11.BÖLÜM

1427 Kelimeler
Eve adımımı attığım anda kapıyı hızla kapatıp sırtımı duvara yasladım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Ellerim titriyor, avuçlarımda ter birikiyordu. Az önce yaşananlar zihnimde sürekli dönüp duruyordu. Tam toparlanmaya çalışıyordum ki Duru'nun sesini duydum: “Dilek? Ne oldu? Yüzün bembeyaz! Ne oldu sana?” Salonun ortasında durmuştu. Panik halinde üzerime yürüdü. Beni baştan aşağı süzüyor, her bakışıyla yeni bir sorunun kapısını aralıyordu. “Bir şey mi oldu? Birisi mi bir şey dedi? Demir mi bir şey yaptı? Telefonda mı kavga ettiniz? Nefesin neden böyle? Titriyorsun... Dilek, korkutuyorsun beni!” Bir anda üzerine yağan bu kadar soru karşısında sadece başımı sallayabildim. Konuşmak istesem de boğazımdaki düğüm hâlâ çözülmemişti. Derin bir nefes alıp kanepeye oturdum. Duru yanıma oturdu, ellerimi tuttu. “Dilek... Lütfen. Söyle ne oldu?” Gözlerim onun endişeli bakışlarında asılı kaldı. Giderek normale dönen nefesimi toparlayarak, sesi kısık ama net çıkan kelimelerle anlatmaya başladım: “Bahçede yürüyordum... Bir adam çıktı karşıma. Adımı biliyordu. Kolumdan tuttu. Beni bir yere götürmek istedi...” Duru'nun gözleri dehşetle açıldı. “Ne? Kimdi o?!” “Tanımıyorum... Ama neyse ki sitedeki güvenlik zamanında yetişti. Adamı uzaklaştırdılar. Şikayetçi olup olmadığımı sordular ama... Kafam çok karışıktı. Sadece eve dönmek istedim.” Duru, bir anlığına ne diyeceğini bilemedi. Sonra hızla ayağa kalktı. Hemen telefonuna sarıldı, birilerini aramak ister gibi kararsızca ekrana bakıyordu. Aynı anda site güvenliğinden biri kapıyı çaldı. Duru kapıyı açtığında görevli ciddiyetle konuştu: “İyi akşamlar. Olayla ilgili site yönetimi bilgilendirildi. Güvenlik kameralarına bakacağız. Ayrıca, Demir Bey ile de iletişime geçeceğiz. Duru hanım da bu evde olduğu için durumu paylaşmamız gerekiyor.” Duru’nun gözleri büyüdü. Bir an bana baktı, sonra güvenliğe döndü: “Tamam… teşekkür ederim. Biz de haber vermeyi düşünüyorduk zaten.” Görevli başını sallayıp ayrıldığında, Duru kapıyı kapatmadan önce son kez bana dönüp fısıldadı: “Şimdi yandık...” Kapıyı kapattıktan sonra aramızdaki sessizlik kısa sürdü. Yaklaşık on dakika sonra Duru’nun telefonu çalmaya başladı. Ekranda “Abi” yazıyordu. Duru panikle telefona baktı, sonra bana dönüp fısıldadı: “Site bildirmiş... Abim arıyor. Sakın ses çıkarma!” Telefonu açtı, sesi dikkatle yumuşatmaya çalışarak konuştu: “Alo… abi?” Demir’in sesi telefondan taşar gibiydi. Kararlı ve ciddi: “Ne oldu orada? Kızın biri saldırıya uğramış, güvenlik yönetimden bilgi verdi. Bu nasıl bir ihmalkarlık?” Duru kelimeleri toparlamaya çalıştı: “Abi… panik yapma. Tam olarak öyle değil. Dilek biraz yürüyüşe çıkmıştı, sonra biri çıkmış karşısına ama güvenlik hemen müdahale etti. Şikayet etmedi ama… iyiyiz, evdeyiz şimdi.” Bir anlık sessizlik oldu. Demir’in sessizliği her zamanki gibi korkutucuydu. Duru tekrar söze girdi: “Abi, ben ciddiyim. Kötü bir şey olmadı. Ama… belki sen bir kontrol etmek istersin diye düşündüm. Endişelenme diyecektim, ama… galiba geç kaldım.” Demir’in cevabı netti: “Ben geliyorum.” Telefon kapanınca Duru olduğu yere çöktü. Yüzü bembeyaz, sesi kısıktı: “Evet… şimdi gerçekten yandık.” Ben hâlâ kanepede oturuyordum. Olan biteni sindirmeye çalışıyor, içimde kıpır kıpır dolaşan