Toplantı odası yine aynıydı. Soğuk, düzenli, tertipli. Her şey yerli yerindeydi ama Tan’ın içi darmadağındı. Cam duvarların ardında, şehir ışıkları donuk bir tablo gibi duruyordu. Ama içeride Cihan Yamanlıoğlu’nun gözleri, ışıklardan daha sert bakıyordu oğluna.
Cihan arkasını dönmüş, pencereye bakıyordu. Sanki şehirle konuşuyormuş gibi. Ama konuşması doğrudan Tan’a yönelmişti.“Ben sana o kafeye gitmeyeceksin demedim mi?”
Tan, önce cevap vermedi.Cihan yavaşça döndü. Sesi bu kez daha net, daha ağırdı. “Beni aptal mı sandın? Gün içinde nereye gittiğini, kimle konuştuğunu, hatta kaç dakika kaldığını biliyorum. Senin hakkında benden bilgi saklanamaz.”
Tan yumruğunu fark etmeden sıktı. Bu kadar kontrol... bu kadar izlenmek...“Güvenmiyorsun bana,” dedi, sakin ama sitem dolu bir sesle.
Cihan, bu sitemi duymamış gibi devam etti.“O kızla işin bitecek.”
“Hiçbir şey yaşamadık,” dedi Tan, dişlerinin arasından.
“Yaşaman gerekmiyor,” dedi babası soğukça.“Kiminle görüştüğün bile bu ailenin ismi için yeterince önemlidir. O kızla bir daha konuşmayacaksın. Hatta daha fazlasını yapacaksın.”
Tan’ın gözleri kısıldı.“Ne demek bu?”
Cihan, masanın başına doğru yürüdü. Parmaklarıyla siyah deri koltuğun arkasını tuttu.“Onunla konuşacaksın. Sert konuşacaksın. Azarlayacaksın. Gerekirse kıracaksın. Ve bir daha yüzünü görmeyeceksin.”
Tan, ilk kez sesini yükseltti. “Hayır.”
Cihan’ın yüzünde bir gölge belirdi.“Hayır mı?”
“Onu küçümseyemem. Azarlayamam. Bunu yapamam baba.”
Cihan gözlerini kısıp ağır bir şekilde yaklaştı oğluna.“Senin ‘yapamam’ dediğin şeyler... bizim soyadımıza zarar verir. O kız, sana yakışmaz. Seni kullanıyor. Ama sen hâlâ aklınla değil, duygularınla hareket ediyorsun. Bu zayıflıktır. Ve ben zayıflığa tahammül edemem.”
Tan gözlerini yere dikti.Kalbi çarpıyordu. İçinden bir şeyler yanıyordu. Ama hâlâ direnecek gücü yoktu.
Cihan bir adım geri çekildi.“O zaman şöyle söyleyeyim Tan,” dedi, sesi bu kez buz gibi.“Ya gidip o kızı kendin uzaklaştırırsın. Ya da ben, o kafenin sahibini arar, onu işten kovdurturum. Emin ol, bunu yapmak benim için bir telefon mesafesi.”
Tan başını kaldırdı.“Bunu yapmazsın...”
“Yaparım,” dedi Cihan net bir şekilde.“Ve senden habersiz yaparım. Şu anda seni seçiyorum. Ama bu da son uyarım.”
Tan’ın içinden kopan o fırtına, sessizce gözlerine yansıdı.Yutkundu.“Peki... konuşacağım.”
Bu söz, odaya düştü.Ağır, ezici, bitirici bir cümleydi.Sanki bir şeyi daha sonsuza dek gömüyordu.Cihan başını eğdi, hafifçe gülümsedi.“İyi karar. Geç olmadan neyi feda etmen gerektiğini öğreniyorsun.”
Tan odayı terk ederken, ayakları betona basar gibiydi. Kalbi boğazında atıyordu. Bir yanda gururu... Bir yanda o kızın gözlerindeki o saf, tertemiz ışık.
Ve şimdi... O ışığı kendi elleriyle söndürmek zorundaydı.
****
Mert’in çalıştığı avukatlık ofisinin odaları her zamanki gibi dosya, kahve ve stres kokuyordu. Ancak o gün, ofiste alışılmadık bir kalabalık vardı. Mert’in masasında üç farklı genç oturuyordu; hepsi pahalı saatler, marka tişörtler ve gösterişli kahkahalarla “Tan’ın arkadaşları” olduklarını açıkça belli ediyorlardı.
Tan, cam kenarındaki koltuğa yayılmış oturuyordu. Gözleri telefonda ama parmakları hareketsizdi. Zihni, birkaç saat öncesine takılı kalmıştı. Babasının sesi hâlâ kulağındaydı.“Ya sen, ya o kız.”
Derin bir nefes aldı. Bunu yapması gerekiyordu. Onu korumak için. Babasından, onun gücünden, işini kaybetmesinden…Siparişi çoktan verdirmişti bile. Kahve, tatlı, birkaç kişisel özel istek. Kalabalık bir masa için fazla bileydi.
Meyra içeri girdiğinde önce kalabalığı gördü, sonra Tan’ı. Gözlerinde bir anlığına bir kıvılcım yandı. Belki yine onunla atışacak, yeniden o eski sıcaklığı hissedeceklerdi. Elinde karton kahve tepsisi ve tatlı kutularıyla masaya yaklaştı. Gülümsemesi yarım, ama umutluydu.“Merhaba… Siparişleri getirdim.”
Tan kafasını kaldırdı. Onun sesini duyduğunda, kalbinde bir şey kırıldı. Ama yüzü buz gibiydi.Gözlerinde bir duvar örmüştü. Sert ve yüksek.“Aaa, bizim kurye kız gelmiş,” dedi, sesini olduğundan daha alaycı yaparak.“Bakın bakın, Meyra’nın özel servis yaptığına şahit olun.”
Yanındaki gençlerden biri kahkaha attı. Diğeri kahvesinden bir yudum alıp Tan’a dirseğiyle dokundu.“Kız baya tatlıymış.”
Tan gülümsedi ama gözleri boştu.“Tatlıdır, ama biraz... ısırıyor.”
Meyra kaşlarını çattı.“Tan, ne saçmalıyorsun sen?”
“Gerçeği söylüyorum,” dedi Tan, sandalyesinde biraz daha yayılırken.“Beni yanlış anladın sanırım. Sadece birkaç bahşiş, birkaç tatlı... Daha fazlası yoktu.”
“Ben senden bir şey istemedim.” Tan’ın tavırlarına şaşırıyordu.
“Ama ihtiyacın vardı, değil mi?”Ceketinin cebinden birkaç banknot çıkardı, masaya bıraktı.“Al şunu. Okul masraflarını hafifletir.”
Meyra’nın eli titredi. Gözleri, paraya değil Tan’a kilitlendi.Tan’ın yüzünde alaycı bir tebessüm, gözlerinde acı vardı. Ama bunu yalnızca okuyabilen bir kalp fark edebilirdi.
Meyra sessizce parayı aldı. Arkadaşları “Oooh” diye bağırdı, biri “Vay cömertliğe bak” dedi.
Meyra bir adım yaklaştı. Parayı Tan’ın yüzüne attı.“Senin gibi zengin ama yoksul birine ihtiyacım yok!”
Tan başını çevirip bakmadı bile. Ama yutkundu. Para yüzüne çarpmamıştı belki ama… kelimeler kalbine saplanmıştı.
Meyra gözleri dolu dolu döndü, kapıya yürüdü. Arkasından kahkahalar yükseldi. Ama Tan gülmedi.Sadece başını önüne eğdi.
Mert, köşede bu olanları sessizce izlemişti. Yanına geldi, hafifçe eğilip fısıldadı. “Bunu neden yaptın? Bu kız sana gerçekten değer veriyordu.”
