Güneş, öğleden sonra gökyüzünde tembelce yayılmıştı. İstanbul’un yaz sıcağı, insanların gölgelerde soluklandığı saatleri haber veriyordu. Ama Tan için bu saatler, oyunun en tatlı hamlelerinin yapılacağı anlardı.
Otelin sabah vardiyasındaki görevlerini tamamlamıştı. Rezervasyonlar, birkaç müşteri şikâyeti ve hatta bir çarşaf stoğu kontrolü bile yapmıştı. Cihan Yamanlıoğlu’nun oğlu olarak değil, otelin sıradan bir çalışanı gibi. Ama aklı başka bir yerdeydi: Kafede çalışan kurye kız.
Tan arabanın direksiyonuna yaslanmış, kafenin önünden geçen insanları izlerken telefonundan bir tatlı ve kahve siparişi verdi. Bu kez adrese değil, doğrudan içeri oturmaya karar vermişti.
Kafenin arka kısmındaki küçük bahçeye açılan camekân kapıyı ittiğinde, Meyra onu görmemişti. Kahverengi masa örtüleriyle kaplı masaların arasında, arkada kuytu bir köşeye oturmuş, dizlerinin üstündeki not defterine bir şeyler karalıyordu. Saçları ense hizasında toplanmış, yüzü yorgun ama kararlıydı.
Tan, sessizce yaklaştı ve hiçbir şey söylemeden onun tam karşısındaki sandalyeye kendini bıraktı. “Sürpriiiz.”
Meyra başını kaldırdı. Gözleri bir anlık şaşkınlıkla büyüdü. Sonra kaşları çatıldı. “Sen... burada ne yapıyorsun?”
“Tatlı siparişi verdim. Ne yani, müşteri olmaya hakkım yok mu?”
“Senin gibi müşterinin... patronum görürse hoşlanmaz. Git buradan,” dedi fısıltıyla ama sertçe. Gözleri içeriye, patronun gözüne çarpmayacaklar mı diye endişeyle gezindi.
Tan gözlerini devirdi, sandalyeye daha da yayıldı. “Bu kadar kötü müyüm ya? Şu tatlı suratla tatlı sipariş ettim. Nereye zararım dokundu?”
“Patronum beni müşterilerle otururken görürse kovulabilirim. Şaka yapmıyorum,” dedi, gözleriyle boş bir sandalye arayarak.
Tan kaşlarını kaldırdı. “Yani şu an senin kariyer hayatını riske atıyorum, öyle mi?”
“Evet. Ve eğer biraz vicdan kırıntın varsa kalkarsın.”
Tan gülümsedi, ellerini masaya yaydı.“Vicdanım mı? Hmm… En son nerede bıraktım, hatırlamıyorum ama... eminim iyi bir yerde olmalı.”
Meyra derin bir nefes aldı, dişlerini sıktı.“Bak, ben burada sadece sipariş taşıyan biriyim. Bu işi bulmak için üç gün uğraştım. Ay sonunda okul kitaplarını almak için paramı biriktiriyorum. O yüzden... lütfen... git.”
Tan’ın yüzü bir an ciddileşti. Ama hemen ardından maskesini taktı.“Ne yani? Üç kaşık tiramisu yüzünden hayatını mı karartacağım? Hem belki patronun benim kim olduğumu öğrenince seni müdür yapar.”
Meyra gözlerini devirdi.“Sen... gerçekten ‘benim kim olduğumu biliyor musun’ cümlesini kuracak kadar basmakalıp mısın?”
Tan kahkaha attı. “Hayır hayır. Ben o lafı söylemem, genelde babam kullanır. Benim kim olduğumu herkes zaten biliyor.”
Meyra’nın sabrı tükeniyordu. Ama sesini yükseltemezdi. Kafasını öne eğip kısık sesle fısıldadı. “Bak, zenginliğinle hava atmak, başkalarını küçümsemek, laf sokmak belki çevrende işe yarıyordur. Ama burada olmaz. Bu masanın diğer tarafı senin eğlence alanın değil.”
Tan başını yana eğdi. Kısa bir süre sessiz kaldı. Gözleri Meyra’nın cümlelerinin içinde bir şey arıyor gibiydi. Sonra dudaklarını büküp fısıldadı. “Seninle uğraşmak... güzel bir uğraş. Çünkü cevap veriyorsun. Diğerleri susuyor.”
Meyra hafifçe başını iki yana salladı. Gözlerinde öfke kadar acıma da vardı.“Cevap almayı bu kadar özlediysen, evde biriyle konuşmayı dene. Ayna olur mesela.”
Tam o anda garson siparişi getirdi. Tatlı ve kahve. Tan teşekkür etti ama gözleri hâlâ Meyra’nın üzerindeydi. Meyra, sandalyesinden kalktı. Kaskını aldı, yanına defterini de sıkıştırdı.“Bu tatlı da fazla gelir sana. Ego zaten doymuş,” dedi giderken.
Tan arkasından kahvesinden bir yudum aldı, gözlerinde yine o gülümseme vardı.“Of... bu kız beni sinir ediyor,” dedi kendi kendine.“Ama çok tatlı sinir ediyor...”Ve gülümsemesi büyürken, bu oyunun daha yeni başladığını bir kez daha hatırladı.
****
Kafe, yaz öğleden sonralarının rehavetiyle ağır ağır nefes alıyordu. Bahçedeki çiçekler hafif esintide salınırken, içeride serinlik ve sessizlik hâkimdi. Meyra, mutfaktan yeni çıkmıştı, sipariş fişlerini düzenliyor, önlüğünün cebine kalemini sıkıştırıyordu. Gün sessiz geçiyordu, şimdilik her şey yolundaydı.
Ama… o geldi.
Kapının çanını çaldıran zil sesiyle birlikte, gözlerini kaldırmadan bile kimin geldiğini anlamıştı. Ukala yürüyüş, umursamaz mimikler, gözlerinde “ben buraya sadece seni sinir etmeye geldim” yazan parıltı… Tan.“Selam tatlı kurye,” dedi, bir masaya otururken.“Beni özledin mi?”
Meyra dişlerini sıktı. Sipariş fişlerini eline aldı ve uzak bir masaya yöneldi. Ama onun kaçamayacağı tek şey Tan’ın varlığı değil, garsonun laf taşıma alışkanlığıydı.
Dakikalar sonra patron yanına geldi.Ses tonu nazikti ama cümleler buz gibiydi. “Meyra, müşteriyle masada oturduğun görülmüş. Burası sohbet yeri değil. Dikkat et, bir daha olmasın.”
Meyra’nın elleri yavaşça iki yana düştü. “Patron ama—ben—yani o—” diyecek oldu ama nafile. Uyarı verilmişti. Suç sabitlenmişti.
O anda bir şeyler koptu içinde. Tan’ın keyifli yüzü gözüne geldi. O saçma sırıtışı, her şeyi şaka zanneden hâli...“Bu çocuk… cidden bela,” diye mırıldandı kendi kendine. Sipariş geldi, kaskı başına geçirdi, paketi aldı ve motoruyla uzaklaştı. Patronun bakışları arkasından delik açıyordu.
Meyra gittikten kısa süre sonra Tan usulca kalktı. Düğmelerini ilikledi. Bir garsonun yanına gidip, patronun odasını sordu. Ardından içeri girip kapıyı nazikçe tıklattı.
Patron, gözlüğünün üzerinden baktı.“Buyurun, bir sorun mu vardı?”
Tan iç cebinden cüzdanını çıkardı. Kimliğini gösterdi. Cihan Yamanlıoğlu’nun oğlu olduğunu ve bu kafeyi, özellikle bir çalışanı yüzünden çok sevdiğini söyledi. “Meyra, benim yakından tanıdığım biri. Güvendiğim biri. O yüzden bundan sonra sık sık buradan sipariş vermek istiyorum. Onun teslim etmesini tercih ederim. Bilginiz olsun.”
Patron kısa bir duraksamadan sonra sadece başını salladı.“Elbette, ne demek.” O andan sonra kafenin içi… değişti.
Meyra siparişten döndüğünde garsonlar göz ucuyla ona gülümsemeye çalışıyor, patron ise sesini yumuşatmış hâlde bir “hoş geldin” diyordu. Meyra ne olduğunu anlamamıştı. Dışarıdan biri içerideki havayı koklasa, kafenin bir anda “barış elçiliğine” dönüştüğünü sanırdı.
Sonra Tan kahvesini yudumlarken el salladı.“Tatlı kurye geri döndü.”
Meyra gözlerini kıstı. Adımlarını hızlandırdı. Yanına gelip sertçe sordu. “Ne yaptın sen?”
Tan, sırıtarak fincanı tabağa bıraktı.“Hiç. Sadece patronuna seni tanıdığımı söyledim. Güvendiğim biri olduğunu… Belki de bu kafenin senin gibi biriyle şanslı olduğunu…”
“Sen... beni patrona mı ispiyonladın, ne yaptın?”
“İspiyonlama deme, bu bir sosyal yatırım.”
“Sosyal yatırım mı?!” Meyra’nın sesi bir oktav yükseldi. “Senin yüzünden az önce uyarı aldım!”
Tan sırıttı. “Şimdi yükseltilmiş olabilirsin. Bence hızlı terfi ediyorsun.”
Ve o an... Meyra’nın sabrı bitti. Yeleğini bir hareketle çıkardı, elinde sıkıca tuttu. Sandalyeyi itti, Tan’ın yanına yürüdü.“Son uyarım,” dedi.
Tan başını eğdi, alaycı bir tonda. “Ne yapacaksın, tiramisu fırlatıp kafama mı atacaksın?”
Meyra cevap vermedi. ŞLAK! Yeleği Tan’ın koluna indirdi. Ardından omzuna, sırtına, diğer koluna.
Tan kahkaha atıyordu.“Dayak mı bu? Masaj mı? Emin olamadım!”
ŞLAK! Yelek bir kez daha geldi.Tan kaçmak için sandalyeyi devirip ayağa kalktı.“Ağır ol! Müşteriye şiddet bu!”
Meyra yelekle peşine düştü. Masalar arasında dolanıyorlardı. Müşteriler şaşkın bakışlarla kahvelerini bırakmış, bu tuhaf sahneyi izliyordu.“Sana her geldiğinde tatlı mı lazım, yoksa dayak mı?!” diye bağırdı Meyra.
Tan gülüyordu, kafasını eğerek kaçtı. “İkisi de olabilir, ama tatlı daha az acıtıyor!”
Kapıya yöneldi, ama Meyra onu yakaladı. Bir kez daha yeleği sırtına indirdi.“Bu sana patrona konuşmanın cezası!”
“Bu da—beni sinir etmenin bedeli!”
“Ve bu—her şeye sırıtarak cevap vermenin karşılığı!”
Tan kapıya son anda ulaşıp dışarı fırladı. Gülerek arkasını döndü. “Kurye kız! Seni her gün daha çok seviyorum!”
Meyra kapıya kadar gelip yeleğini savurdu.“Bir daha gelme bu kafeye!”
Tan, elini kalbine koydu.“Söz! Ama... Sipariş vermek için söz. Özellikle ‘sıcak servis’ istiyorum!”
Son cümleyle birlikte arabasına bindi, kahkahalarla uzaklaştı.
Meyra kapının önünde derin bir nefes aldı. Elleri titriyordu. Ama gözlerinin içi... gülüyordu. Sinirle... ama az da olsa merakla.