Sevda Tekin...
Sabaha karşı Yavuz'un odayı terk etmesiyle rahat nefes alabilmiştim. Tüm gece gözlerini üzerimden ayırmamıştı. Ne yanıma gelmeye kalkıyor ne de odayı terk ediyordu. Benim için korkunç bir geceydi. Telefonuma baktığımda bir bildirimin olduğunu gördüm. Telefonu elime aldım. Bildirim Yavuz'dandı.
--- "Sevgilim, işlerimi halletmem lazım. Yanına gelemeyeceğim. Adamlarım senin kıyafetlerini kapıya bıraktı. Hazırlandıktan sonra seni evine bırakacaklar." diye yazmış.
Sadece:
--- "Tamam." yazıp yolladım.
Banyodaki bornozu alarak üzerime giydim. Hâlâ dün gece giydiğim gecelikleydim. Giyindikten sonra odanın kapısını açtım. Kapıda üç tane alışveriş poşeti vardı. Poşetleri içeriye alıp kapıyı kapattım. Poşetleri yatağın üzerine bırakıp içindekilere baktım. Mavi renkte, kalem vücudu saran bir elbise, siyah topuklu ayakkabı, çanta ve iç çamaşırları yollamıştı. Benim için seçtiği kıyafetlerin güzelliğinden gözlerim kanayacaktı neredeyse. Mecbur giyecektim. Dün geceki disko topuna benzeyen elbise banyoda yoktu. Ne ara onu oradan aldı bilmiyorum.
Saat onda staj yaptığım şirkette olmalıydım. Hemen üzerimdeki lanetli gecelikten kurtuldum. Yavuz'un aldığı elbiseyi üzerime geçirdim. Neyse ki bedenini doğru aldırmıştı. Elbise tam üzerime oturdu.
Otelden çıktığımda adamların beni yönlendirmesiyle arabaya bindim. Eve geldiğimde Semra ablayı salonda otururken buldum. Beni görünce hemen ayağa kalktı. Telaşla yanıma gelip kollarımdan tuttu. Yüzüme, vücuduma dikkatle bakmaya başladı. Yavuz bana bir şey yaptı mı, bir yerimde yara var mı diye bakıyordu.
"Merak etme, iyiyim." dedim burukça tebessüm ederek.
Semra abla:
"Nasıl iyisin? Bana artık yalan söyleme! Her şeyi görüyorum. İstemiyorsun Yavuz denen kart horozu. Yanında olduğunda yüzün bembeyaz oluyor. Göremediğimi mi, anlamadığımı mı sanıyorsun? 9 yaşından beri seni ben büyüttüm. Ne ile tehdit ediyorlar seni? Baban olacak adam da işin içinde. Adım gibi eminim." dedi.
Bunları söylerken hâlâ gözleri vücudumu tarıyordu. Kollarından kurtularak ellerini tuttum. Koltuğa yönlendirerek oturttum. Kendim de karşısına geçip oturdum.
"Abla, sorma bana hiçbir şey. Gördüklerine değil, bu sefer bana inan. Yavuz zengin biri. Evet, yaşça büyük. Ama ne fark eder? İyi birisi. Bana iyi davranıyor. Sevdiğini söylüyor. Ben biliyorsun aşka inanmam. Aşık olacağımı sanmıyorum. En iyisi beni seven biriyle evlenmem." dedim yalanlar söyleyerek.
"Seni seven Yavuz mu?" diye sinirle sordu Semra abla.
Sessizce başımı salladım.
Semra abla gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
"Dün gece ne oldu? Aynı odada mı kaldınız? Sana bir şey yaptı mı?" diye arka arkaya sordu.
"Aynı odada kaldık. Ama dokunmadı bana. Evlenmeden olmaz dedim. Saygı duydu, dokunmadı." dedim yine yalan söyleyerek.
"Şükür." dedi Semra abla içten bir şekilde.
"Babam evde mi?" diye sordum.
"Hayır, evde değil. Dün gece kavga ettik. Çıkıp gitti. Gece de dönmedi." dedi.
"İşe geç kalacağım. Üzerimi değiştirip hemen çıkmam lazım." dedim.
Semra abla dikkatle üzerime baktı.
"Git çıkar üzerindekileri. Mümkünse yak." dediğinde sesli bir şekilde güldüm. Hatta o kadar güldüm ki gözlerimden yaş geldi. Bu evlilik işi çıkalı ilk defa gülüyordum.
Yavuz'un seçtiği kıyafetler ya çok fazla açık ya da çok fazla kapalı, hep beni yaşlı gösterecek giysilerdi. Üzerime giydiğimde beni yaşımdan oldukça büyük gösteriyordu. Bazıları hariç, kötü elbise değildiler. Sadece yaşıma göre değildi.