korkunun hâlâ geçmediğini hissediyordum. Ama bir yanım… garip bir şekilde, Demir’in gelişiyle güvende hissediyordu. Kapı sertçe çalındığında Duru yerinden sıçradı. Aramızda sadece bakıştık. O an Demir’in geldiğini ikimiz de hissetmiştik. Duru sessizce kapıya yönelirken ben derin bir nefes aldım, içimde tanımlayamadığım bir huzursuzluk vardı. Kapı açıldığında Demir, gecenin karanlığını arkasında bırakıp içeri girdi. Üzerinde siyah deri ceket, yüzünde ise sertleşmiş çizgiler vardı. Gözleri doğrudan bana kaydı ama konuşmadan önce Duru’ya döndü. “Odaya geç.” Duru bir şey söylemek ister gibi ağzını açtı ama sonra vazgeçti. Gözleriyle benden özür diler gibi bakıp başını eğdi, usulca uzaklaştı. Artık yalnızdık. Demir sessiz adımlarla salonun ortasına kadar geldi. Yüzündeki ifade yabancı değildi: öfke ve endişe iç içeydi. Gözleri gözlerimde değildi; sanki baştan aşağı beni tarıyor, bir zararım var mı diye kontrol ediyordu. Ben başımı dik tuttum ama içimdeki çalkantı dışarı taşmak üzereydi. İlk konuşan o oldu: “Ne oldu?” Sesi soğuk ve netti. Emir gibi bir soruydu. Açıklama değil, hesap bekliyordu. “Bahçede yürüyordum. Bir adam karşıma çıktı. Adımı biliyordu… Kolumdan tuttu. Güvenlik yetişti, uzaklaştırıldı. Hepsi bu.” Sözlerimi sakince söyledim ama sesimdeki titremeyi gizleyemedim. Demir’in çenesi kasıldı. Birkaç adım daha yaklaştı. Artık aramızda sadece birkaç karış kalmıştı. “‘Hepsi bu’ mu?” Bakışları delici bir ciddiyet taşıyordu. Ben de yerimden kalktım. Boy farkına rağmen dik durmaya çalıştım. “Evet. Korktum sadece ama… atlattım.” Demir başını hafif yana eğdi, gözlerini kısıp tekrar konuştu: “Sen hâlâ anlamadın, değil mi?” “Ne yapmamı bekliyorsun? Kendimi eve mi zincirlemeliyim? İnsan gibi yürüyüşe çıktım sadece!” “İnsan gibi yürüyüşe çıktığında kolundan bir adam tutuyorsa, bu tesadüf değildir, Dilek!” İçindeki koruma güdüsüyle bağırmıştı. Kalbim o an hem korktu hem… tuhaf bir şekilde ısındı. Ama gururum hâlâ oradaydı. “Ben kendi hayatımı yaşayamayacak mıyım artık? Sürekli tehlike, sürekli kontrol... Buna mı zorunluyum?” Demir’in sesi alçaldı, ama ton daha da ağırlaştı: “Evet. Zorundasın!. Benim gözüm arkada kalacaksa, evet, buna da zorunlusun. Çünkü senin canın… tehlikedeyse, ben de rahat edemem!.. Yani Duru yanındaydı ve ona zarar gelebilirdi.” O an göz göze geldik. O kelimeler… “Senin canın… tehlikedeyse, ben de rahat edemem.”Sonrasında Duru'yu bahane etmesi... Sanki bir duvarı çatlatmıştı içimizde. Sustuğumuz ne varsa yankılandı salonda. Ben başımı çevirdim. Gözlerim yanıyordu. Kızgınlığımın içine sızan kırık bir sevgi vardı. Demir de bunu fark etmiş gibiydi. Sesi biraz daha yumuşadı: “Bu ilk değil, Dilek. Ve son da olmayabilir. Geçmişinden gelen biri mi, rastgele biri mi bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey şu: Seni korumak zorundayım. Çünkü birinin seni hedef seçtiğini görmezden gelemem.” “Bana borçlu değilsin, bunu yapmak zorunda değilsin..” dedim fısıltıyla. “Biliyorum,” dedi. “Ama ben gönüllüyüm.” Sanki bir duvar çatladı içimde. Kalbimin tam ortasında küçücük bir umut tomurcuğu yeşerdi. Bir anda öylece durdu zaman. Gözlerimi ondan ayıramadım. Sanki suskun geçen tüm gecelerin, yarım kalan kelimelerin hesabı bu bakışın içinde gizliydi. Gözlerine uzun uzun baktım. O an aklımın içinde onlarca güzel senaryo dönüp durmaya başladı. Belki başka bir zamanda, başka bir hayat çizgisinde… belki birlikte yola çıkabilirdik. Belki biz olabilirdik. Ama sonra… kendime geldim. Duygularımın ellerime kadar yayıldığını, kalbimin çoktan karar verdiğini fark ettim. Bu yüzden hızlıca toparlandım, gözlerimi kaçırdım ve başımı öne eğdim. Yutkunarak ve sesimi olabildiğince düzleştirerek konuştum: “Teşekkür ederim, Demir abi…” ‘Abi’ kelimesi boğazımda düğüm düğüm oldu. Şaka gerçekten boyumu aşmıştı artık.. İçimden bir ses o kelimeyi yırtıp atmak istedi. Ama yapamadım. Çünkü onunla arama ördüğüm duvar, hâlâ sağlamdı. O duvarı yıkarsam, altında kalır mıyım diye çok korkuyordum. Demir, söylediklerimi duysa da bir şey demedi. Ama ifadesi değişti. Gözlerinde hafif bir buğu, çenesinde kasılan bir çizgi belirdi. O da benim gibi yutkundu, ama hiç konuşmadı. Salonun üzerindeki sessizlik sanki bir battaniye gibi ağırdı. Demir hâlâ ayakta, ben hâlâ başım öne eğik halde kanepede oturuyordum. Kelimeler dudaklarımın ucunda takılı kalmıştı, "abi" demenin ağırlığı içimde yankılanıyordu. Tam o anda, hiç beklemediğim şekilde Duru’nun sesi yükseldi koridordan: “Ben geldim! Kavga bitti mi, sarılıp barışacak mısınız?” O anda hem ben hem Demir istemsizce irkildik. Duru elinde bir kase fıstıkla içeri girdi, neşeli ama farkında bir yüz ifadesiyle göz gezdiriyordu ikimize. “Ayyy ama siz böyle sessiz sessiz bakışıyorsanız kesin bir şeyler olmuş demektir,” dedi, gülümseyerek. “İtiraf edin bakayım, kim daha çok bağırdı? Kim kimi daha çok seviyor?” Ben hafifçe başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimde yorgun ama minnet dolu bir ifade vardı. Belli ki ortamı yumuşatmak için elinden geleni yapıyordu. Demir gözlerini kaçırıp arkasına döndü. Ellerini cebine soktu, sessizliği onun diliydi ama bu sefer o bile Duru’nun bu küçük oyununa tepki vermedi. Duru, benim yanıma gelip kanepeye oturdu. Dirseğiyle hafifçe koluma dokundu: “Bak, hâlâ tir tir titriyorsun. Ee insanın Demir gibi bir koruma meleği olunca heyecanlanıyor tabi…” Demir, yüzünü Duru’ya çevirip kaşlarını çatsa da bu defa gülümsemesini bastıramadı: “Duru, sen ciddiye alınmamak için mi doğdun?” dedi hafifçe. Duru ise kahkahasını bastıramadı: “Hayır. Ben ciddiye alınan krizlerin kahramanıyım. Ortamı toparlayan, tansiyonu düşüren süper kahraman. İstersen süper isim de bulurum kendime: Denge Kız!” Ben başımı iki elimle tuttum ve hafifçe güldüm. İçimde hâlâ bir sürü karmaşık duygu vardı ama Duru’nun bu hali... ilaç gibiydi. Demir araya girip ciddi ama yumuşak bir tonda konuştu: “Ben gidiyorum. Ama olayın detaylarını sabah güvenlikle tekrar konuşacağım. Gerekirse kamera kayıtlarını izleriz. Bundan sonra bu evden tek başına çıkmak yok. En azından haber vereceksin. Anlaşıldı mı?” Başımı usulca salladım. Göz göze gelmemeye özen gösterdim. Demir çıkmak üzere kapıya yöneldiğinde, kapı eşiğinde durdu, başını hafifçe geriye çevirdi. Gözleri bir anlığına bana takıldı. Sonra hiç konuşmadan dışarı çıktı. Kapı kapandığında Duru usulca bana döndü: “Şimdi söyle... azıcık kalbin pıt etti değil mi?” Gülümsedim. Cevap vermedim. Ama yüzümdeki kırılgan tebessüm her şeyi anlatıyordu. O anda aklıma gelen detayla yerimde kaldım.: "Duru yarın sabah köye gitmemiz gerekiyor.."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE