Beyoğlu, her zamanki gibi kalabalıktı. İnsanlar koşturuyor, kahkahalar caddelere karışıyor, tramvay sesi sokaklarda yankılanıyordu. Duru heyecanlı adımlarla pastaneye doğru ilerliyordu. Ama aklında halen Serra’nın söyledikleri ve heyecanlı sesi vardı. Sesindeki panik mi, mutluluk mu, endişe mi… çözebilmek mümkün değildi. Pastanenin önüne geldiğinde Serra çoktan oradaydı. Cam kenarındaki köşeye oturmuş, önünde kahvesi, elinde telefonuyla sabırsızca onu bekliyordu. Ama bakışları huzursuz, kafası karışık görünüyordu. Duru kapıdan içeri girerken Serra hemen başını kaldırdı ve ayağa fırladı. "Sonunda gelebildin!” “Ne oldu Serra? Telefonu kapattıktan sonra buraya nasıl geldiğimi anlamadım. Telaştan ölecektim.” Serra onun elinden tutup sandalyeye oturttu, “Önce bir otur. Kahveni söyleyelim

