Derya’nın ayakları, içtiği votkanın etkisiyle zemine tam olarak basmıyordu. Başını dik tutmaya çalışıyor, sarhoş olmadığını kanıtlamak istercesine kendince dik bir duruş sergiliyordu. Ama bu çabası, vücudunun bir sağa bir sola savrulmasını engelleyemiyordu. Cem, kollarını göğsünde kavuşturmuş, Derya’yı izliyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Kadının bu hali ona komik gelmişti ama aynı zamanda dikkatini çeken bir şeyler de vardı.
Derya, sendeleyerek bir adım attı, sonra bir adım daha. Uzun, dalgalı saçları omuzlarından kayarak yana düştü. Gözleri hafif mahmurlaşmış, dudakları ise alkolün etkisiyle bir parça daha koyu ve dolgun görünüyordu. Birkaç adım attıktan sonra Cem’e döndü, parmağını tehditkâr bir şekilde ona doğrultarak konuşmaya çalıştı. “Ben… ben sarhoş değilim! Dalga geçme benimle.”
Ama ne söylediği pek anlaşılmıyordu. Çünkü kelimeleri birbirine karışıyordu ve söylediği her şey, olduğu yerde bir sağa bir sola savrulmasıyla daha da komik bir hâl alıyordu. Cem, gözlerini kırpıştırarak başını hafif yana eğdi. Gözlerinde açık bir eğlence vardı. “Tabii ki değilsin,” dedi hafifçe gülümseyerek. “O yüzden neredeyse yere kapaklanacaksın.”
Derya, kendini toparlamaya çalıştı ama bedenini kontrol etmekte zorlanıyordu. Cem, adamlarından birine arabayı hazırlamalarını söylemişti. 15 dakika bile sürmeden, siyah camları olan lüks araç, malikanenin önünde durdu. Arabanın içinde hafif bir ışık yanıyor, deri koltuklar göz alıcı bir şekilde parlıyordu. Kapıyı açtılar ama Derya'nın şu an düzgün bir şekilde arabaya binmesi bile bir mucize olurdu.
Cem, arabaya yöneldiğinde, Derya da peşinden ilerledi. Ancak her adımında dengesini kaybediyor, Cem’in ona tutunmasını bekler gibi bir hâl alıyordu. Sonunda arabanın kapısına geldiklerinde, Cem eliyle kapıyı açtı ve “Buyur bakalım,” dedi alaycı bir tonla.
Derya ise hiç beklenmedik bir şey yaptı. Nezarif bir şekilde eğilip içeri girdi ne de dikkatlice oturdu. Bodoslama, olduğu gibi kendini arabanın içine bıraktı. Cem, bir an için gözlerini kırpıştırdı ve sonra kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. Ama asıl onu şaşırtan, Derya’nın bu hareketinin nasıl olup da onu etkilediğiydi.
Derya, arabanın yumuşak deri koltuğuna düştüğü anda bacakları hafifçe yana açılmış, kolları ise gelişigüzel bir şekilde vücudunun yanına düşmüştü. Nefesi hızlıydı, gözleri yarı kapalı, dudakları hafif aralıktı. O anda Cem, ilk defa farkına vardı. Derya’nın vücut hatları, ince ama bir o kadar kıvrımlıydı. Uzun bacakları, belirgin bel kıvrımı, ve omzundan kaymış olan elbisesi, ona istemsizce bir çekicilik katıyordu.
Cem, bir an için gözlerini ondan kaçırmak zorunda kaldı. "Kendine gel Cem," diye içinden geçirdi ve başını hızla iki yana salladı. Ama ne kadar inkâr etmeye çalışsa da, Derya’nın bu kontrolsüz, özgüvenli ama bir o kadar da savunmasız hâli, ona karşı koyulmaz bir etki bırakmıştı.
Derya, gözlerini açıp ona baktı. Hafifçe gülümsedi. “Beni götür bakalım, Cem Bey,” dedi yavaşça. “Ama dikkat et… kontrolü sana bırakmış gibi görünebilirim ama belki de her şey benim elimdedir.”
Cem, ona doğru eğildi, gözlerinin içine baktı ve “Bunu göreceğiz, Derya,” dedi alçak bir sesle.
Arabanın kapısı kapandı. Motor sesi yükseldi ve araba, onları bilinmez bir geceye sürüklemek için harekete geçti.
Havalimanına vardıklarında, gecenin serin havası Derya’nın hafif kızarmış yanaklarını okşadı. Alkolün etkisiyle vücudu hâlâ biraz dengesizdi ama az önce içtiği su ve temiz hava onu biraz olsun toparlamıştı. Cem’in özel jeti apronda hazır bir şekilde bekliyordu; parlak gövdesi, pist ışıklarının altında göz kamaştırıyordu. Uçağın çevresinde birkaç özel güvenlik görevlisi nöbetteydi. Cem’in ne kadar güçlü ve bağlantıları olan biri olduğu her hâlinden belliydi.
Havalimanının özel aracı, onları uçağa daha yakın bir noktaya götürmek için harekete geçti. Derya gözlerini kısarak etrafa bakındı ama midesinin iyice bulanmasıyla dikkatini çevresinden çekip kendi hâline döndü. Hafifçe elini karnına götürdü, içinden gelen o tanıdık huzursuzluğu bastırmaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Yüzünü buruşturarak Cem’e döndü. “Bana bir poşet ver,” dedi ani bir sesle.
Cem, hafifçe kaşlarını kaldırarak ona baktı. “Ne yapacaksın?” diye sordu alaycı bir ifadeyle.
Derya dişlerini sıktı. “Sence? Şu an pek iyi değilim, Cem Bey.”
Cem başını salladı ve cebinden orta boyutlarda, çıtçıtlı bir poşet çıkardı. Derya gözlerini devirdi. “Gerçekten mi? Bunun içine mi kusturacaksın beni?”
Cem omzunu silkti. “İstersen kullanma, ama başka bir seçenek yok.”
Derya derin bir nefes aldı ve tam poşeti açıp istifra etmek üzereydi ki, havalimanının özel aracı durdu. Hemen kapıyı açıp kendini dışarı attı. Gecenin serin havası yüzüne çarparken birkaç derin nefes aldı. Midesindeki bulantı hafiflemiş, kendini biraz daha iyi hissediyordu.
Tam o sırada çantasındaki telefon çalmaya başladı. Telefonun ekranında “Betül” yazıyordu. Gözlerini devirdi ama açmaktan da kendini alamadı. “Buyur güzelim,” dedi sesinde hâlâ hafif bir sersemlik varken.
Betül’ün sesi öfkeli ama bir o kadar da meraklıydı. “Neredesin kızım sen?! Ne haltlar yiyorsun? Bir arabanın bagajına atlayıp gitmek nedir? Deli misin sen?”
Derya hafifçe gülümsedi, o sırada Cem arkasında duruyor, konuşmasını sessizce dinliyordu. “Şimdi hiç çekemem seni Betül,” dedi alaycı bir tonla. “Cem yanımda. Kendisi bana ‘güzel şeyler’ gösterecekmiş, merak ettim ben de. Sonra gelirim.”
Betül bir an sustu, sonra kıkırdayarak cevap verdi. “Hmmm... Oldu o zaman, Derya. O geçenin bütün ayrıntılarını kafana yaz. Döndüğünde hepsini anlatacaksın bana. Merak ettim.”
Derya gözlerini devirdi. “Tamam, Betül. Sonra görüşürüz. Şimdi özel bir uçak bizi bekliyor.”
Telefonu kapattı ve Cem’e döndü. Hafif bir baş dönmesiyle ona bakarak gülümsedi. “Bu kız beni seviyor ya.”
Cem kısa bir kahkaha attı, kollarını göğsünde kavuşturarak onu baştan aşağı süzdü. “Senin neyini sevdi acaba?” dedi gözlerini hafifçe daraltarak.
Derya hafifçe irkildi. Cem’in bakışları bir anlığına fazla yoğundu, fazlasıyla nüfuz ediciydi. Ama o da kolay pes edecek biri değildi. Hafifçe omzunu silkerek elini vücudunun üzerine gezdirdi. “Her yerimi,” dedi kışkırtıcı bir ifadeyle.
Cem’in yüzünde beliren hafif gülümseme yerini ani bir harekete bıraktı. Birden Derya’nın kolunu tuttu, güçlü bir çekişle onu kendine doğru çekti ve uçağa götürmek için merdivenlere yöneldi. Derya, Cem’in sıcak avucunun bileğini sarmasından dolayı bir anlığına nefesini tuttu ama belli etmemek için başını çevirdi.
Uçak merdivenlerinden çıkarken, gecenin sessizliği içinde sadece adımlarının yankıları duyuluyordu. Derya, Cem’in ardında ilerlerken içinden “Bu gece nasıl bitecek?” diye düşünmeden edemedi.
Özel jete adım attıklarında, içeriyi dolduran loş, sıcak ışık gözlerini yumuşak bir şekilde karşıladı. Uçağın içi lüksün ve ihtişamın bir yansımasıydı. Parlak ahşap detaylar, kadife kaplı koltuklar ve altın tonlarındaki aksesuarlar, ortamı tam anlamıyla bir milyarderin malikânesine dönüştürmüştü.
Kapının hemen yanında, uzun bacakları ve kusursuz makyajıyla son derece çekici bir hostes bekliyordu. Kusursuz topuz yapılmış sarı saçları ve dar kesimli üniforması, üzerine özel dikilmiş gibiydi. Hostesin koyu kırmızı rujla vurgulanan dolgun dudakları hafifçe kıvrıldı ve başını hafifçe Cem’e doğru eğerek konuştu:
“Hoş geldiniz, Cem Bey. Gözlerimiz yollarda kaldı. Nerelerdeydiniz?”
Sesi, kadifemsi ve davetkâr bir tonla çıkmıştı. Cem tam bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, Derya hemen araya girerek hızlıca konuştu:
“Benimle ilgileniyordu, tatlım.” dedi, yüzünde alaycı bir tebessümle. “Zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamadık. Çok, ama çok keyifli vakit geçirdik. Anlarsın ya…”
Derya son cümleyi söylerken, ince kaşlarını hafifçe kaldırıp hostese anlamlı bir şekilde göz kırptı.
Hostesin yüzündeki profesyonel gülümseme anlık bir tereddütle sarsıldı. Gözleri hızla Cem’e kaydı, ardından Derya’yı süzdü. O anda Derya’nın hissettiği şey netti: Bu kadın Cem’i istiyordu. Sadece bir hostes gibi davranmıyordu; gözlerinde çok daha fazlasını arzulayan, kendine güvenen bir kadının bakışı vardı.
Cem ise tam anlamıyla ne olduğunu anlayamamış gibiydi. Gözlerini kırpıştırarak önce hostese, sonra Derya’ya baktı. Ardından hafifçe başını iki yana sallayıp Derya’ya dönerek uçağın içindeki geniş deri koltuklardan birini işaret etti.
“Otur bakalım, Derya Hanım.”
Derya hafifçe omzunu silkti ve kendisine gösterilen koltuğa geçti. Bir bacağını diğerinin üzerine atarken, eteği hafifçe yukarı kaydı ve uzun, pürüzsüz bacakları ortaya çıktı. Cem, farkında olmadan bakışlarını o tarafa kaydırdı ama hemen kendini toparlayıp gözlerini kaçırdı.
Ancak o an, kenarda sessizce bekleyen hostesin de bu durumu fark ettiğini Derya anlamıştı. Hostesin dudakları hafifçe sıkılmıştı ve gözleri sinsi bir ifadeyle kıstı. Sanki Cem’in dikkatini tekrar kendine çekmek istiyormuş gibi, yumuşak adımlarla Cem’in yanına yaklaştı ve eğilerek ona doğru uzandı.
“Kemerinizi bağlamanıza yardımcı olayım, Cem Bey.”
Sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi. Bunu söylerken vücudunu biraz daha öne doğru eğdi ve Cem’in tam önünde pozisyon aldı. Yüzü Cem’e o kadar yakındı ki, nefesleri neredeyse birbirine karışıyordu. Cem bu yakınlık karşısında hafifçe geriye çekildi ama hostes ustaca hareket ederek ellerini Cem’in kemerine götürdü.
Derya’nın gözleri daraldı. “Bu kadın benim yanımda açık açık Cem’e yazıyor,” diye düşündü. Cem’in de bundan hoşlandığını mı anlamaya çalışıyordu, yoksa gerçekten kendi cazibesine fazla güvenen biriydi mi?
Ama ne olursa olsun, Derya buna izin vermeyecekti.
Hızlıca çantasını açtı ve içinden küçük çakmağını çıkardı. Tek bir hareketle çakmağı ateşledi ve hostesin dar kumaş eteğinin etek ucuna minik bir kıvılcık bıraktı.
Alev hemen parlamadı, ama ufak bir yanık kokusu hızla ortama yayıldı.
Hostes önce anlamadı. Sonra hafifçe başını çevirdi ve yüzüne ani bir panik ifadesi yayıldı. Eteğinin ucunun hafifçe is koktuğunu fark ettiğinde, aniden doğrulup elini eteğine götürdü. “Ah! Ne… ne oluyor?”
Cem de bir şeylerin ters gittiğini fark ederek gözlerini kıstı. Hostes eteğini kontrol ederken bir adım geri çekildi.
Derya ise koltuğuna yaslanarak tatmin olmuş bir şekilde sırıttı. Çakmağını usulca çantasına geri koyarken, alaycı bir ses tonuyla konuştu:
“Ay, üzgünüm tatlım. Uçak biraz fazla sıcak değil mi?”
Hostes dişlerini sıkarak ona kısa bir bakış attı ama bir şey diyemedi. Ardından hızla kendini toparladı ve Cem’e bakarak gergin bir şekilde başını eğdi. “Kusura bakmayın, Cem Bey. Kemerinizi bağlamayı unuttum, şimdi halledeyim…”
Ancak Cem, artık kemerle ya da hostesle ilgilenmiyordu. Gözlerini Derya’ya dikmişti. Bir an için, ona karşı hissettiği merak daha da büyümüştü. “Bu kadın tam anlamıyla tehlikeli,” diye düşündü içinden. Ama tehlikenin bu kadar çekici olabileceğini kim bilebilirdi?