordu şimdi? Neler oluyordu böyle? "Duydun, seninle evlenmek için can attığımı filan düşünme. Amcam eğer seninle evlenirsem tüm mal varlığını benim üzerime geçirecekti. Şartı ise yalnızca seninle evlenmemdi. Bunu niye bu kadar istedi bilmiyorum. Gerçi daha sonra vazgeçtiğini söyledi. Her şeyi unut dedi ama ben o zaman anlayamadım. Sence," dedi düşünceli bir sesle "Niye vazgeçti evlendirmekten? Yıllarca planlarını bu konuda yapan adam ne oldu da birden vazgeçti. Vazgeçtiği günün ertesi günü de kayıplara karıştı mesela? Bir cevabın var mı?" Çünkü o şerefsiz amcan bana göz koydu. Tek bir cümle açıklıyordu her şeyi. Ama o bunu anlamazdı biliyordum. Tabi bunun senin yüzüne söylesem, yüzünün alacağı ifadeyi merak ediyordum ama. Bakışlarımı yere indirip "Bilmiyorum." diye mırıldandım ağzımın içinde. Yine yuttum gerçeği. Anneme söz verdiğim gibi.. "Biliyorsun," dedi sert bir şekilde "Benim bilmediğim senin bildiğin çok şey var. Ve maalesef seni gözlerin ele veriyor. En kısa sürede bana her şeyi açıklayacaksın. Ne pahasına olursa olsun yapacaksın bunu!" ** BÖLÜM SONU..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE