Duru hâlâ bahçedeki masanın etrafında dolanıyor, kahvaltıyı yerleştirirken arada kafasını uzatıp “Çayı nerede demledin sen?” diye söyleniyordu. Ben ise hâlâ mutfakta çaydanlığa su koymakla koymamak arasında kararsızdım. Uykunun ağırlığı üzerimde, gecenin yankılarıysa hâlâ kalbimdeydi.
Tam o sırada... Zil çaldı.
İrkildim. Duru değil, o bahçede. Birini beklemiyordum. Ayaklarım terliksiz, saçlarım darmadağın. Üzerimdeyse sadece askılı tişört ve kısa şorttan oluşan pamuklu pijama takımım vardı. Bir anlık duraksamanın ardından, hafif telaşla kapıya yürüdüm. Ama dönüp aynaya bakmak bile gelmedi aklıma.
Kapıyı açtığımda, nefesim boğazıma takıldı.
Demir.
Orada duruyordu. Simsiyah gömleği, güneş ışığında parlayan gözleri, dudaklarının arasına sıkıştırdığı öfkeyle karışık hayret ifadesi.
Beni baştan aşağı süzdü. Ne bakışını sakladı, ne şaşkınlığını. Gözleri bir an boynumda, bir an omzumda, sonra da çıplak bacaklarımda gezindi. Göz göze geldiğimizde, içindeki o kasvetli, bastırılmış duyguların kıyısında yürüdüğünü hissettim.
Ben ise tüm bu gerilimin ortasında dudaklarımı kıvırdım ve hafif bir gülümsemeyle eğilip usulca konuştum:
“Evet, Demir abi?”
Sözüm bitince gözlerinde bir kıvılcım çaktı. O kelimeye hâlâ alışamamıştı. Alay mı ediyordum, küçümsüyor muydum, yoksa sadece oyun mu oynuyordum—onu çözemiyordu. Ama beni çözemedikçe daha çok yaklaşıyordu.
Bir an dişlerini sıktı, sonra çenesini hafifçe kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Yüz ifadesi tekrar o klasik keskinliğine, taş gibi sertliğine döndü.
“Duru nerede?” dedi. Sesi gergindi, tonu keskin... Ama içinde kıpırdayan başka bir şey vardı. Bunu ikimiz de biliyorduk.
“Bahçede,” dedim omuz silkip. “Benim için kahvaltıya hazırlık yapıyordu.”
Ardından bir adım geriye çekildim, onu içeri davet etmiyor ama tamamen dışarıda da bırakmıyordum. Kapının eşiğinde aramızda sadece bir karış kalmıştı. Gözlerimizi kaçırmadan, sözcüklerden çok beden dilimiz konuşuyordu artık.
O tam bir mafya lideriydi. Soğukkanlı, sert, gölgelerden gelmiş gibiydi. Ama ben... küçük bir fare gibi görünsem de bu oyunda onunla eşdim.
Aramızda gözle görünmeyen bir elektrik dolaşıyordu. Hani odada hava değişir ya… Hani bir kıvılcım düşse her yer tutuşacakmış gibi olur... Öyle bir gerilim.
Ben gözlerini yakaladım, hiç kaçınmadan:
“İçeri girmek ister misin Demir abi?” dedim tekrar. Gülümsememin altına gizlediğim meydan okumayı fark etti.
O başını yana eğdi, dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Sanki “oyuna dâhil oldum” der gibi…
“Bu halinle karşıma çıkacak kadar rahatsın ya,” dedi kısık sesle.
“Ya hiçbir şeyden korkmuyorsun... ya da her şeyden çok sıkıldın.”
Sözleri içime dokundu. Ama cevabım hazırdı.
“Belki ikisi de.”
Bir kaşımı kaldırıp gülümsedim.
“Hoş geldin... Demir.. Abi..”
O an o kelimeyi vurguladım bilerek. Hem sinirlensin istedim, hem kalbini hafifçe dürteyim. Bu oyunda bir adım önde olmak istedim.
Ama biliyordum... Demir oyunun kuralını değil, zeminini değiştirirdi.
Aramızdaki sessiz çekişmenin tam ortasında Duru’nun sesi bahçeden duyuldu:
“Dileeek, ne oldu o kim? Kendine artık bir hizmetli mi tutsan?!”
