•6• İki Baba İki Dünya

1772 Kelimeler
Meyra, sabahın serinliğinde erkenden çıktı evden. Kurye işinden kazandığı paraları, annesinin yıllardır kıyıda köşede sakladığı çantanın içine yerleştirdiği gibi yerleştirmişti cüzdanına. Parmakları cüzdanın kenarını tutarken biraz daha sıkıldı. Bu, onun teriyle biriktirdiği ilk “okul parasıydı”. Metrodan inip yürüdü. Okulun anlaşmalı olduğu forma dükkanı, şehirde bilinen, büyük vitrinli, ferah bir mağazaydı. Cam kapının önünde kısa bir an durdu. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldı. Sonra kapıyı itip içeri adımını attı. İçerisi serin ve düzenliydi. Raflar, mankenlerin üzerinde sergilenen formalar, parlak etiketler… Her şey tertemizdi, pırıl pırıldı. Meyra’nın ayakkabısının altındaki toz, bu dünyaya ait değilmiş gibi hissettirdi bir an. Kasaya doğru ilerledi. “Liseye kayıt yaptırdım. Kolej için son sınıf forması alacağım,” dedi. Görevli kadının yüzü gülümsemeyle kırıştı. “Tabii, bedeninizi alalım. Bakalım hangisi tam olur.” Meyra soyunma kabinine geçerken, mağazada başka biri daha dikkatini çekti. Genç bir kız. Duruşu kendinden emindi. Kıyafetleri sade ama pahalıydı. Ayakkabısının markası, kolundaki çantanın tokası bile varlıkla parlıyordu. Formaya şöyle bir bakıp görevliye döndü. “Bu senekiler daha ince kumaştan olmuş. İyi, her yıl bir şey değiştiriyorlar. Zaten geçen yılkini atmıştım,” diye ekledi gelişigüzel. Meyra, kabinden çıkarken onunla göz göze geldi. Bir saniyeliğine…Ama o göz teması havada kaldı. Kız, sanki bakmamış gibi, başını başka yöne çevirdi. Meyra’ya değil de, mankene bakıyormuş gibi yaptı. Soğuk, sessiz bir görmezden gelmeydi bu. Meyra, hiçbir şey söylemeden formayı aldı. Etikete baktı. Fiyat… oldukça yüksekti. Bir an duraksadı.İç cebinden bir tomar parayı çıkardı. Elindeki terlemiş banknotları düzgünce açtı. Saydı.Yetecekti. Ama geriye neredeyse hiç kalmayacaktı. Görevli kadın, fark ettirmemeye çalışsa da dikkatle izliyordu onu. “Formanızın pantolonu, ceketi ve gömleği bu şekilde. Başka bir ihtiyacınız olur mu?” “Hayır, teşekkür ederim.” Poşeti aldı, çıktı. Kapının dışındaki sıcak hava yüzüne çarptığında, alnındaki terin aslında hava sıcaklığından değil, içeride yaşadığı boğucu histen geldiğini anladı. O kız…Bakmıştı. Ama onu görmemişti. Kitapçıya yürüdü.Vitrindeki kalın kitaplara göz gezdirdi. Sadece müfredat kitapları değil, seçmeli ders kitapları, ek materyaller, deneme testleri… Raflar doluydu. Yavaşça içeri girdi. Sipariş listesini cebinden çıkarıp teker teker kontrol etmeye başladı. Kitapçının içine yayılan taze kâğıt kokusu, biraz olsun sakinleştiriciydi. Ama her kitap fiyatına baktığında, yeniden içi sıkışıyordu. Bütçesini aşmadan, en gerekli olanları seçti. Geri kalanları… belki sonra alırdı. Belki ikinci el bulurdu. Belki notlarını başkasından alırdı. Belki…Bir şekilde hallederdi. Poşeti elinde, yeni forması omzunda, kitapların ağırlığı sırtında… ama en çok içindeki düşünceler ağırdı.İlk kez bu kadar net hissetmişti. Aynı okulun öğrencisi olmak, aynı dünyaya ait olmak demek değildi. Akşam gökyüzü griyle lacivert arasında dalgalanırken, Meyra evin kapısını açtı. İçeri girdiğinde buram buram yemek kokusu karşıladı onu. Lahananın, salçanın ve biraz da yorgunluğun kokusuydu bu. Ayakkabılarını çıkarırken içeriden gelen ses duraksattı onu.“Kızım geldi mi Nazlı?” Mutfaktan annesinin sesi duyuldu.“Ayak seslerinden tanırsın ya sen de herkesi!” Meyra’nın kalbi hızlandı.Babası evdeydi.Yolculuktan dönmüştü demek ki. Elinde okul kitapları ve forma poşetleriyle içeri girdiğinde, salonun köşesindeki kanepeye yorgun ama genişçe yayılmış bir adam onu karşıladı. Gözleri yaşlı yorgunluğunda bile pırıl pırıl parlıyordu.Ve elinde bir şey vardı.“Gel bakayım buraya sen,” dedi Faruk, ayağa kalkmadan. Meyra yaklaştı. Faruk, oturduğu yerden bir tomar parayı çıkardı ve kızına uzattı.“Alamadığın kitapları bununla al.” Meyra bir an durdu. Gözleri babasının ellerindeki paralara, sonra yüzüne gitti.“Ama… nereden bildin? Hiçbir şey söylemedim ki.” Faruk hafifçe gülümsedi. Yorgun parmaklarını başının arkasında kenetledi, geriye yaslandı.“Evden uzak olsam da… kızımın içinde bir şey varsa, ben bilirim. Hele senin gibi içine atan, güçlü görünmeye çalışan biriysen… daha çok anlarım.” Meyra gözlerini kırpıştırdı, sonra boğazı düğümlendi.Babası devam etti. “Biliyorum, şimdi o okul masraflı, kızım. Baban var. Okula gidip de aklın kitaplarda olmasın. Lazımsa söyle. Gurur yapma.” Meyra paraları aldı ama hemen kenara koydu.Sonra eğilip babasına sarıldı. O sıcak, tanıdık, güvenli koku… ter, sabun ve direksiyon simidi kokusu… gözlerini doldurdu.“Teşekkür ederim… Baba.” Faruk onu hafifçe geri itti, alnına bir öpücük kondurdu.Ama sonra Meyra’nın dudaklarından istemsiz bir cümle döküldü. “Cafede çalıştığımı da mı öğrendin?” Faruk’un kaşları çatıldı.“Ne cafesi?” Meyra’nın yüzü kıpkırmızı oldu.“Şey… ben… okul ihtiyaçları için… gündüzleri çalışıyordum. Küçük bir tatlı kafesi…” Faruk başını iki yana salladı, derin bir nefes aldı. Kızgın değildi ama şaşkındı.“Sen bana bunu söylemedin mi şimdi? Gizli gizli çalıştın yani.” “Yani gizli demeyelim ama… zor durumda kalmanızı istemedim. Hem ben başvurdum, kabul ettiler. Seviyorum da işi.” Faruk ayağa kalktı, ona yaklaştı. Kızının omzuna hafifçe dokundu.“Bak kızım… çalışmana karşı değilim. Helal kazanılan her para baş tacı. Ama... saklamana karşıyım. Biz birbirimize yalan söylemeyiz. Aç mıyız, açıkta mıyız? Hayır. Sen benim gururumsun. Yaptıklarınla da, düşündüklerinle de. Ama bir daha… gizli saklı iş yapma olur mu?” Meyra başını salladı.“Tamam… söz.” O sırada mutfaktan annesi Nazlı’nın sesi duyuldu. “Yemek hazır! Faruk, sen kızını ağlatmadın inşallah!” Faruk göz kırptı.