Bodrum’un sıcacık ve tuz kokan akşam havası, özel jetin basık atmosferinden sonra Derya’nın yüzüne çarptığında içinde hafif bir huzur dalgası hissetti. Derin bir nefes çekip gözlerini kapattı ve dudaklarına hafif bir tebessüm yayıldı.
“Ohh, bu havayı özlemişim.”
Cem, Derya’yı süzerken tek kaşını kaldırdı. O ise başını geriye atarak keyifle gökyüzüne baktı. Saat henüz 21.32’ydi, gece daha yeni başlıyordu. Cem’in planı belliydi. Derya’ya eğlenceli bir gece yaşatırken, onu kendine daha fazla çekmek istiyordu. Aynı zamanda onun sınırlarını ve tepkilerini de ölçmek istiyordu.
Bodrum’da, denizin ve gece hayatının gölgesinde, Cem’in kurduğu bir dünya vardı. Mafyanın, yasadışı bahislerin, kaçak ticaretin, güç savaşlarının döndüğü bir dünya… O burada kraldı. Ama ironik bir şekilde, zaman zaman bu hayattan sıkılıyor ve geçmişini özlüyordu. Bir zamanlar yaptığı sıradan işleri yaparken kendini bir tür meditasyonun içinde buluyordu.
Bunları düşünerek Derya’ya döndü ve hafifçe gülümsedi. “Burası benim için sıkıcı.”
Derya, Cem’e yaklaşıp gözlerini onun gözlerine dikti. “Ben yokken sıkıcı olur tabii.”** dedi, sesi yumuşak ama meydan okuyan bir tondaydı.
Cem, Derya’nın bu kendinden emin tavrına güldü. “Öyle mi dersin?” dedi ve sağ elini saçlarının arasından geçirerek ona yaklaştı. Tam göz göze geldiklerinde, başını hafifçe eğerek kulak hizasına fısıldadı:
“Eğlendir beni, Derya.”
Derya’nın içi ürpermişti. Cem’in sesi, tüylerini diken diken eden bir tınıya sahipti. Ama burada geri adım atamazdı. “Tamam o zaman,” dedi hafifçe başını yana eğerek. Cem’in elini tuttu ve onu Bodrum’un en ünlü gece kulüplerinden birine doğru çekmeye başladı.
Gecenin Ritmi
Kulüp, neon ışıklar altında parıldıyor, içeride müzik sonuna kadar açılmış halde çalıyor, dans eden vücutlar birbirine karışıyordu. Yüksek tempolu müziğin basları zeminden yukarı vuruyordu. Derya ve Cem, içeri adım attıklarında, mekânın atmosferi onları adeta içine çekti.
Ancak beklenmedik bir şey oldu. Cem’i fark eden kulüp çalışanları anında harekete geçti. Bir anda barmenler, güvenlikler, garsonlar onu ağırlamak için yarışır hale geldiler. Mekânın en lüks, en özel VIP bölümüne yönlendirildiler. Önlerine en pahalı içkiler konuldu, herkes onları en iyi şekilde ağırlamak için çabalıyordu.
Derya’nın keyfi kaçmıştı. “Buraya eğlenmeye geldik ama baksana senden nasıl korkuyorlar? Böyle bir şey olabilir mi?” diyerek ayağa kalktı ve bir an bile düşünmeden dans pistine yöneldi. Cem onu izliyordu, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı.
Derya, müziğin ritmine kendini kaptırarak hareket etmeye başladı. Bedeni, DJ’in her ritmine kusursuzca uyum sağlıyor, etrafındaki dikkatleri üzerine çekiyordu. Birkaç dakika içinde, kulüpteki birçok erkek gözlerini ondan alamaz hale gelmişti. Uzaktan ona doğru yaklaşmaya başlayan birkaç adamın farkına vardığında, Cem’in tepkisini görmek için göz ucuyla onu süzdü.
Tam o anda, iki adam Derya’nın yanına gelip onunla dans etmek istedi. Derya, nazikçe reddederek geri çekildi ama adamlardan biri onun kolunu sertçe tuttu.
Derya’nın gözleri kısıldı. “Bırak kolumu!” dedi sertçe.
Ancak adam bırakmadı. O an, Cem’in gözleri karardı. Sessizce yanındaki adamlara tek bir göz kırptı. Anında iki adam harekete geçti, Derya’yı rahatsız eden adamları kollarından yakaladılar ve kimse anlamadan mekândan çıkardılar.
Derya ne olduğunu anlayamadan Cem’in yanına geldi, gözleri endişeliydi. “Onlara ne yapacaksın, Cem?”
Cem hafifçe başını yana eğerek, dudaklarına alaycı bir tebessüm kondurdu. “Onların cezası çoktan kesildi. Şu anda ayaklarına beton döküyorlardır.”
Derya’nın yüzü bembeyaz oldu. Gözleri büyüdü ve bir anlığına nefesi kesildi. “Cem, saçmalama. Bunun için adamları öldüremezsin!”
Cem, onun paniklemiş halinden zevk alıyor gibiydi. Sakin ve kendinden emin bir şekilde bir adım daha ona yaklaştı. “Hah, unuttun mu güzelliğim?” dedi fısıldayarak. “Adalet benim. Kuralları ben koyarım.”
Derya’nın kalbi hızlandı. O an, Cem’in ne kadar tehlikeli bir adam olduğunu bir kez daha anladı. Ona yanlış bir adım atarsa, kendisinin de benzer bir sonla karşılaşabileceğini fark etti. Cem’in bu soğukkanlılığı onu hem korkutuyor hem de içten içe çekiyordu.
Cem, onun boş bakışlarını fark etti. Eliyle çenesini hafifçe kaldırdı ve gözlerinin içine baktı. “Merak etme, sana zarar vermem. Yeter ki bana zarar verme.”
Derya hafifçe yutkundu ama içinde başka bir düşünce filizlenmeye başlamıştı. Cem’i kendine bağlayacak ve sonra onu terk edecekti. Eğer Cem’i gerçekten kendine bağımlı hale getirirse, bu onun için büyük bir riskti.
Bodrum’un sıcak gecesinde, kulübün neon ışıkları hâlâ yanıp sönüyordu. İçeride Cem ve Derya, eğlencenin tam ortasında müziğin ritmine kendilerini kaptırmışlardı. Derya kahkahalar atıyor, Cem ona gözlerini kısarak bakıyordu. Ama o sırada, dışarıda onların hiç bilmediği bir tehlike bekliyordu.
Karanlığın İçindeki Tehdit
Kulübün birkaç sokak ötesinde, siyah camlı bir SUV’nin içinde Hüseyin telsizini düzeltti. Yanındaki adamlara döndü, sesi soğuktu ve kesin emrediciydi:
“Silahlar hazır değil mi?”
Kalın bir ses telsizden yanıt verdi. “Evet abi, şu anda Cem’in çıkmasını bekliyoruz. Uzun namlulu silahlarımız var, hiç şansı olmayacak.”
Hüseyin alaycı bir kahkaha attı. “Tamam , senden iyi haberler bekliyorum. Şimdi Cem, benden aldığı paralarla gömülür herhalde, hahahahah!”
Adamlar pozisyonlarını almıştı. Arabanın içinde ve çatılarda nişancılar bekliyordu. Plan belliydi: Cem dışarı adımını atar atmaz, onu ve yanında kim varsa ortadan kaldıracaklardı.
Kulüpteki saatler hızla ilerlerken, Cem ve Derya en sonunda dışarı çıkmaya karar verdiler. Önce Cem’in üç adamı önden çıktı, mekânın çevresini kontrol ediyorlardı. Ardından, Cem ve Derya kapıdan yan yana adım attılar.
Tam o an, Hüseyin telsizine eğildi ve tek bir kelime fısıldadı:
“Ateş.”
Ve cehennem başladı.
Silah sesleri bir anda havayı yırttı. Yer yerinden oynadı. Kulüp girişindeki neon tabelaların ışıkları, silah namlularının parıltısıyla yarışıyordu. Cem’in önde giden iki adamı anında başlarından vuruldu, cansız bedenleri yere düştü. Üçüncü adamı karnından yaralanmıştı, sendeleyerek geriye çekildi.
Cem, ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda Derya’nın yüzünün solduğunu gördü. Gözleri büyümüştü, ağzı hafifçe aralık kalmıştı. Sonra… elleri yavaşça karnına gitti ve parmakları arasında sıcak bir sıvı hissetti.
Kan.
Cem’in gözleri dehşetle büyüdü. Derya, onun kollarına yığıldı.
“Derya!” diye bağırdı Cem. Zaman durmuş gibiydi. Kollarının arasında, nefesi ağırlaşan, acıyla kıvranan Derya vardı. Ama düşecek zamanı yoktu. Hemen onu yakındaki bir duvarın ardına çekti ve bir eliyle belindeki silahını kavradı.
Öfkenin Ateşi
Cem, Derya’nın kanlı bedenini güvenli bir yere koyduktan sonra, gözlerinde yanan bir ateşle silahını çekti. Normalde bu kadar hızlı sinirlenmezdi, vurulmuştu, dövülmüştü, ihanete uğramıştı ama bu bambaşkaydı.
Şimdiye kadar Cem, öfkesini kontrol etmeyi öğrenmişti. Ama Derya’nın vurulması… bambaşkaydı.
Öfke, onun içindeki vahşi canavarı serbest bırakmıştı.
İlk kurşunu sıktı.
Bir adamın alnının ortasını buldu.
Hemen arkasından ikinci ateş, bir diğer saldırganın boynunu delip geçti. Kan fışkırırken, Cem adeta bir ölüm makinesine dönüşmüştü. Tek gözü hâlâ Derya’daydı ama bu, onu durdurmuyordu.
Beş ayrı noktadan saldıran adamlar, uzun namlulu tüfekleriyle avantajlıydılar ama Cem’in içindeki öfke, onların avantajını sıfırlıyordu. O, soğukkanlı bir katildi.
Daha önce ölümle dans etmişti.
Yerdeki ölü adamlardan birinin silahını kaptı. Artık iki eli de silahlıydı. İki tabancayla, delicesine ateş ediyordu.
Şarjör değiştirmek bile gerekmiyordu. İnanılmaz bir hızla hedef alıyor, vuruyor ve yoluna devam ediyordu. Nişancılar çatılardan ateş ediyordu ama Cem’in hareket kabiliyeti, uzun namlulu silahları bile gölgede bırakmıştı.
Birkaç saniye içinde, yerde yatan cesetler giderek artıyordu. Hüseyin’in adamları tek tek düşüyordu. Son kalan birkaç kişi, kaçmaya çalıştı ama Cem onları affetmedi. Birinin tam arkasından yanaşarak başına tek bir kurşun sıktı. Diğeri, silahını fırlatıp teslim olmaya çalışırken Cem hiç düşünmeden tetiği çekti.
Derin bir sessizlik oldu.
Cem, ellerindeki silahları yavaşça indirdiğinde namlulardan hâlâ dumanlar çıkıyordu. Burnuna barut ve kan kokusu dolmuştu. Etrafındaki her şey yavaşlamış gibiydi.
Yerde sadece cesetler ve kan göletleri vardı.
Savaş bitmişti. Ama Cem’in savaşı daha yeni başlıyordu.
Silahlarını yere fırlattı ve Derya’nın yanına koştu. Kız hâlâ oradaydı, karnına bastırdığı elleri kan içindeydi.
Cem, titreyen ellerle onun yüzünü tuttu. “Derya, benimle kal! Sakın kapatma gözlerini!”
Derya zor bir nefes aldı, gözleri yavaşça kapanıyordu. “Cem… çok… soğuk…” dedi, sesi titriyordu.
Cem hızla telefonunu çıkardı ve adamlarına bağırarak emir verdi. “Hemen buraya gelin! Helikopter hazırlayın! Derya kan kaybediyor!”
Telefonu fırlattı ve tekrar Derya’nın yüzüne baktı. “Dayan Derya! Sakın bırakma kendini!”
Ama Derya’nın gözleri bulanıklaşmıştı. Cem’in sesini duyuyordu ama ona ulaşmak zor geliyordu.
Bir süre sonra siren sesleri duyuldu. Cem’in adamları, özel helikopterle mekâna indi. Derya’yı hemen alıp hastaneye götürdüler.
Cem, kanlar içinde ayakta duruyordu. Gözleri hâlâ öfkeyle yanıyordu. Etrafındaki cesetlere bir göz attı ve başını hafifçe yana eğdi.
“Adalet benim.” dedi fısıltıyla.
Ve ardından, gözlerini gökyüzüne dikti. Bu savaş daha bitmemişti.