“Şey... Ben... Ben sizi bu beyefendi zannedince… Onun yanına oturdum… Bir karışıklık oldu sanırım.”
“Onu görüyorum zaten.”
Yüzünde alay dolu bir gülümseme belirmişti. Küstah adam! Kibar olabilirsin (!) o kadar zor değil! Biraz kızararak yerimden kalktım. Az önceki adamdan bende özür dileyerek pencere kenarında ki masanın yanına vardım. Demek Süvari paltolu adam aslında Said Aksoy’du. Eh tahmin etmeliydim. Ama ben nerden bilebilirdim ki bu gün böyle giyineceğini. 'BEN BİR İŞ ADAMIYIM O YÜZDEN TAKIM ELBİSE GİYERİM' havasında olur zannetmiştim. Bu kadar renkli giyineceği kimin aklına gelirdi ki! Baya normal görünüyordu. Çağla bana onun giysilere falan takıntılı olduğunu söylemişti oysa. Sandalyelerden birini çekerek Yunan tanrısının karşısında oturdum. O sırada önüme bir latte ve böğürtlenli bir kek geldi. Ben bunları sipariş etmemiştim. Kaşlarımı çatarak garsona baktım.
“Bir yanlışlık oldu sanırım ben bir şey-”
“Ben istedim.”
Şaşırarak karşımda ki adama baktım. Oysa bana ifadesiz bir şekilde bakıyordu. Gözlerimi kırpıştırarak önümde ki masada duran şeylere tekrardan baktım sonra tekrar o adama baktım. İkisi de çok sevdiğim şeylerdi fakat bunu ona gösterecek değildim. Neydi yani şimdi bu? Bana bir centilmenlik mi yapıyor?
“Belki böğürtlene alerjim vardır? Ya da kahve sevmeyenlerdensem?” dedim bir kaşımı kaldırarak, gerçi kahvenin hastasıyım ama neyse... Bunu onun bilmesi gerekmiyordu. Adam hemen giden garsona gel işareti yapmıştı. Garson çocuk yanımıza gelir gelmez ifadesiz istifini bozmadan “Al bunları çöpe at,” dedi “Bir de hanımefendinin yeni siparişini al.”
Çöpe atmak mı?
Garson çocuk biran afallasa da önümde ki şeyleri alacağı sırada onu durdurdum “Şey... Hayır, buna gerek yok, yani yeni siparişe gerek yok. Bunlar olur. İdare ederim ben.”
İsraftan nefret eden bir insandım. Bu güzelim şeylerin çöpe atılmasına tabii ki de izin veremezdim.
Karşımda oturan adama baktım, bana bir kaşını kaldırarak emin misin der gibi bakıyordu. Al başına belayı Zeynep. Başımı, ona bakarak evet anlamında salladım.
“Gidebilirsin Samet.”
“Tamam abi, bir şey istersiniz ben buradayım.” Garson çocuk hemen gitmişti. Ben önümde ki latteden rahatsız bir biçimde bir yudum aldım. Adama selam bile vermedim ya. Unuttum olaylar yüzünden. Hah, gerçi o da bana selam vermemişti. Bütün bunları düşünürken o adamın ciddi bakışlarının üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Bakışları düşünmemi engelliyordu doğrusu.
“Beklettiniz,” dedi aniden önünde ki fincandan kahvesini yavaşça yudumlarken.
“Pardon?” önümde duran karton fincanda ki lattemi iki elimle tutarak adama bakıyordum. Tabii bu sırada masum bakışlarımı adama dikmiştim.
“Beni yarım saatten uzun bir süre beklettiniz?” dedi hiçbir duygu kırıntısının olmadığı ciddi ses tonunda “Bu dünün intikamı sanırım.”
Yüzüm kızarmıştı. Başımı pencereye doğru çevirerek “Hayır,” dedim hemen çekingenlikle “Onu da nereden çıkardınız. Trafik vardı. O yüzden geciktim.”
Adam birkaç dakika hiçbir şey söylemedi aynı şekilde bende sessizliğimi koruyordum. Bir şey desene be adam! Ortamda ki gerginlik elle tutulur hal almıştı. Ben o kadar gerilmiş hissediyordum ki kendimi... Birazdan düşüp bayılacaktım sanki.
Eminim bu kasıntı adam bu duruma sevinirdi. Bu adam bu kadar yakışıklı olmak mı zorunda mıydı?
Konu dönüp dolaşıp neden yine yakışıklılığa geldi Zeynep? Adamın yakışıklılığını umursama! Tabi adam beklediğinden bambaşka bir şekilde karşına çıkarsa böyle balık gibi oturursun.
İç sesim lütfen bir saniye sus!
“Doğru dürüst tanışamadık.”
Başımı ona çevirdiğimde yüzüne takındığı soğuk gülümsemesi bedenimin üşümesine neden olmuştu. Ne dedi az önce? Doğru dürüst tanışamadık mı dedi? İç sesimin benimle verdiği savaşa o kadar odaklanmıştım ki neredeyse dünyadan soyutlanmıştım.
“Ben Said Aksoy memnun oldum.”
Ah ses tonundan bakışlarına kadar her şeyi o kadar sert ve kendinden emindi ki... “B-bende memnun oldum… Bende ÇÇağla. Çağla Aslan. Zaten biliyorsunuz…” Niye kekeliyordum ben Allah aşkına? Adamın sinirli bakışları geriyordu beni. Sanki beni suçüstü yakalamış gibi bakıyordu. Kötü bir şey yapmadım ki ben?
Gerçekten mi? İç sesim gene devredeydi. Evet! Yaptım! Yapıyorum da! Adamı kandırıyorum tam şu anda. İçimde kendimi hâkimin karşısında yargılanan eli kanlı bir katil gibi hissediyordum. Soğukkanlı davranmalıydım, kendimi ele veremezdim. Ve adam neden bana küçümseyen bakışlarla bakmaya devam ediyordu? Bana aşağılık, iğrenç bir şeymişim gibi bakıyordu sanki…
“Gelmeyeceğinizi söylemiştiniz?”
Gür sesi baya küstah çıkmıştı. Bana 'bak gördün mü benim istediğim her zaman olur' der gibi bakıyordu şimdi de. Buraya sırf Çağla'ya verdiğim söz için geldim. Dün ona bu küstah adamla buluşacağımı söyledim ve söz verdiğim şeyin arkasında sonuna kadar duracağım. Sözümde durmak istiyorum sadece. YOKSA BENDE SANA MERAKLI DEĞİLİM BAY UKALA! Biraz dikleşerek onun tam gözlerinin içine bakarak “Ve sizde, gelmeyeceğimi kesin bir dilde söylememe rağmen beni burada beklemişsiniz. Hayret” dedim.
Verdiğim cevap hoşuna gitmemiş olmalı ki dudaklarının kenarı hafiften yukarıya doğru kıvrıldı. Bu soğuk gülümsemesi sadece dudaklarında kalmıştı, öyle gözlere ulaşan sıcak bir gülümseme değildi. İçini ürperten türdendi.
Bakışlarımı masanın üzerinde soğumanın yolunu tutan latteme çevirdim. İki elimle karton fincanı alarak yavaşça yudumladım. Kahvemden içerken adama kaçamak bir bakış atmıştım. Lanet olası herif bana bakıyordu. O sırada beynim beni uyarıyordu: Bu adam öfke nöbetleri geçiren bir insan ona göre davransan iyi edersin diye. En iyisi onu sinirlendirmemek.
“Fikrinizi değiştiren ne oldu peki?”
“Anlamadım?”
“Buraya gelmenizin nedeni” dedi soğuk bir tonda “Fikrinizi değiştiren neydi?” illa kurcalayacağım diyordu galiba.
“Bu sizi ilgilendirmez” dedim. Hayret adam sadece başını sallamakla yetindi.
“Siz nasıl isterseniz.”
Ve sessizlik.
Adam bana dik dik bakıyordu. Kemikli uzun parmaklarının uçlarıyla şakaklarını ovuyordu. Tabi keskin delici bakışları da tam üzerimdeydi. Tekrardan kahvemden yudumladım. Boğazımdan geçen sıcak latte yanıcı tat bırakıyordu bende. Genelde kahve seven bir insan olmama rağmen tam şu anda bu kahvenin tadı zehir gibiydi. Sahte bir gülümseme takınarak tekrardan masaya koydum tatlı kahvemi. Yüzüme düşen bir tutam saçı gelişi güzel kulağımın arkasına attım. Ne tuhaf bir durumdu. Adam hiç konuşmuyordu. Tamam, o zaman ben başlarım. Başka çare yok.
“Nasılsınız? Yani… Soramadım… İyisinizdir umarım. İşleriniz nasıl? Amerika’dan yeni döndüğünüzü duydum da...” karşımda ki adamın içime işleyen bakışları yüzünden konuşmakta oldukça zorlanıyordum.
“İyiyim. Her zaman ki gibi” dedi, “İşlerde aynı ritimde.”
pHiç mi mimik oynamaz adam. İfadesiz yüzü insanın ister istemez çekinmesine neden oluyordu.
“Peki ya siz?”
“Ha? Ben... Bende iyiyim. Sorduğunuz için teşekkürler...” veee gene sessizlik. Bu kez ben açmayacağım konuyu. O açsın. Hep ben mi konuşmaya başlayacağım. Sessizce pencereden dışarıyı izlemeye koyuldum. Adamın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
“Beni neden o adam sandınız?”