Daha fazla konuşmadan odama çıktım. Üzerimdeki çamaşırlar da dahil, hepsinden kurtuldum. Kendi dolabımdan beyaz İspanyol paça bir pantolon, beyaz crop ve açık pembe tonlarında bir ceket giyerek hazırlandım. Uzun kahverengi saçlarımı hafif maşa yaparak açık bıraktım.
Aslında pembe tonlarını çok kullanmam. İki gündür kendimi yaşça büyük gösteren elbiseler giyince, pembe tonlarında rahatlamak istedim galiba. Yaşımın 21 olduğunu hatırlamaya ihtiyacım vardı. Bunu yapacak en ideal renk, pembe...
Dudaklarıma yine pembe, çilek aromalı parlatıcı sürdüm. Aroma o kadar güçlüydü ki parlatıcının kapağını açar açmaz buram buram çilek kokusu yayılıyordu. Parlatıcıyı kapatıp çantama attım. Artık hazırdım.
Beyaz çantamı da alarak odadan çıktım. Salona baktığımda Semra ablanın orada olmadığını gördüm.
"Mutfaktayım." diye bağırışını duydum. Yüzümdeki gülümsemeye engel olmadım.
Mutfağa girdiğimde elindeki sandviçi bana verdi.
"Şimdi geç kalacağım dersin. Eminim kahvaltı etmedin. Yolda atıştır bunu. Fırsatını bulduğun an doğru düzgün yemek ye." dedi.
Gülümseyerek:
"Tamam, merak etme sen." deyip yanaklarından öptüm.
Aceleyle evden çıktım.
Yoldan bir taksiye binerek şirketin ismini söyledim.
"Demirel Holding'e gidiyoruz." dedim.
Şirkete girdiğimde üçüncü katta çıktım. Üç aydır Demirel Holding'te mimarlık üzerine staj görüyordum. Şanslıydım ki notlarım çok iyiydi. Hiçbir torpil olmadan böyle donanımlı bir şirkette çalışıyordum. Okulum benim her şeyimdi. Babamın zulmünden kaçtığım, sığındığım tek limanımdı. Biliyordum ki eğer kurtuluşum olacaksa, bu okulum ve mesleğim sayesinde olacaktı. Bu yüzden hep azimle çalıştım. En yüksek notları aldım. Semra ablayı her zaman gururlandırdım. Sınav puanlarımı gördüğünde gözü yaşlı bir şekilde sarılıp öperdi beni. "Aferin," derdi sesi titreyerek. O da çok iyi biliyordu. Bir kadının mesleğinin olması en büyük şansıydı. Bu yüzden okumamı, başarılı olmamı isterdi.
Stajyerlerin olduğu masaya yaklaştığım da düşüncelerimden sıyrıldım. Beliz, benimle aynı sınıftan olan arkadaşımdı. Çok yakın değildik. Normal denilebilecek bir arkadaşlığımız vardı. Beni görünce gülümseyerek:
"Bugün pembe şeker olmuşsun anlaşılan." dedi, pembe ceketimi işaret ederek.
Göz devirerek cevap verdim:
"Abartma, sadece ceketim pembe." dedim.
Gülümseyerek kafasını salladı. Ben çantamı masaya koyduğum sırada, "O yüzük ne?" diye şaşkınlıkla sordu Beliz. Sorusuyla elime baktım. Unuttuğum gerçek tekrar yüzüme çarptı. Nişan yüzüğüm. Dün nişanımın olduğunu iş yerinden kimse bilmiyordu. Söylemek istememiştim. Belki babam insafa gelir de vazgeçer diye. Sahte bir gülümsemeyle:
"Nişan yüzüğüm." dedim.
Masada Beliz dışında üç erkek de vardı. Aynı okuldan değildik. Ama şu üç ayda tanıdığım kadarıyla hepsi saygılı çocuklardı. Bunu söylediğimde onlardan da "Ne?" diye bir tepki gecikmedi.
Hafif öksürerek boğazımı temizledim.
"Dün gece nişanlandım. Kusura bakmayın, sizleri çağıramadım. Aile arasında ve nişanlımın çevresinden birkaç kişinin katıldığı bir nişan oldu." diye açıklama yaptım.
Beliz hemen sorular sormaya başladı:
"Senin sevgilin mi vardı? Kaç yıldır aynı okuldayız, neden görmedim? Ne zaman düğün? Düğüne artık çağırırsın bizi." gibi sorular arka arkaya geldi.
Derin nefes alıp en makul cevapları vermeye başladım:
"Sevgilim yoktu. Mantık evliliği yapıyorum. Zengin, işinde gücünde. Beni sevdiğini, evlenmek istediğini söyledi. Düşündüm, mantıklı geldi. Bu yüzden kabul ettim." dedim. Neredeyse ben de söylediğim yalana inanacaktım.
Beliz kaşlarını kaldırarak:
"Çok şaşırdım. Böyle düşündüğünü bilmiyordum." dedi.
Cevap vermedim. Elime bir dosya alıp işimle ilgilenmeye başladım. Neyse ki daha fazla soru sormadılar. Yoğun bir tempoyla günün yarısından çoğunu bitirmiştik. Çıkmadan önce halletmemiz gereken birkaç işimiz kalmıştı. Onları da halletmek için uğraşıyorduk.
Beliz, baş mimarın odasından çıkarak telaşla yanımıza geldi. Hepimiz merakla ona bakmaya başladık.
"Selçuk Bey yarım saat sonra Demirel şirketinin kurucularının burada olacağını söyledi. Mimarlık departmanındaki stajyerlerle de tanışmak istiyorlarmış." dedi.
Hepimizi telaş ve heyecan sardı. Şirket Demireller'e aitti ama biz ana binada çalışmıyorduk. Bizim çalıştığımız bölgeyi seçilen bir yönetici yönetiyordu. Yılda bir ya da iki defa Demireller'in geldiğini duymuştum. Çalıştığım bu üç aylık sürede bir kere bile gelmemişlerdi. Bizimle tanışmak istemeleri de garip bir durum değildi. Çünkü hepimiz yüksek notlarla buraya gelmiştik.
Hepimiz günün yoğunluğuyla bozulan saçımızı, kıyafetlerimizi düzeltmeye çalıştık. Sabahtan beri dikkat etmediğim şey ise Beliz'in bana neden "pembe şeker" demiş olduğuydu. Beliz baştan aşağıya kahverengi, erkekler ise siyah beyaz giyinmişti. İçlerinden en renkli giyinen bendim. Açık ara farkla seçiliyordum. Kendime ağız dolusu saydırmadan edemedim. Pembe sevdam tuta tuta şimdiyi mi bulmuştu yani? Ya kıyafetlerimi çocuksu buldukları için stajıma son verirlerse?
Başımı iki yana sallayarak düşüncelerime son verdim. Burası profesyonel bir şirketti. Ayrıca kıyafetle ilgili bir kuralları yoktu. Esas önemli olan işini ne kadar iyi yapabildiğindi. Çok şükür ki işimde yeteri kadar iyiydim. Derin bir nefes aldım. Kafamda kurduğum paranoyadan kurtulmaya çalıştım.
Çantamdan makyaj malzemelerimi alıp lavaboya geçtim. Eyeliner'ımı ve parlatıcımı yeniledim. Parlatıcıdan gelen çilek kokusu biraz olsun gevşememi sağlamıştı. Saçlarımı ellerimle düzelterek masaya geri döndüm. Beliz'le göz göze geldiğimizde istemsizce gülmeye başladık. O da makyajını tazelemiş, üzerini düzeltiyordu. Çalışırken nasıl bu kadar dağılmıştık, bilmiyorum.
Müdürümüz olan Selçuk Bey gelip yukarıya çıkmamız gerektiğini söyledi. Heyecandan terleyen ellerimi ceketimde sildim. Yavaş, heyecanımın aksine emin adımlarla Selçuk Bey'in arkasından ilerledim.
Yönetici katı olan yedinci kata geldiğimizde toplantı odasına doğru ilerledik. Bu kata ilk defa çıkıyordum. Genelde bu kat çok önemli toplantılar dışında kullanılmıyordu. Zaten katta üç oda vardı. Biri yöneticinin, diğeri önemli dosyaların bulunduğu oda ve toplantı odasıydı.
İçeriye girdiğimizde masanın başında, saçlarında aklar oluşmaya başlayan ama siyah tutamları da olan Reha Demirel oturuyordu. Zamanında babasından miras almış şirketi. Başarıyla da yönetmişti. Şimdi ise şirketi devralma sırası tek çocuğu olan Savaş Demirel'deydi.
Reha Bey'in sağına baktığımda bir çift kara gözle göz göze geldim. Savaş Demirel, babasının yanında yerini almış, bizleri izliyordu... Gözlerimi hemen ondan kaçırdım. Patronumla göz göze gelmek inanılmaz derecede gerilmeme sebep olmuştu.
Reha Bey babacan bir tavırla bizlerle konuştu. Yapacağımız işin önemini bize uzun uzun anlattı. Hepimiz dikkatle Reha Bey'i dinledik. Arada ister istemez gözlerim Reha Bey'in yanında oturan Savaş Bey'e kayıyordu. Onun da bu tarafa baktığını birkaç defa görmüştüm. Ama bana mı, Beliz'e mi bakıyor anlamadan bakışlarını çekmişti.
Umarım Beliz'e bakıyordu. Patronun iyi ya da kötü anlamda dikkatini çekmek istemem. Zaten hayatım karmaşık. Bir de bu eklenmesin...