Demir gözlerini üzerimden çekmeden kapının eşiğinden yavaşça geçti. Omzumdan hafifçe değerek içeri girdi. Her adımında sanki evi değil, kalbimin içini arşınlıyordu.
“Hadi bakalım, küçük fare,” dedi içinden mırıldanır gibi.
“Bakalım sen bu oyunda ne kadar koşabilirsin.”
Ve böylece oyun resmen başladı.
Demir’in sesi, adeta bahçeyi çınlattı.
“Duru!”
Resmen böğürmüştü. Duru neye uğradığını şaşırarak hemen yerinden doğruldu, refleksle oturduğu koltuktan doğrulup abisinin sinirli adımlarını beklemeye başladı. Ben ise ne olduğunu anlayamadan Demir’in arkasından hızla peşine takıldım.
Demir, öfke dolu adımlarla kardeşine doğru yürürken, onun gölgesine basarcasına aynı hızla ben de bahçeye çıktım. Hava sıcaktı ama içimizdeki gerilim daha yakıcıydı. Gözlerim, Demir’in yüzündeki öfke kırıntılarını tararken, kalbim her an bir patlama olacakmış gibi hızla atıyordu.
Bahçeye adım atar atmaz, Demir durdu ve sert bir ses tonuyla sordu:
“Telefonum ve bilgisayarım nerede?”
Duru, sorunun asıl büyüklüğünü anlamış gibiydi. Omuzları hafifçe düştü, gözlerini kaçırarak mırıldandı:
“Aslan abiye verdim… Arabaya koyması için.”
Demir’in çenesi kasıldı. Gözleri öfkeyle parladı.
“Benimle oyun mu oynuyorsun, Duru?” diye bağırdı. “Evdekilere ne demişsin? ‘Abimin telefonu bilgisayarı bende, almak isterse Dilek’in evinde bulur’ mu dedin?”
Demir’in her kelimesi soğuk bir tokat gibiydi. Bu sırada gözlerimi kısıp Duru’ya çevirdim. Ne yapmaya çalıştığını tam çözemesem de ortada açık bir oyun vardı.
Demir, bir süre nefesini kontrol etmeye çalışarak durdu. Sonra hiç tek kelime etmeden hızla geri döndü, evin kapısından öfkeyle çıkıp gitti.
O gider gitmez Duru kahkahalara boğuldu. Sanki az önce kıyamet kopmamış gibi keyifle gülüyordu.
“Neden böyle bir şey yaptın?” diye çıkıştım. İçimde bir yer hâlâ Demir’in arkasından gitmek istese de aklım, Duru’nun oyununu anlamaya çalışıyordu.
Duru gözlerini bana dikti. Yüzünde ukala ama haklı bir ifade vardı.
“Çok safsın,” dedi. “Normalde abim benim ayağıma gelir mi? İstese Aslan’ı gönderirdi. Ama sırf seni görmek için bizzat kendisi geldi.”
Sözleri bir yumruk gibi karnıma oturdu. Gülümsesem mi, yoksa görmezden mi gelsem bilemedim. Yüzümde beliren sırıtmayı fark ettim ama kendime hâkim olup omuz silktim.
“Uf, Duru… Bir daha böyle bir şey yapma. Abinle birlikte olmak istemiyorum. Hem sevgilisi var. Dün akşam birlikte davete katıldılar,” dedim. Sesim yorgun ve inatçıydı.
Duru, mutfağa geçerken arkasını dönmeden homurdandı:
“Sen kendini kandırmaya devam et.”
Kendi kendime söylenerek salondaki sandalyeye oturdum. Dudaklarımda istemsizce beliren pis bir sırıtmayla olanları düşündüm. Demir’in gelişi, öfkesi… sonra o hiçbir şey söylemeden gidişi. Kalbimin kıyısında bir yer yanıyordu.
Tam o sırada aklıma Ahmet’in sünnet düğünü geldi. Söz vermiştim, köye dönecektim. Aceleyle ayağa kalktım, telefonumu elime aldım ve uçak bileti bakmaya başladım.
Pazartesi gününe uygun bir uçuş bulunca hiç düşünmeden aldım bileti. İçimde tuhaf bir heyecan vardı.
Duru, başını uzatıp bana baktı. Gözleri merakla parlıyordu:
“Neye bakıyorsun öyle heyecanla?”
Gülümseyerek ekranı ona çevirmedim. Bilet sayısını ikiye çıkardım ve kararımı verdim. Ona döndüm:
“Yarın benimle köye geliyorsun.”