“Yok canım. Biz sadece biraz gurur, biraz da gözyaşı karıştırdık.” Meyra gülümseyerek mutfağa yürüdü. Elinde babasının parası, kalbinde babasının sözü vardı.Ve içinden geçirdi: Bu hayatta bazı şeyler vardı ki, parayla ölçülmezdi.Bir babanın eli gibi... **** Gecenin içinden yükselen otel binası, gökyüzüne meydan okur gibiydi. Cam cepheleri şehri yansıtıyor, dev avize ışıkları lobide kristal gibi parlıyordu. Yamanlıoğlu Otelleri zincirinin merkez üssü sayılan bu binada, bir baba ve oğul aynı çatının altındaydı—ama aralarında koca bir dünyanın duvarı vardı. Cihan Yamanlıoğlu, her zaman olduğu gibi suit odasında değil, toplantı salonunda çağırmıştı oğlunu. Resmiyet onun için sadece işte değil, aile ilişkilerinde de geçerliydi. Tan içeri girdiğinde, babasını büyük cam masanın başında tek başına otururken buldu. Masanın üzerinde sadece birkaç dosya, tablet ekranı ve bir fincan siyah kahve vardı. Kahve, babasının karakteri gibiydi: sert, karanlık, şekersiz. Tan bir şey söylemeden oturdu. Babasının yüzünde o tanıdık soğukluk vardı. “Nasılsın baba?” Cihan başını hafifçe kaldırdı. “İyiyim. Seninle konuşmamız gereken bir konu var.” Tan iç geçirdi. Bu tür konuşmaların hiçbir zaman ‘nasıl gidiyor?’la başlayıp ‘hadi gel film izleyelim’le bittiğini görmemişti. Cihan dosyayı kapattı, gözlüklerini çıkardı ve doğrudan oğlunun gözlerinin içine baktı.“Bir süredir bir kafeye sık sık gittiğini öğrendim. Orada bir kızla... görüştüğünü.” Tan bozulmadan durmaya çalıştı.“Baba, o sadece—” “—Beni bölme.” Cihan’ın sesi buz gibiydi. “Seninle ilgili bilgileri bir yabancıdan duymak zorunda kalırsam... demek ki sen gerekeni yapmıyorsun. O kız... kimse değil.” Tan kaşlarını çatsa da sessiz kaldı. Cihan devam etti. “Sıradan bir aileden. O kafenin çalışanı. Büyük ihtimalle seni cüzdanın için yanına alıyor. Sen ise yine, her zamanki gibi, hissiyatına yenik düşüyorsun.” “O öyle biri değil,” dedi Tan, ilk kez hafifçe karşı koyarak.“Hiçbir zaman kim olduğumu kullanmadı. Tam aksine—” “Bunu sen mi bileceksin, ben mi?” diye araya girdi Cihan. Gözleri sertleşti, sesi koyulaştı. “Sen Yamanlıoğlu’sun, Tan. Bu adı taşıyorsan sorumlulukların var. Bu oteller zinciri, bu holding, bu imparatorluk... bir gün senin olacak. Ama şu an sen hâlâ çocuk gibi davranıyorsun.” Tan’ın omuzları gerginleşti. Dişlerini sıktı ama belli etmedi. Cihan masanın kenarına hafifçe eğildi. “Geleceğini ciddiyetle şekillendirmelisin. Hayatına alacağın insanları da... kendi çevrenden seçmelisin. Bu kız... ne ailesi, ne eğitimi, ne konumu seninle örtüşmüyor. Onunla görüşmeyeceksin.” O an odadaki sessizlik gürültü gibiydi.Tan’ın içinden geçen binlerce cümle, boğazına takıldı.‘Ama o farklı…’, ‘Senin gibi hesap kitap yapmıyor…’ , ‘Ben onunla yan yana olduğumda kim olduğumu unutuyorum…’Diyemedi. Çünkü Cihan Yamanlıoğlu’nun gözleri, ‘itiraz edersen sadece bu kızı değil, kendini de kaybedersin’ diyordu. Tan başını eğdi.“Anlaşıldı.” Cihan arkasına yaslandı.“Artık odana gidebilirsin.” Tan kalktı. Suit odanın karşısındaki dar koridora yürüdü. Onun odası daha küçüktü, daha sadeydi. Kasıtlıydı bu—babası onu ‘yukarıdan başlatmak’ istememişti hiçbir zaman. Kapısını kapatırken kendi yansımasını camda gördü.Omuzları düşüktü. Ama gözleri…İçinde bir şeyler yanıyordu.İlk kez biri için babasına karşı gelmeyi istemişti.Ve ilk kez... bu kadar sessiz kalmıştı. **** Kafenin kapısı açıldığında çalan minik zilin sesi, öğle vaktinin kalabalığında neredeyse duyulmadı. Ama Meyra o sesi tanımıştı. Gözleri hemen kapıya kaydı. Tan. Bugün ilk defa onu görünce içini öfke değil, garip bir sıcaklık kapladı. Belki babasının ona olan güveninden, belki artık forma ve kitap derdinin kalmamasından, belki de son günlerde onunla yaşadığı her anın bir çeşit alışkanlığa dönüşmesindendi. O gün yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşti.“Vay kartvizitler prensi! Sipariş vermeye mi geldin, yoksa tatlıların kontrolünü mü yapacaksın bu kez?” Tan alıştığı bu alaylı karşılamayı beklerken böyle içten bir sıcaklıkla karşılaşınca, kısa bir duraksama yaşadı. Yine de gülümseyerek yaklaştı, tipik Tan ifadesini takındı. “Yoo, bugün sadece denetlemeye geldim. Şirket politikası gereği, çalışanların moralleri yerinde mi diye bakıyorum.” “Ben çalışmıyorum ki burada, misafir ağırlıyorum,” dedi Meyra gülerek. Tan boş bir masaya oturdu, Meyra karşısına geçti. Bu defa onu kovmadı, bakışlarında rahatsızlık yoktu. Hatta tam tersine…Gözlerinde ilk kez huzur vardı. Meyra başını eğip gülümsedi.“Bugün bi’ tuhafsın sen.” “Tuhaf mı?” “Yani, sessizsin. Az önce sadece iki cümleyle dalga geçtin. Bu bir rekor.” Tan kahkaha atmadı, sadece kaşını kaldırdı.Ardından menüye bile bakmadan konuştu. “Tiramisu ve kahve alayım. Son kez... bu kafede yiyeceğim en iyi tatlı.” “Son kez mi?” “Yani... yaz bitti sayılır. Yeni mevsim, yeni rutinler...” Meyra hafifçe gözlerini kıstı.“Sen böyle belirsiz konuşunca batıl inançlı teyzeler gibi hissediyorum. Ne diyorsun açık açık söylesene.” Tan başını geriye yasladı, gözlerini tavana dikti.“Bazen bir şeyleri açık açık söylememek, daha kolaydır. Sözler netleştikçe insanın içinde bir şeyler bulanır çünkü.” “Bulanacak bir şey bırakmamak da bir yol.” Tan yeniden ona baktı. Bu defa gülümsedi, ama içinde sanki başka bir duygu vardı.“Seninle uğraşmak güzeldi, kurye kız. Gerçekten... ne desem cevabını veriyordun. Laf sokmaların, kızmaların... şu yelekli saldırı sahnesi özellikle... efsaneydi.” “Efsane mi?” dedi Meyra gülerek.“O yeleği hâlâ sana fırlatmadığıma dua et.” Tan başını yana eğdi, biraz sessizce baktı ona.“Bana ilk kez para için yaklaşmayan biri oldun. Belki de bu yüzden... tanıştığım herkes gibi davranmadım sana.” Meyra gülümsedi ama kaşlarını hafifçe çatmıştı.“Şimdi çok ciddi oldun. Korkutuyorsun beni.” “Korkma,” dedi Tan, ayağa kalkarken.“Bundan sonrası herkes için daha... tanıdık olacak.” Meyra onun kalkışına şaşırdı.“Siparişi beklemiyor musun?” “Bugünlük sadece uğradım.” “Sipariş falan yoktu yani?” “Sadece... bir bakayım dedim. Her şey yerli yerinde mi diye.” O an Meyra’nın içinden bir his geçti. Sanki bu bir veda gibiydi ama kelimeler hâlâ eksikti. Soramadı.Dur diyemedi. Tan ise dönüp kapıya yürürken, son kez arkasına baktı.Meyra hâlâ oradaydı. Elinde kahve bardağı, gözleriyle onu takip ediyordu. Ve Tan, sessizce içinden söyledi sadece:Hoşça kal, kurye kız.Kapıdan çıkarken çalan zil sesi bu kez sadece bir kapanış sesi değil, bir şeyin bittiğini ilan eden ince bir çan gibiydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE