1. BÖLÜM
Kırmızı beyaz geyik desenleri olan halının bir yılan gibi kapladığı ahşap merdivenleri hırsla inen Begonvil, evin içinde yankılanan müzik sesiyle açmıştı gözlerini sabaha.
Son merdivene geldiğinde, salonun tam ortasında çalan müziğe saçma sapan hareketlerle eşlik eden ikizleri gördüğünde gözlerini anında devirdi. Hala uykusu açılmamış genç kız elinde getirdiği ve onu şimdi bir silah olarak kullanacağı yastığı hızla salona doğru savurdu. En az birine denk getirebilse şanslı hissedecekti kendini. Beyninin içinde çalan saçma müziğin sesi adeta kafasında çarpa çarpa yankılanıyor, gece çok çalıştığından genç yattığı için henüz açılamayan uykusuna belalarr yağdırıyordu.
Fırlattığı yastığın muhattabı ne yazık ki yemek masasının başında oturup kahvesini yudumlayan Sarmaşık olmuş, genç kız elinde tuttuğu kahve fincanının hakimiyetini kaybetmiş ve dizinin üzerine hafifçe dökmüştü.
Kafasını yastığın geldiği yöne çevirdiğinde, karşısında gözlerinden alev çıkan ve sinirle ikizlerin saçma oyunlarına bakan Begonvil'i bulmuş, kıyametin de böylelikle yaklaştığına şahit olmuştu.
Çünkü Begonvil çok çalışırdı, gece gündüz demeden aldığı bir sorumluluğu ertesine güne beklemeden bitirir, hanesine yazılan tüm projelerini vaktinden önce teslim ederdi. E hal böyleyken de geç ve az uyur, uyuduğunda da asla rahatsız edilmek istemezdi. Üstelik bugün pazardı.
İkizler ablalarının geldiğinin farkında bile değillerdi. Eğlencelerine o kadar odaklanmışlardı ki arkalarındaki ateş püskürterek bakan kadını görmemişlerdi.
Begonvil sonunda bu kadar kayıtsız kalınmasına dayanamamış olacak ki, hızla gidip evin tam köşesinde bas bas bağıran müzik setinin kablosunu sökercesine çıkartıp fırlattı.
Müziğin ani kesilimiyle elleri havada kalan ikizler, önce birbirlerinin suratına baktılar. Ardından kıpırmadan ne olduğu anlamaya çalıştıklarında aynı anda ablalarının varlığını hissetmeleriyle yüzlerini yavaşça arkalarına döndüler.
Begonvil tek ayağının üzerine verdiği ağırlıkla kollarını göğüslerinde birleştirirken bir yandan da sağ ayağını ritimle yere vuruyordu. Bu ikizler için idam vaktiydi.
Ortamda ölüm sessizliğinin hükmü geçmeye başlamıştı. Çok geçmedi ki bu sessizliği yine bir kişi bozdu.
"Bugün günlerden ne?" diye bir soru yöneltti ateş püskürten genç kadın.
İkizler birbirlerine mahcupça bakıp hangisi cevap vereceğini bilemedi. Ya da ablalarının hangisinden bir cevap beklediğini.
En sonunda dayanamayan Buket korkuyla araladı dudaklarını. "Pazar! Ama abla bir din-" ama tabi genç kızın cümlesi yarıda kesildi.
"Kızım siz manyak mısınız?" diye bir serzenişte bulundu Begonvil. Sesi tüm ev,i inletmeye yetmişti. Kahverengi gözleri ateş kırmızısına dönmüş, adeta uykudan dolayı dağılmış saçlarının arasından dumanlar yükseliyordu. Ardından devam etti. "Pazar günü sabahın sekizinde kim bahçe duvarında, mezdekeyle," dedi tiksinircesine yüzünü buruşturup parmağını kızların vücutlarında gezdirdi. "Bu saçma kolbastımsı şeyi oynamaya çalışır ki?"
Evin içinde yankılanan bu soruyla salonun içinde bulunan üç genç kız da gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Genç kadın sarfettiği cümleleri henüz farkettiğinde, yüzünü buruştrarak kendisini anlamaya çalıştı. Uykusunu alamadığında tam da böyle biri oluyordu Begonvil. Asi, huysuz, ne dediğini bilmeyen...
Çok geçmedi ki, ortamda başka bir ses duyuldu. Bu ses cıvıl cıvıl tondaydı ve annelerine aitti.
"Kızlar uyandıysanız hemen kahvaltıya." diye saçma bir cümle kullandı Filiz hanım. Ardından babalarının annelerine çemkirmesini duydular. Asıl komik olanda buydu.
"Ne uyuması hanım ev başımıza yıkılıyordu daha demin!"
Kızlar bunu bekliyormuş gibi birbirlerine aynı anda bakıp gür birer kahkaha atmaya başladılar. Deminki olaydan henüz üç dakika geçmesine rağmen Begonvil resmen unutmuş gitmişti.
İşte birbirlerine kızıp bağırmaları tam tamına üç dakika sürüyordu. Ardından kimse hatırlamıyordu bile.
Gülüşmelerinin ardından Begonvil gardını tekrar takınmaya çalışsa da başaramadı. Sesini düz tutmaya çalışarak karşısında kıkırdayan ikizlere dönüp "Nerde benim yastığım?" diye çıkıştı.
Hiçbir şey olmamış gibi bal kahvesi dağınık saçlarını ardında bir topuz yaparak bileğindeki lastikle tepeden tutturdu.
İkizler birbirilerine anlamaz bakışlarla bakarak ablalarının ne dediğini anlamaya çalıştıklarında Sarmaşık gülerek elindekini havaya kaldırdı. "Burda." diyerek bağırdı.
İkizleri arkasında bırakan Begonvil hızla Sarmaşık' ın elindeki yastığı kavrayıp yüzündeki gülüşü silmeye çalışarak merdivenleri hızla çıkmaya başladı.
Gözden kaybolan genç kadının ardından atılan kahkahalar tüm ailenin sabah neşelerinin yerine geldiğini gösteriyordu.
*
Uzun uzadıya edilen kahvaltıdan sonra tüm aile saklı cennetleri olarak adlandırdıkları çiçek seralarına giderek keyif çaylarını orda içmek istediler. Bugün Pazar olduğu için tüm aile fertleri evdeydi. Hoş ikizler, hep evdeydi.
Yuvarlak bir masada Sarmaşık laptopuyla makale okurken, Begonvil yeni şirket sahibi hakkında bilgi topluyordu. İkizler ise birbirlerinin ayak parmaklarına oje sürmekle meşgullerdi.
Anne ve babaları ise Japonya'dan yeni getirttikleri çiçek fidelerini dikiyorlardı.Herkes işiyle ilgilenirken ortamın sessizliğini anneleri Filiz hanım bozdu.
"Demet bak buraya kızım!" diye bağırdı. Herkes annesine doğru bakışlarını çevirirken Demet hiç oralı bile olmadı. Çünkü bilirdi ki annesi tüm ayak işlerini Demet'e yaptırırdı. Ve bu ses tonu kızı bir yere göndereceğinin sinyallerini veriyordu. Yirmi üç yıllık hayatının genç kıza kattıkları arasında bu acı gerçek vardı.
Buket karşısında oturup hiç oralı olmayan ikizini dirseğiyle dürttü. "Sağır taklidi için biraz genç kaldın, bir yirmi üç yıl kadar." Dediğinde sinsi sinsi sırıtmayı da ihmal etmedi.
Demet duyduğu cümleyle yüzünü buruşturup, kardeşine hayali bir tükürük atarak annesine döndü.
"Şu fideleri Eftalia hanıma götürüver kızım hadi," diyerek elindeki fidelerle kızlara doğru masaya yaklaştı. Ardından devam etti. "Geçen istemişti, kadın parasını da verdi. Hadi kalk!"
Genç kız başına geleceğini bildiğinden kızlara dönerek ağlama taklidi yaptı. Öyle komik görünüyordu ki masadaki tüm kızların gülüşmesine yol açmıştı. Begonvil'in bile.
"Hayır niye ben gidiyorum ki anne?" diyerek homurdanan kız yüzünü annesine döndü yeniden. "Sırf herkesten sonra doğdum diye mi bu eziyet? Evin en küçüğü her yere gider diye bir yazısız kural mı var? Töre mi anne bu? Yerine getirmeyeni öldürüyorlar mı? Namus mu bu?" ardı ardına kurulan cümlelerle ortamdaki kahkaha sesi de böylelikle her geçen saniye yükselmişti.
Aslında Demet söylediklerinin bir kısmında haklıydı. Çünkü ikiz bile olsalar Buket Demet'ten iki dakika önce doğduğu için Demet evin en küçüğü sayılıyordu ve evin tüm pis işleri bu genç kıza kalıyordu.
Filiz hanım da bıyık altından gülerek, yüzünü yere eğdi. Kızının sızlanmalarına karşı sahte bir hüzün yerleştirdi yüzüne.
"O değil de güzel kızım," dedi kadın kızına doğru bir adım atıp sağ ayağındaki terliği biraz eğilip eline alarak "Anne terliği yazısız bir kuraldır ve rivayete göre isabet ettirmediği yer yoktur." deyip genç kızın bacaklarına sahte bir hızla savurdu.
Demet bacağına yediği terlikle inleyerek ayağa kalktı. Ardından hızla masada duran fideleri eline alarak, "Gittim ben!" deyip arkasına bakmadan serayı terketti.
Ardında duyduğu gülüşme seslerini gerisinde bıraktığında, o çoktan sokak kapısından çıkmıştı.
*
Mahallenin köşesinde kuaför dükkanı olan Eftalia hanımın yeri allahtan çok uzak değildi de Demet bu sıcakta fazla efor sarfetmeyecekti. Evlerinin hizasına duran tanıdık dükkanları ve evleri geçti genç kız. Ne çok anısı vardı bu mahallede. Burada doğup burada büyümüştü. Üstelik bir tek oda değil. Begonvil bile bu mahalle de doğup büyümüştü.
Esnafını, mahallelisini, hepsini tek tek tanıyor, hepsiyle de ayrı ayrı iyi anlaşıyordu. Şeytan tüyü vardı Demet'te. Girdiği her ortama hemen ayak uydurur, tanıştığı ilk insanla hemen kaynaşırdı. İşte bugünde o günlerden biriydi.
Gireceği kuaföre birkaç adım kalmışken arkadan bir ses işitti genç kız. İsmini duymasıyla arkasına dönüp seslenenin kim olduğuna baktı. Şaşırmamıştı, çünkü buradan her geçtiğinde bu sesin sahibi Demet'e seslenir, tavlada en azılı rakibini yenmesini isterdi. Bu mesele onun için hayat memat meselesi haline gelmişti artık.
"Demet gel kız! Senin elin uğurludur, şu zarları sen at bakalım." Çaprazına denk gelen kahvehanenin bahçesine oturmuş ve bakkal Rıfkı'ya bu sefer haddini bildireceğinin bakışlarını atan Kasap Ömer'in kurduğu bu cümleleyle Demet sırıtarak elindeki fidelerle yanlarına doğru ilerlemeye başladı.
Yedi sekiz kişi bu ikilinin çevresinde bir topluluk oluşturmuş, o topluluğun her bir bireyi de sanki bir maçın skorunu bekliyormuş gibi dikkatlice onları izliyordu. Bu mahallenin amcaları ne kadar da değişikti böyle yahu!
Demet önce ona merakla bakan topluluğa baktı, ardından bakkal Rıfkı'ya öfkeyle bakan kasap Ömer'e. Aklına gelen fikirle sinsice sırıtıp, Ömer amcanın yanına giderek başının tepesinde dikildi. Boşta kalan elini yaşlı adamın omzuna koyup "Yalnız ben bedava iş yapmam Ömer amca bilirsin," deyip göz kırptığında kahvedeki tüm adamlar seslice kahkaha attı.
Kasap Ömer ise gülümseyerek adeta elinde büyüyen genç kızın söylediklerine takıldı. "Bilmez miyim?" diyerek sahte bir kızgınlıkla baktı yaşlı adam. Ardından "Söyle bakalım ne istiyorsun?" diyerek kıza zarları tutuşturdu.
Demet uzun zamandır aklında tuttuğu şeyi şimdi tam zamanı diyerek patlattı. Elindeki zarları dedesinden öğrendiği gibi avcunda sağa sola sallamaya başladı. Ortamdaki herkes Demet'in zar salladığı eline bakıyor, ne geleceğini canla başla bekliyorlardı.
Demet şeytani bir ifadeyle gülümseyip elinde hilenin anasını ağlattığı zarları masanın üzerinde açık duran tavla tahtasına fırlattı. O an milletin eli kalbinde, herkes tahtanın üzerinde ahenkle dönen zarların durmasını izliyordu. Zarlar döndü, döndü, döndü.
Ve düşes.
Herkes duran zarlara hayretle bakıyordu. Demet ise sonuçtan o kadar emindi ki, üzerine üflenen gururla gülümsüyordu.
"Çatında haftada bir yaptığın o rakı gecelerinden birine ben ve ikizimi de çağıracaksın," dedi Demet sonunda istediği bir emele ulaşmanın verdiği mutlıulukla kasap Ömer'e bakarak. "Hatta önümüzdeki hafta."
Mahallenin kasabı Ömer amca mahallenin tüm gençlerini haftada bir çatısında toplayıp onlara ziyafet çekerdi. Hatta birkaç sefer Begonvil ve Sarmaşık da katılmıştı ama sevmemişlerdi. Zaten özel günler dışında alkol kullanmazlardı. Babaları da henüz küçük olduklarını düşündüğünden ikizleri katiyen göndermemişti, göndermiyordu.
Ömer bey ağzı beş karış havada kıza baktı. Diğer herkes gibi. Sinsice sırıtan Demet o haline gülüp elini adamın omzuna tekrar atarak yüzüne doğru eğildi. "Çarşamba akşamı sizdeyiz Ömer amca. Babamı sen halledersin." diyerek ortamdan ayrıldı.
*
Andries kuaförün içinde attığı bilmem kaçıncı turla başının artık kesin döndüğünü hissediyordu. Bir elinde süpürge, diğer elinde paspasla teyzesinin emriyle onun kuaföründe sabahtan beri temizlik yapıyordu. Uzun boyunun verdiği dezavantajla geniş sırtı çok çabuk ağrımış, çok yorulmaya alışkın olmadığı için her on dakikaya bir oturup dinlenmişti.
Yine böyle kendine verdiği bir mola sırasında, cama yakın dönen sandalyeye oturmuş elindeki paspasa sarışın suratını dayamış öylece dışarıyı izlemeye başlamıştı. Terden alnına yapışmış açık kahverengi tutamları ve yüzüne kondurduğu bezgin ifadeyle o kadar tatlı görünüyordu ki.
Fırçanın sapına dayadığı başını çekmeden derinden bir of çekip "Niye geldim ki ben buraya!" diyerek sesli bir isyanda bulundu. Üç ayı nasıl burada geçireceğini kara kara düşünen Andries elindeki fırçayı bir kenara bırakıp, camın perdesini sağa doğru sıyırarak, dışarıyı bu kez dikkatli izlemeye başladı.
Sokaktan geçen insanları, sessiz sakin mahalleyi ve ruhsuz olarak düşündüğü dükkanları izlerken buz kez yeniden dudaklarını aralayarak hahladı. Ardından kendi kendine söylenmelerine devam etti. "Ruh gibi! Su mahalle denen yerde nasil yasiyorsunuz anlamiyorum theia!"
Andries memleketi olan Yunanistan'dan Türkiye'ye daha dün sabah ayak basmış, hemen akabinde bu ruhsuz olarak adlandırdığı mahalleye düşmüştü. Annesiyle kavga ettiği için teyzesinin yanına postalanan Andries Türkiye'ye ilk kez gelmiyordu ama teyzesinin yanına, bu mahalleye ilk kez gelmişti. Ne kadar sıkıcıydı!
Genç adam dışarıyı olacaklardan habersiz dalgın dalgın seyrederken karşıdaki kahvehanede bir topluluğun varlığını gördü. Biraz daha cama yapışarak ne olduğunu anlamaya çalışan Andries birkaç adamın içinde elinde bir şeyler sallayan kıza dikkat kesildi bir anda. Cama biraz daha biraz daha yapıştı. Camı kırıp dışarıya çıkacaktı şimdi. Neydi bu kadar dikkatini çeken? Peki onlarca erkeğin içinde o kızın ne işi vardı?
Kız ihtişamla elindekini sallıyor, bir yandan da yanındaki yaşlı adama kolunu uzatmış ona doğru gülüşerek bir şeyler söylüyordu. "Burada böyle seyler hos mu karsilaniyor." diye geçirdi içinden. Ne kadar değişikti şu Türkler!
Andries'in böyle gördüğü böyle öğrendiği ahlak anlayışına zıt bu durum teyzesinin mahallesinin bağlılığından bir haber oluşunu ispatlıyordu aslında. Hani şu ruhsuz olarak adlandırdığı mahalleden. Her ne kadar böyle düşünse de genç adam daha fazla dikkat kesilerek olanları izliyor, içindeki merak duygusu kızın hareketleriyle daha da kabarıyordu. Dikkatini çeken aslında tam da buydu aslında.
Demet.
Birkaç dakika sonra kız elinde bulunan şeyleri masanın üzerinde duran tahtadan olma şeye doğru savurdu. Saniyeler sonra yerinde hoplayıp yanındaki adama bağırarak bir şeyler söyledi. Herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Andries hâlâ anlam veremiyordu. Veremedikçe merak duygusu daha da harlanıyor, dışarıya çıkıp kıza olan biteni sorma isteğiyle her geçen saniye yanıp tutuşuyordu.
Yaklaşık bir yetmişli boylarında, üzerinde kırmızı bir tişört ve kotla camın arkasında duran bu sarışın niye dikkatini çekmişti Andries'in. Üstelik hareketlerini de çok tatlı bulmuştu. Yaşlı adamın omzuna dokunan zarif parmakları, yerinde duramayıp havaya zıpladığı için havalanan sarı saçları neden bu kadar güzeldi ki sanki. Andries'in beynine karınca gibi üşüşmeye başlayan soruların cevapları belki de genç adamın felaketi olacaktı. Kim bilebilirdi?
Aradan Andries'e asırlar gibi geleb dakikalar geçti. Bir şey oldu. Güzel bir şey.
Demin milleti kahkahalara boğan o büyülü kız, genç adamın bulunduğu yere doğru tüm bedenini döndürüp, yürümeye başladı. 'Buraya mı geliyor,' diye mırıldandı afallayarak. Oturduğu yerden hzıla kalkıp, camın arkasından bakmaya devam ediyordu. Bu sefer daha daha dikkatli. Çünkü buraya geldiğinden emin olmalıydı. Bir dakika o kızın elindekiler de neydi öyle? Kız bir de ona doğru bir çiçek tarlasıyla mı geliyordu? Daha önce böylesine rastlamadığına dair kendiyle bahse girebilirdi.
Bir elindekilere baktı bir kızın suratına. Şimdi beyni gördükleri karşısında iflas edecekti adeta. Türk kızlarının güzel olduğunu biliyordu ama bu afeti devran çok fazlaydı gözlerine.
Aralarındaki metrelerce uzaklığa rağmen kızın göz rengini seçebilmişti genç adam. Masmavi gökyüzü renkli kıza adeta büyülenmiş gibi bakarken kızın kendisine daha da yaklaştığını farketti. Nutku tutulmuştu sanki. Evet ona geldiğine ikna olmuştu artık. Ama o ayaklarına komut veremiyor, asla hareket edemiyordu. Andries bir de kalbinin bu kadar hızlı atmasına küfürler savurdu içinden. Ne oluyordu ki şimdi? Kalbi neden göğsünü bu denli dövüyordu ki? Ama 'kızın gözleri' dedi sordu soruya yine kendi cevap vererek. 'Gökyüzünden daha berrak...'
Bir an afallamasını üzerinden savurmaya çalıştı, kızın kendisine doğru daha da yaklaştığına dikkat kesildi.
Aklına aniden gelen şeyle birkaç saniye kadar kapıya doğru yaklaşıp kızı uyarmaya çalışacaktı ama artık çok geçti. Çünkü Demet hiçbir şeyden habersiz araladığı kuaförün kaspısından içeriye dalmış, her şey bir anda olmuştu. Bedeninin dengesini sağlayamayan genç kız, ayağının altındaki kaygan zemine adeta kapaklanmıştı. Andries ise bu hengamede kendini bağırırken buldu.
"Prosohi! Prosohi!"
Ama artık herşey için çok geçti. Çünkü Demet yere düşmüş, elindeki topraklı fideler ise saçılarak her yere dağılmıştı. Islak zeminle buluşan toprak taneleri çoktan ıslanmaya başlamış, yeri çamurla boyamaya başlamıştı.
Demet sızlanmaya bile vakit kalmadan endişeli erkek sesiyle başını düştüğü yerden kaldırmış, karşısında kendisine şaşkınca bakan uzun boylu bu adamın varlığıyla karşılaştı. Acıyla tuttuğu nefesini seslice verip badem gibi parlayan kahverengi harelerle bakıştı birkaç saniye. Daha önce buralarda görmediğinden emin olan kız etkileyici gözlere bakarken, dizlerinin acısını unuttu.
Peki bu adam kimdi? En önemlisi de kadınlar kuaföründe ne arıyordu?
Çok geçmedi ki başını sağa sola sallayan kız sağ elini yerden destek alarak kalkmaya çalıştı. Diz kapağı anlık uyuşmadan sonra sızıdan ölüyordu ama kendinden farkı olmayan karşısındaki bu adamı daha fazla huzursuz etmek istemedi.
Bir an gözlerini ayırıp kendisine korkuyla bakan adamdan bir elektrik aldığını hissetti. Çok kısa bir an. Andries kızın yerden kalkmaya çalıştığını fark edince birkaç adımla yanına gelip elini uzattı.
Eğildiği için onunla aynı hizaya gelen ve "İyi misiniz?" diye soran genç adama ağırca bakışlarını çeviren Demet "İyiyim," deyip eli havada kalan bu adama düşünmeden uzattı ellerini. Eğer destek almazsa kalkamayacağını anladı çünkü.
Genç kızın ellerini tutan adam onu nazikçe tutarak kaldırmaya çalıştı. Tuttuğu bu minik elin sıcaklığını kalbinde hisseden Andries' in bir an içini tarifsiz bir huzur kapladı. Hiç normal şeyler yaşamıyordu şu an, her ikisi de.
Demet kalktığı yerden elini genç adamın elinden çekip pantolonunu düzeltti. Derin bir nefes alıp karşısında korku dolu gözlerle bakan adama bakarak "Gerçekten iyiyim, endişelenmeyin." deyip saf bir gülümseme takındı yüzüne.
Andries deminki halinden silkelenip kızın okyanusları andıran mavi gözlerine baktı uzun uzun. Sonra gülümsediğinde sol yanağında beliren belli belirsiz gamzesine değdirdi bakışlarını. 'Gülümsemek bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi' diye geçirdi içinden. Bugün bu içinden geçirdikleri şama çıkmıştı.
Huzursuzca bir nefes alıp "Me sighorite!" dedi dudaklarının arasından Yunanca kelimelerin döküldüğünden habersiz. Korkunca elbette Türkçe konuşamazdı ya. Öyle olsaydı topçular elin gevurlarıyla maçlarda yaptıkları kavga da onların diliyle sövmez miydi? Türkçede güzide küfürler dururken..
Andries çok geçmeden ise yaptığı şeyin farkına vardığında başını yere eğdi ve hemen akabinde karşısındaki kızın o bülbülleri aratmayan sesiyle kıkırdadığını duydu.
Demet masum bakışlara daha fazla dayanamayarak "Af dilemeyin." Dedi gülüşlerinin arasından "Ben bir anda girdim içeriye, benim hatamdı. Eftalia hanımın her pazar yerleri cilaladığını unutuyorum." diyerek bu kez muzip bir gülüş sundu adama.
Andries bugün acaba kaç kez daha afallayacaktı?
Nasıl yani karşısındaki kız ne dediğini anlamış mıydı? Soru dolu gözlerle kıza bakıp "Yunanca biliyorsunuz?" diye sordu.
Dizinin acısı artık hafif sızılara bırakan dizine rağmen gülmeye devam eden kız "Eftalia hanımdan kaptım bir şeyler," deyip Andries'e göz kırptı. Neden tanımadığı adama göz kırpmıştı?
Andries'in içi bir tuhaf olmuştu. Nasıl olmasındı? Karşısındaki bu güzeller güzeli kız bir de teyzesini tanıyordu. Teyzesi de onu üstelik.
Genç adam bu kez teyzesini nerden tanıdığını sormak için hazırlanırken arkalarından gelen bir sesle yutmak zorunda kaldı sorusunu.
"Demet! Sen mi geldin güzel kizim!"
Demet sese doğru dönüp arka taraftan gelen Eftalia hanıma çevirdi bakışlarını. Gördüğü yüzle genişce gülümseyerek yanına doğru adımladı "Evet Matmazel," dedi yerdeki telef olan fideleri işaret ederek "Annem size gönderdi ama ben mahvettim."
Andries o arada çoktan hayal alemlerine dalıp gitmişti.
Genç kızın ani duygu değişimlerine hayran hayran bakan Andries'in bu halini fark eden teyzesi ise hafif bir öksürükle adamı kendine getirmeye çalıştı. Genç adam teyzesinin bu uyarı niteliğindeki öksürüğüyle bakışlarını irkilerek yere indirdi.
Ardından genç kıza dönüp "Olur mu öyle sey kizim?" dedi tontonlukla "Senden kıymetli mi? Sen iyisin değil mi?" sorduğu bu endişeli sorularla gülümseyen Demet "İyiyim tontişim." Deyip karşısındaki adama baktığında adını henüz bilmediği bu adamı dehşete düşürdüğünü anladı. Ne güzel kaşlarını çatıyordu o öyle?
Eftelia hanım kızın kendisine söylediği hitaba gülerken Demet'i yeğeniyle tanıştırmayı unuttuğunu hatırladı.
"Siz tanıstiniz mi?" diye sordu.
Bu sefer lafa atlayan Andries oldu.
"Hayir!" diyerek heyecanla kıza elini uzattı. "Ben Andries."
Demet yüzüne oturan kanın sıcaklığına aldırış etmeyerek genç adamın eline uzandı.
"Demet."
İkisi de birbirlerine temaslarıyla, aldıkları elektriği fark edip hemen ellerini çekmek istemediler. İkisi de birkaç saniye birbirlerinin gözlerine bakarken bu sessizliği bozan Eftalia hanım oldu. Bu Eftalia hanım hiç masum değildi.
"Yeğenim." dedi bastırarak ikilinin ellerini ayırmak istercesine.
İkili uydukları sesten irkilip ellerini bir anda çektiklerinde ikisi de aniden gerçek dünyaya dönüş yapmak zorunda kalmışlardı.
Demet gözlerini kırpıştırıp hafifçe öksürdükten sonra Eftalia hanıma dönerek "Ben artık gideyim Eftoş," dedi "Annem merak eder. Ben bunları telafi ederim." eliyle yerde dağılan fideleri işaret etti.
Eftelia hanım gülümseyerek kızın omzuna dokundu. "Hiç gerek yok güzel kizim. Sen annene selam söyle." Dediğinde Demet kadının sevecen tavrına gülümsedi. Ardından yanında kendisini hayran hayran izleyen adama çevirdi bakışlarını.
"Memnun oldum Andries." Dedi gülümseyerek. İsmi çok güzel değil miydi genç adamın?
"Bende."
Genç kız aldığı cevapla çok geçmeden kuaförün kapısını açıp gözden kayboldu. Bu süre zarfında genç adam, Demet'in arkasından geçtiği yerleri hayran hayran izlemeye devam etti. Teyzesi kızın arkasından aval aval bakan yeğenine sahte bir öksürükle bakışlarını kendine çevirtti. Bugün çok fazla mı öksürmüştü bu yaşlı kadın?
"Daha bakacak misin bosluğa?" diye sordu sahte bir kızgınlıkla.
Andries teyzesinin sesine dağıttığı dikkatiyle yüzünü ona çevirdi.
İlk sorusu "Bu kim?" oldu.
Teyzesi bakışlarını havaya dikerek, tavanı izlemeye başladı. "Demet dedi ya duymadin mi?"
"Duydum theia," diye çıkıştı Andries aksanlı gür sesiyle. Ardından ekledi. "Ne sormak istediğim anladin sen."
"Senin o sevmediğin mahallenin kızlarından. Annesiyle babası buraya geldiğim sene çok yardımcı oldular bana. Haklarini ödeyemem." Teyze doksandan mı vurmuştu bu kez?
"Theia!" dedi genç adam bıkkınlıkla. "Hala sorumu doğru düzgün cevaplamadin."
"Oğlum ne duymak istiyorsun anlamadim ki."
"Neyse mahalledeymis nasilsa kendim öğrenirim." diyerek kapıya doğru ilerledi genç adam. Üst kattaki teyzesinin evine doğru yürürken mahallenin aslında (artık) çokta ruhsuz olmadığını düşündü.
*
"Aşşiiiikk oldum beeeh!" Demet evin kapısından girip salona doğru ilerlerken bağıra bağıra tam da bu cümleleri kullanıyordu. Annesi ve babasının ise hala serada olduğunu bildiği için bu kadar rahattı.
23 yaşında olmasına rağmen içindeki o kız çocuğunu öldürmeyen Demet, herkes tarafından gıbtayla da bakılıyordu aynı zamanda.
"Kız sen utanmıyor musun birkaç yıl önce fenomen olmuş sözün son kullanma tarihini unutup, evin içinde bas bas bağırmaya!"
Demet afallayarak salona tamamen giriş adımını attığında ona düz bir ifadeyle bakan ablasına baktı. Aslında genç kız ablasının bu kadar uzun cümle kullandığına şaşırıp kalmıştı. Begonvil için normal olmayan bir durumdu.
Kaşlarını çatıp dudağının kenarını sinsice kıvıran genç kız salondaki tekli koltuğa oturduğu sıra "Sen uzun cümleler kurabiliyor muydun ki abla?" diye sorduğunda Sarmaşık boş bulunarak kucağındaki laptoptan başını kaldırmadan kahkaha attı.
Sinirle yüzünü buruşturan Begonvil kardeşine dönerek "Sarmaşık" dedi ciddi tonda. Bu acıtacaktı, belliydi. "Şu yanındaki siyam ikizine söyle haftaya alacağı harçlığı kesiyorum. Aynı şekilde ikizi de nasibini aldı bu manasızın söylediklerinden, oda alamayacak. Babama naş naş!"
Sarmaşık ablasının cümlelerini gülmekten söyleyemedi bile.
"Ne!" diye bağırdı Demet oturduğu yerde dikilerek. "Ben şimdi haftaya okulun çakma barbieleriyle buluşmaya gittiğimde, portakallı pekin ördeğiyle white chocolate mocha içemeyecek miyim?"
Tek sorun bu muydu?
Begonvil imayla gülüp, önündeki dosyaya geri döndü. "Tavuk dürümle, nazo içersin sen de." dediğinde Sarmaşık bu kez evi göğü inletmeye başlamıştı gülüşleriyle. Ablasıyla Demet'in diyaloğuna söyleyecek tek bir şey bulamıyordu.
Demet hazinle başını yere eğdi. Bu nasıl kaderdi böyle? Ne yani arkadaşları portakallı pekin ördeği yerken, iki liraya kaçak tavuk mu yiyecekti?