Duru hemen yanıma geldi, sanki komut almış asker gibi dikilip ciddiyetle:
“Efendim?”
Gülümsememi gizlemeden devam ettim:
“Köydeki öğrencimin sünnet düğünü var. Çarşamba günü. Döneceğime dair söz verdim. O yüzden yarın için uçak bileti aldım. Yani… dönüyorum. Daha doğrusu, dönüyoruz.”
Duru’nun yüzü parlamıştı. Köye gideceğimiz için hem sevinmiş hem de içinde küçük bir tedirginlik peyda olmuştu. Sevincinin arasında Demir’in adını geçirince yüzündeki o rahat ifade yavaşça dağıldı. Abisinin tepkisinden çekindiği her hâlinden belliydi.
Bir adım geri çekildim ve hafifçe fısıldar gibi söyledim:
“Abi işi sende… Beni Demir’le karşı karşıya getirme. Sakın yalan söyleme ama. Zaten izin verir bence.”
Gözlerimi kaçırmadan söyledim bunu, hem durumu onun eline bırakmak istiyordum hem de bu konudan sıyrılmak. Duru kısa bir duraksamayla başını salladı ve hemen telefonunu eline aldı. Ekrana baktı, derin bir nefes alarak numarayı çevirdi.
İlk araması cevapsız kaldı. Sanki her saniye geçtikçe yüzündeki gerginlik biraz daha artıyordu. İkinci kez aradığında telefon açıldı. Demir’in sesi doğrudan, hızlı ve sabırsızca geldi:
“Hemen söyle, işim var.”
Duru dudaklarını ısırarak sesini alçaltmaya çalıştı:
“Abi… Ben yarın Muş’a gidiyorum. Dilek’le birlikte.”
Demir'in cevabı net, sert ve tavizsizdi:
“Hayır.”
Duru gözlerini devirip, biraz daha cesaretle devam etti:
“Ama abi, daha önce izin vermiştin.”
Onların konuşması sürerken içimde bir burukluk hissediyordum. Demir’in tepkisi beni şaşırtmamıştı ama nedense… üzülmüştüm. İçimde açıklayamadığım bir sıkışma vardı. Onlara belli etmeden usulca yanlarından uzaklaştım. Sessizliğe, yalnızlığa ihtiyacım vardı.
Üzerime bir şeyler geçirip evden çıktım. Hava serinlemişti. Sitenin bahçesinde birkaç adım attım, başımı hafifçe eğmiş, sadece kendi ayak sesimi dinliyordum. Gökyüzü turkuaza çalan bir renge bürünmüş, rüzgar saçlarımı hafifçe dağıtıyordu.
O anda, birkaç adım önümde bir adam belirdi. Aniden çıkmıştı sanki. Siyah montunun yakasını kaldırmış, yüzünü yarı gölgede bırakıyordu.
“Dilek Hanım?” dedi tok ama tedirgin eden bir ses tonuyla.
Kalbim göğsümde bir an duracak gibi oldu. Gözlerimi kısıp dikkatle baktım. “Ee... e-evet, benim,” diyebildim güçlükle.
“Benimle gelmelisiniz,” dedi ve kolumdan tuttu.
“Hayır! Nereye götürüyorsun beni?” diye neredeyse bağıracakken, sitedeki güvenlik görevlisi hızla müdahale etti. Adamı kolumdan çekip aldı ve anında etkisiz hale getirdi.
“Ne yapıyorsunuz siz burada? Hemen dışarı çıkın!” dedi güvenlik, sertçe.
Adam birkaç saniye direndiyse de sonunda siteden çıkarıldı. O an adımlarım titredi. Boğazım düğümlendi, ellerim istemsizce titremeye başladı. Gözlerim korkuyla dolmuştu.
Güvenlik görevlisi bana döndü, yüzü ciddiydi:
“Şikayetçi olmak ister misiniz?”
Başımı sağa sola salladım. Konuşacak hâlim yoktu. Tek kelime etmeden hızla eve döndüm. Ellerim hâlâ titriyordu. Kapıyı arkamdan kapatırken, içeride nefesimi yeniden kazanmak için duvara yaslandım.
Birkaç dakika öncesine kadar tek derdim köye gidebilmekti. Şimdi ise, bir anda değişen her şeyin, altında yatan başka gerçekleri işaret ettiğini hissediyordum.