Tan gözlerini kapattı.“Biliyorum. Benden uzak durması en iyisi.”
Mert ne diyeceğini bilemedi.Odada kahkahalar, parfüm kokuları ve boş gururun yankısı vardı. Ama Tan’ın içinde yalnızca... sessizlik.Ve büyük bir boşluk.
Toplantı odası yine aynı serinlikteydi. Güneş yavaş yavaş batarken, camlardan içeri turuncu bir ışık süzülüyordu. Ama içerideki hava hâlâ gölgeydi.Tan, babasının masasının karşısında sessizce ayakta duruyordu. Gözlerinde bir parça boşluk, dudaklarında sahte bir rahatlık vardı.
Cihan, masasının başında oturmuş, kalemini döndürerek dinliyordu oğlunun söylediklerini.
“Görüştüm,” dedi Tan.“Konuştuğumuz gibi davrandım. Bir daha da görüşmeyeceğim.”
Bu cümle, ağır ama netti. Cihan’ın istediği gibiydi.Adam başını salladı, memnuniyetle. Gözlüğünü çıkardı, mendiliyle sildi, sonra yavaşça konuştu. “Aferin Tan. İşte bu... gerçek Yamanlıoğlu duruşu. Hislerinle değil aklınla hareket ediyorsun. Sana yakışan bu.”
Tan, bu sözleri duyunca bir şey hissetmedi. Ne gurur, ne rahatlama.Sadece... bir boşluk.Koskoca bir boşluk.Başını salladı.“İzninle çıkabilir miyim?”
“Elbette.”Cihan bir kez daha başını onaylarcasına eğdi.Tan ise kapıyı kapatırken dişlerini sıkıyordu.
Koridoru geçerken, ayak sesleri yankı gibi vurdu kulaklarına. Asansöre binmedi. Merdivenleri çıktı. Hızla, öfkeyle, nefes nefese.
Otelin spor salonuna indiğinde içeri kimse yoktu. Belki de iyi oldu.Kendiyle baş başa kalmak istiyordu.
Üzerindeki ceketi fırlattı, tişörtünü çıkardı. Parmaklarını bandajladı ama öylesine, gelişi güzel. Sonra kum torbasının karşısına geçti.Bir an durdu. Gözlerini yumdu.Ve ilk yumruğunu attı.Ardından bir tane daha.Sonra bir tane daha.
Vuruşlar hızlandı. Nefesi kesilmeye başladı. Kum torbası ileri geri sallanırken, içinden taşan öfkeyi bastıramadı artık.Babası...Onun emirleri...Kendi sessizliği...Meyra’nın yüzü.Gözlerindeki hayal kırıklığı.Yüzüne atılan para.Kendi sesinin ne kadar yabancılaştığı...
Her yumruk, içine saplanan pişmanlığa karşı bir cevaptı. Her vuruş, boğazında düğümlenen kelimelere bir isyandı.
Ellerinin derisi çatladı.Kan akmaya başladı.Ama durmadı.
Kum torbasına başını yasladı, alnından ter damlarken gözleri kısıldı.Boğuk bir sesle fısıldadı kendine. “O eski Tan’a geri döneceğim. Umursamaz, soğuk, kimseye kapı açmayan Tan’a… Çünkü insanlar bunu hak ediyor. Başka türlüsünü anlamıyorlar.”
Kafasını kaldırdı. Kum torbası önünde sessizce sallanıyordu.“Zayıflık gösterdiğim an, kaybettim. Bitti artık. Bundan sonra ne aşk, ne umut... Sadece güç.”
Sanki bu sözlerle kendini yeniden kuruyordu. Ama içinden bir ses de fısıldıyordu. “Kimi kandırıyorsun, Tan?”
Ama o sesi susturdu. Eli kan içindeydi. Ama yüzünde sadece bir gölge gülümsüyordu.Tan, aynaya baktı.Ve eski halinin geri döndüğüne kendini inandırmaya çalıştı.